E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694  






Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler Online Makale Gönder

Van Med J: 25 (1)
Cilt: 25  Sayı: 1 - 2018
Özetleri Gizle | << Geri
KLINIK ARAŞTIRMA
1.
Bir Çocuk Hastanesinde Kan Kültürü Kontaminasyonunun Önlenmesi İçin Yapılan Eğitimlerin Sonuçları
Results of Educations in a Pediatrics Hospital Aiming to Prevent Contamination of Blood Culture
İrfan Oğuz Şahin, Ayşegül Elbir Şahin, Deniz Ökdemir, Fatih Gürbüz, Hatice Şanlı Güneş
doi: 10.5505/vtd.2018.18291  Sayfalar 1 - 5
GİRİŞ ve AMAÇ: Kan kültürü bakteriyemi tanısında altın standart testtir ve çocuk hastalarda sıkça kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı kan kültürü alınması hakkındaki eğitimler sonrasında kontaminasyon oranlarındaki değişimleri gözlemlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çocuk hastalıkları hastanesinde 2007 yılının kontaminasyon ve doğru pozitif sonuç oranları ile kontaminan ajanlar retrospektif olarak incelendi. 2008 yılında kan almayla görevli sağlık personeline KK alma teknikleri konulu periyodik eğitimler verildi ve aynı veriler prospektif olarak tekrar incelendi.
BULGULAR: Eğitimler sonrasında doğru pozitif sonuçların oranları %3,9'dan %6,9'a yükseldi. Kontaminasyon oranları %8,73'ten %6,94'e geriledi. Cilt florası üyelerinin hem eğitim öncesi hem eğitim sonrası dönemde en büyük kontaminasyon nedeni olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kan kültürü alma teknikleri hakkında periyodik eğitim verilmesi çocuk hastalarda kontaminasyon oranlarını azaltmada faydalı olabilir.
INTRODUCTION: Blood culture (BC) is the gold standard test in diagnosis of bacteremia. Also, it is a frequently used test in pediatric patients. The objective of this study was to observe the changes in contamination rates after educations about obtaining BC.
METHODS: Rates of contaminations and true positive results and contaminant agents were analyzed retrospectively at 2007 in a pediatrics hospital. At 2008, periodic educations about sample obtaining techniques of BC were given to medical personnels who were the sample collectors in this hospital and same parameters were analyzed prospectively.
RESULTS: After educations, rate of true positive results was increased from 3.9% to 6.9%. Contamination rate was decreased from 8.73% to 6.94%. Members of skin flora were the major contaminant agents both before and after educations.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Periodic educations about sample obtaining technique of BC should be useful in decreasing the contamination rates in pediatric patients.

2.
Şırnak İlinde yapılan prik test sonuçlarının değerlendirilmesi
The evaluation of skin prick test results in Sirnak City
Suat Konuk, Hikmet Çoban
doi: 10.5505/vtd.2018.30074  Sayfalar 6 - 10
GİRİŞ ve AMAÇ: DDeri prik testi, alerjik hastalıkların belirlenmesinde kullanılan kolay, ucuz, güvenli, çabuk sonuç veren ve sık kullanılan bir testtir. Alerji gelişmesini etkileyen genetik yatkınlık, iklim, nem, bitki örtüsü, rakım gibi faktörler vardır.
Amaç: Şırnak ilindeki allerjik hastaların alerji duyarlılığının belirlenmesidir


YÖNTEM ve GEREÇLER: Şubat 2011 ile Haziran 2011 arasında Şırnak Devlet Hastanesi'nde Göğüs Hastalıkları polikliniklerine astım ve alerjik rinit gibi solunumsal alerjik hastalık şikayeti ile başvuran 240 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Deri prik test sonuçları yaşa ve cinsiyete göre değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 240 hastanın 127’si (%52.9) erkek, 113’ü (%47.1) ise kadındı. En sık reaksiyon 41 hasta (17.1) ile çimenlere karşı saptanmıştır. Diğer sık görülen reaksiyonlar ise 28 hasta ile (%11.6) tahıllara, 17 hasta ile (%7.1) D. Farinea’ ya, 11 hasta ile (%4.6) D. Pteronyssinus’e ve 9 hasta ile (%3.7) ot karışımına karşı saptanmıştır. Reaksiyonlar en sık 10-19 yaş grubunda saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Şırnak’da astım ve allerjik rinit hastaları özellikle çimen, tahıl ve ev tozu akarları allerjenlerine karşı dikkatli olmalıdır.
INTRODUCTION: Skin prick test is an easy, cheap, safe, fast, and frequently used test to identify allergic diseases. Several factors such as genetic tendency, climate, humidity, vegetation, and altitude effect development of allergies.
Aim: Our goal was to determine the allergic susceptibility of allergic patients in Sirnak City.

METHODS: Medical files of 240 patients who referred to our Chest Disease policlinics in Sirnak State Hospital between February 2011 and June 2011 with respiratory complaints suggestive of allergic diseases such as asthma and allergic rhinitis, were retrospectively reviewed. Skin prick test results were evaluated according to age and gender.
RESULTS: Of 240 patients included in the study, 127 (52.9%) were male and 113 (47.1%) were female. The most common allergic reaction was against grasses, observed in 41 patients (17.1%). The other common allergic reactions were against grains, in 28 patients (11.6%); D. Farinea in 17 patients (7.1%); D Pteronyssinus in 11 patients (4.6%); grass mix in 9 patients (3.7%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Reactions were most commonly observed in the age group of 10-19 years. Atopic patients in Sirnak province should particularly be careful against grasses, grains, and house dust mites.

3.
Yoğun bakım ünitelerinde çalışan hemşirelerin fiziksel tespit uygulamasına yönelik görüşlerinin değerlendirilmesi
The evaluation of intensive care unit nurses' opinions on physical restraint application
Gülşen Kılıç, Sevinç Kutlutürkan, Banu Çevik, Bülent Erdoğan
doi: 10.5505/vtd.2018.78941  Sayfalar 11 - 16
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı; yoğun bakım ünitelerinde çalışan hemşirelerin fiziksel tespit uygulamasına yönelik görüşlerinin belirlenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı araştırma, Ankara’da özel bir Üniversite Hastanesinin Yoğun Bakım Ünitelerinde çalışan 90 hemşire ile yürütülmüştür. Veriler veri toplama formu ile elde edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde yüzdelik ve ki-kare testi kullanılmıştır.
BULGULAR: Hemşirelerin %73.3’ü kadın, %26.7’si erkektir. %54,4’ü dahili bilimler yoğun bakımda, %45,6’sı cerrahi bilimler yoğun bakımda çalışmaktadır. Çoğunluğu 1 yıldan uzun süredir yoğun bakımda çalışmaktadır. Hemşirelerin %41,1’i fiziksel tespit konusunda daha önce eğitim almıştır. Hemşirelere göre fiziksel tespit uygulamasının amacı, hastayı kendisine ve çevresine zarar vermekten korumaktır (%82,2) Hemşirelerin fiziksel tespit uygulamasının başlatılması ve sonlandırılması kararını verecek kişilere ilişkin görüşleri; doktor (%22,2), hemşire (%21,3), hemşire ve doktor birlikte (%43,3) kararı vermelidir. Hemşireler fiziksel tespit uygulanmasının avantajları, tedavi devamlılığını sağlamak (%24,4), hastanın kendisine ve çevresine zarar vermekten korumak (%65,6) ve hemşirelerin iş yükünü azaltmaktır (%6,7).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hemşireler fiziksel tespiti hasta güvenliği yönünden yapılması gereken bir uygulama olarak değerlendirmektedirler. Fiziksel tespitin başlaması ve sonlandırılması konusunda hekim direktifine yeterince dikkat edilmediği belirlenmiştir. Bu nedenle; hemşirelerin fiziksel tespit ve uygulama ile ilgili sorumluluklar hakkındaki bilgilerinin eğitimlerle pekiştirilmesi ve güncellenmesi önerilmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study is determining the intensive care unit nurses' opinions on physical restraint application.
METHODS: This descriptive research has been performed with 90 nurses working at the Intensive Care Units of a private University Hospital in Ankara. The data has been obtained with data collection form. Percentage and chi-square test have been used for data evaluation.
RESULTS: 73.3% of nurses are female, 26.7% male. 54.4% works at internal medicine intensive care unit, 45.6% works at medical surgical intensive care unit. The majority have been working at intensive care unit for more than a year. 41.1% of nurses have been trained previously on physical restraint. The nurses think that purpose of physical restraint is to protect patient from harming himself and his surroundings (82.2%) What nurses think about who should give the decision for starting and ending of the physical restraint application; doctors (22.2%), the nurse (21.3%), the nurse and doctor together (43.3%) should decide. According to nurses, the advantages of physical restraint application are: to provide the continuity of the treatment (24.4.%), to protect patient from harming himself and his surroundings (65.6%) and to decrease the work load of the nurses (6.7%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Nurses consider physical restraint as an application that needs to be done in terms of patient safety. It has been determined that the physician's directive isn't paid enough attention to the initiation and termination of physical detection. Therefore; It's recommended that the knowledge about nurses' responsibilities related to physical detection and implementation should be reinforced and updated

4.
Malign Karaciğer Kitleleri, 127 Olgunun Retrospektif Değerlendirilmesi
Malignant Liver Mass, Retrospective evaluation of 127 patients.
Serkan Yalaki, Mehmet Suat Yalçın, Avşar Zerman
doi: 10.5505/vtd.2018.36349  Sayfalar 17 - 21
GİRİŞ ve AMAÇ: Karaciğerin malign tümörleri, primer (karaciğer dokusundan köken alan) ve sekonder (metastatik) olmak üzere iki grupta incelenir. Karaciğerin metastatik tümörleri, primer karaciğer kanserlerinden 20 kat kadar daha fazla görülürler. Bizde çalışmamızda kliniğimizce tanı konulmuş malign karaciğer kitlelerinin histopatolojik tanılarının ve metastazların köken aldığı organların dağılımını ortaya çıkarmayı amaçladık
YÖNTEM ve GEREÇLER: Gastroenteroloji polikliniğimize Ocak 2014-Mart 2016 tarihleri arasında karaciğerde kitle ile başvuran, biyopsi yapılarak patoloji raporlarında malign tümör tanısı alan 127 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Olguların %32,3’inde tek kitle, %67,7’sinde multiple kitle tespit edilmiştir. 51 (%40,2) olguda primer karaciğer malignitesi, 76 (%59,8) olguda ise metastaz tespit edildi. Histopatolojik olarak en sık 51 (%40,2) olguyla adenokarsinom, ikinci sıklıktaysa 41 (%32,3) olguyla hepatosellüler karsinom (HCC) tespit edildi. Metastatik olguların %71,8’inde primer odak saptanmıştır. Primer kanser olarak en sık HCC, sekonder kanser olarak en sık primeri bilinmeyen tümör saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Karaciğerin metastatik tümörleri daha fazla tespit edilmektedir. En sık primer tümör olarak HCC görülmektedir. Metastatik olguların büyük çoğunluğunda primer odak tespit edilebilmekle beraber primeri bilinmeyen tümörler karaciğerin en sık görülen metastatik lezyonlarıdır. Sonuç olarak erken teşhis için taramaların daha bilinçli yapılması ve kanser nedenleri ile mücadele edilmesine rağmen karaciğerin primer ve metastatik kanserleri halen bir problem olarak devam etmektedir.
INTRODUCTION: Malignant tumors of liver are examined in two groups as primary (originating from liver tissue) and secondary (metastatic). Metastatic tumors of the liver are 20 times more common than primary liver cancers. We aimed to reveal the histopathologic diagnosis of malignant liver masses and the distribution of the organs from which metastases originated in our clinic.
METHODS: We retrospectively evaluated 127 cases who were admitted to our clinic with liver mass between January 2014 and March 2016 and biopsied and diagnosed as malign tumor in pathology reports.
RESULTS: A single mass was detected in 32.3% of the cases and multiple mass was detected in 67.7% of the cases. Primary liver malignancy was detected in 51 (40.2%) cases and metastasis was detected in 76 (59.8%) cases. Adenocarcinoma was the most common (51.2%) and hepatocellular carcinoma (HCC) was the second most common. Primary focus was detected in 71.8% of metastatic cases. The most common primary cancers as HCC, the most common secondary cancer has been identified as unknown primary tumor.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Metastatic tumors of the liver are detected more often than primary tumors. The most common primary tumor is HCC. The primary unknown cancers are the most common metastatic lesions of the liver. Despite efforts to prevent etiologic causes of cancer and to make the scans more conscious for early detection, liver primary and metastatic cancers continue to be a problem.

5.
Paranazal sinüs görüntülemede 320-sıralı multidedektör bilgisayarlı tomografi kullanarak düşük doz ve yüksek kalitede görüntü elde edebilir miyiz?
Can we obtain low-dose and high quality images using 320-row multidedector computed tomography in paranasal sinus imaging?
Berhan Pirimoğlu, Recep Sade
doi: 10.5505/vtd.2018.95967  Sayfalar 22 - 27
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda son teknoloji 320-sıralı multidedektör BT kullanarak paranazal sinüs görüntülemede düşük doz ve yüksek kalitede görüntü elde edip edemeyeceğimizi fantom düzeneği üzerinden değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Günlük rutin uygulamada kullanılan standart paranazal görüntüleme protokolünün de dahil olduğu farklı tüp voltaj (135, 120, 100, 80 kV) ve akım (150, 100, 50, 25, 10 mA) değerleri kullanarak toplam 20 farklı protokolde fantom görüntüler elde edildi. Doz ölçümleri CTDIvol (volume CT dose) ve DLP (dose-length product) değerleri üzerinden gerçekleştirildi. İki ayrı radyolog tarafından birbirinden bağımsız olarak 1 ile 5 arası toplam beş puanlık bir skala (1: non-diagnostik – 5: mükemmel görüntü kalitesi) kullanılarak toplam 20 adet paranazal bölge fantom BT çekimlerin görüntü kalitesi değerlendirildi.
BULGULAR: En düşük doz 80 kVp ve 2.5 mAs (CTDIvol: 0.2 mGy, DLP: 2.5 mGy x cm) protokolü ile çekilen fantom görüntüde elde edildi. En yüksek doz ise 120 kVp ve 75 mAs (CTDIvol: 13.7 mGy, DLP: 191.2 mGy x cm) protokolü çekilen fantom görüntüde elde edildi (p<0.001). Her iki radyolog için de görüntü kalitesi düşmeden alınabilecek en düşük doz protokolü 135 kVp ve 5 mAs ile elde edildi. Bu protokol için her elde edilen CTDIvol değeri 1.2 mGy ve DLP değeri 16.9 mGy x cm olarak bulundu (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda 135 kVp ve 5 mAs ile elde ettiğimiz düşük doz paranazal BT protokolünü rutin uygulamada görüntü kalitesi üzerinde herhangi bir kayıp olmadan kullanılabileceği sonucuna varıldı.
INTRODUCTION: To evaluate whether or not obtaining low-dose and high quality images in the paranasal sinus CT imaging using 320-row multidetector CT technique on phantom study.
METHODS: Twenty phantom examinations were conducted with different settings of the tube voltage (135, 120, 100, 80 kV) and current. Dose measurements were derived from the study protocol as volume CT dose index (CTDIvol) and dose-length product (DLP). Image qualities of all the phantom images were assessed using a five-point scale (1: non-diagnostic to 5: excellent image quality) by observer 1 and 2.
RESULTS: We obtained the lowest radiation dose in using 80 kVp and 2.5 mAs (CTDIvol: 0.2 mGy, DLP: 2.5 mGy x cm) phantom CT protocol and the highest radiation dose in using 120 kVp and 75 mAs (CTDIvol: 13.7 mGy, DLP: 191.2 mGy x cm) phantom CT protocol(p<0.001). We revealed the lowest radiation dose in using 135 kVp and 5 mAs (CTDIvol: 1.2 mGy, DLP: 16.9 mGy x cm) with high imaging quality for observer 1 and 2 (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We suggest that you can perform the 135 kVp and 5 mAs paranasal sinus CT protocol with high image quality in routine daily practice.

6.
Diyabetik Maküla Ödemi Olan Hastalarda İntravitreal Triamsinolon Asetonid Enjeksiyonu Sonuçları
Outcomes of Intravitreal Triamcinolone Acetonide Injection in Patients With Diabetic Macular Edema
Lokman Balyen, Kaan Ünlü, Lütfiye Seçil Deniz Balyen
doi: 10.5505/vtd.2018.91300  Sayfalar 28 - 33
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik diyabetik maküler ödemde (DME) intravitreal triamsinolon asetonid enjeksiyonunun (İVTA) etkinliğini ve tedavinin komplikasyonlarını değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yirmi hastanın 34 gözünün intravitreal kavitesine 4 mg/0.1 ml triamsinolon asetonid enjekte edildi. Lazer fotokoagülasyona yanıt vermeyen 7 erkek ve 13 kadın diyabetik retinopatili hasta kaydedildi. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası 1. hafta, 1. ay, 3. ay ve 5. aylarda görme keskinliği, göziçi basıncı (GİB) ve maküla ödemleri karşılaştırıldı.
BULGULAR: Ortalama takip süresi 5.05±0.76 ay (4-6 ay)’dı. Maküla ödemi (birinci, üçüncü ve beşinci aylarda sırasıyla 27/34 gözde (%79.4), 30/34 gözde (%88.2) ve 27/34 gözde (%79.4) iyileşti. Görme keskinliği birinci haftada 13/34 gözde (%38.2), birinci ayda 23/34 gözde (%67.6), üçüncü ayda 23/34 (%67.6) ve beşinci ayda 24/34 (%70.5) arttı. İki gözdeki katarakt oluşumu hariç diğer hiçbir hastada IVTA enjeksiyonuyla ilgili bir komplikasyon görülmedi. Ayrıca hiçbir hastada GİB 21 mmHg'nin üstüne çıkmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İVTA, daha önceki laser fotokoagülasyonuna yanıt vermeyen kronik diyabetik maküler ödem için güvenli ve etkili bir tedavi yöntemidir. Fakat uzun süreli etkinliğin değerlendirilmesi ve yeniden tedavi kriterlerinin belirlenmesi için daha uzun süreli takip ve daha fazla hastalarla daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: To evaluate the effectiveness of intravitreal triamcinolone acetonide injection (IVTA) in chronic diabetic macular edema (DME) and to assess complications of treatment.
METHODS: 4 mg/0.1ml triamcinolone acetonide was injected into the intravitreal cavity of 34 eyes of 20 patients. 7 male and 13 female patients; with diabetic retinopathy that unresponsive to laser photocoagulation were enrolled. The visual acuity, intraocular pressure (IOP) and macular edema were compared in pretreatment and posttreatment 1st week, 1st, 3rd, and 5th months.
RESULTS: Median duration of follow-up was 5.05±0.76 months (4-6 months). The macular edema was significantly improved (27/34 eyes (79.4%); 30/34 eyes (88.2%), and 27/34 eyes (79.4%) at the 1st, 3rd, and 5th months; respectively). Visual acuity improved 13/34 eyes (38.2 %) at the 1st week, 23/34 eyes (67.6%) in the 1st month, 23/34 (67.6%) in the 3rd month, and 24/34 (70.5%) in the 5th month. Except cataract formation in 2 eyes, none of other patient experienced a complication related to IVTA injection. In addition, none of the patients had IOP above 21 mmHg.
DISCUSSION AND CONCLUSION: IVTA is a safe and effective therapeutic method for chronic diabetic macular edema unresponsive to prior laser photocoagulation. However, further studies with longer follow-up and larger number of patients are required to assess the long-term efficacy and to determine the criterias for retreatment.

7.
NONPALPABL MEME LEZYONLARINDA RADYOGRAFİ EŞLİĞİNDE YAPILAN İŞARETLEMENİN ERKEN EVRE MEME KANSERİ VE PROLİFERATİF HASTALIKLARI TESPİT ETMEDEKİ ROLÜ (Dört yıllık retrospektif analiz)
Title: THE ROLE OF RADIOGRAPHY GUIDED NON-PALPABLE BREAST LESION MARKING ON THE DIAGNOSIS OF EARLY BREAST CANCER AND PROLIFERATIVE DISEASES (A Four-Year Retrospective Analysis)
Bahattin Özlü, Memduh Şahin, Kıvılcım Eren Erdoğan, Belma Koçer
doi: 10.5505/vtd.2018.08108  Sayfalar 34 - 42
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda retrospektif olarak elde edilen tarama mamografisi ve ultrasonografi ile tespit edilen palpe edilemeyen meme kitleleri incelenmiş olup bu hastaların daha sonra eksizyonel biyopsi verileri değerlendirilmiştir. Çalışmamızda poliferatif ve malign meme lezyonlarının sıklığının radyolojik bulgulara ve patolojik sonuçlara göre incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda Mamografi ve ultrasonografi ile tanı alan 112 kadın hasta "Meme görünteleme bildirimi ve data sistemi " (BI-RADS) ile klasifiye edilmiştir. BI-RADS 3-5 skoru alan hastaların kitleleri daha sonra eksize edilmiş olup radyolojik ve patolojik sonuçlar çalışmamızda karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Palpe edilemeyen meme lezyonlarında en sık BI-RADS tip 4 gözlenmiştir (70 vaka, %62.5). En sık benign lezyonlar (%52.7 n= 59) gözlenmiş olup bu lezyonları proliferative (n: 41 %36.3) ve malign (n: 12,%10.7) olgular takip etmiştir. En sık izlenen benign olgular basit kistik hastalık olup proliferatif lezyonlar atipili ve atipisiz olarak sınıflandırılmıştır. Hastaların az kısmında %16.1% (n= 18) atipik duktal hiperplazi ile proliferatif lezonlar izlenirken 23(%20.5) hastada atipisiz proliferatif lezyonlar izlenmiştir. Her iki grup arasında proliferatif lezyon bakımından belirli bir farklılık gözlenmemiştir (p=0.466). 6 hasta invasiv duktal karsinoma tanısı alırken 6 hasta invaziv duktal karsinoma in situ tanısı almıştır. Atipili proliferatif lezyonlarda kolumnar değişiklikler (%61.1) atipisiz lezyonlara (%43.5) göre daha sık gözlenmesine rağmen aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: : Ultrasonografi ile yapılan tarama mamografileri sonucu gerçekleşen eksizyonel biyopsi malign riski taşıyan meme lezyonları ve erken meme kanserinin derecelendirilmesi ve tanısı için değerli yöntemlerdir. Ek olarak BI-RADS sistemi palpe edilemeyen meme lezyonlarında takip sırasında malignansiyi dışlamak açısından değerli bir diagnostik metottur.


INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the rate of proliferative and malignant breast lesions in patients who underwent excisional biopsy.
METHODS: Non-palpable benign breast lesions in 112 female patients that were diagnosed by mammography and ultrasonography (USG) were analysed using the Breast Imaging Reporting and Data System (BI-RADS) radiological classification system. Patients with a BI-RADS score of 3–5 for mammograms and breast mass excised later were compared according to radiological and pathologic findings.
RESULTS: : For non-palpable breast lesions, a BI-RADS type 4 radiological image was most frequently obtained (62.5%, 70 cases). Most lesions (52.7%, n=59) were benign, 36.6% (n=41) were proliferative and 10.7% (n=12) were malignant. The most frequently seen benign lesion was either a simple cystic disease or a proliferative disease that was classified with or without atypia. A few patients (16.1%, n=18) had proliferative lesions with atypical ductal hyperplasia and 20.5% (n=23) of the patients had proliferative lesions without atypia; no significant difference in proliferative lesions was observed between these two groups (p=.466). Six patients were diagnosed with invasive ductal carcinoma and six patients were diagnosed with ductal carcinoma in situ. In patients with atypical ductal hyperplasia, atypical columnar epithelial cell changes (61.1%) were more common than without atypia (43.5%), but these values were not significantly different.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The marking of non-palpable breast lesions followed by excisional biopsy is a valuable method for detecting and staging suspicious lesions. Additionally, the BI-RADS scoring system is a reliable method for ruling out malignancy in non-palpable breast lesions during follow-up.

8.
Solunum Yetmezliğinde Trakeostomi’nin Weanıng ve Prognoza Etkisi
Effect Of Tracheostomy On the Weaning and Prognosis, in Respiratory Failure
Hanifi Yıldız, Bülent Özbay, Bünyamin Sertoğullarından, Selami Ekin, Hülya Günbatar, Aysel Sünnetçioğlu, Ahmet Arısoy
doi: 10.5505/vtd.2018.58671  Sayfalar 43 - 50
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut solunum yetmezliği nedeniyle, uzun süreli invaziv mekanik ventilasyon (İMV) uygulanan hastalarda, trakeostominin weaning ve prognoz üzerine etkisini araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, 2007-2009 yılları arasında, yoğun bakımda akut solunum yetmezliği nedeniyle IMV desteği alan hastalardan trakeostomize edilen 24 T(+) ve trakeostomize edilmemiş T(-) 26 hasta üzerinden prospektif olarak yapıldı.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması T(+) hastalarda 50 ± 18, T(-) grubunda 61 ± 18 yıl idi (p = 0.04). Birinci gün APACHE II skorunun ortalama değerleri, T(+) grubunda 22.25 ± 6 ve T(-) grubunda 27 ± 7 idi (p=0.01). T (+) grubunda yoğun bakım ve mekanik ventilasyon süresi T(-) grubundan daha uzundu ve ortalama yaş ve APACHE II skoru daha düşüktü (p <0.05). Mortalite oranı T(+) grupta % 50 (n,12) ve T(-) grubunda ise % 73 idi (p> 0.05). T(+) gubupta, bir hastada geçici trakeal stenoz gelişti ve başka birinde de pnömotoraks gelişti. ABY varlığı trakeostomiden bağımsız olarak mortalite ile ilişkiliydi (P <0.05). Tüm hastalarda, ≥ 23.5, APACHE II skoru, % 71 sensitivite ve % 68 spesifisiteyle mortalite ile ilişkiliydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, çalışmamız uzun vadeli İMV uygulanan hastalarda trakeostominin weaning ve prognoz üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığını deteklemektedir. Trakeostomi uygulanan hastalarda yoğun bakım ve mekanik ventilasyon süresi trakeostomi uygulanmayan hastalara göre daha yüksektir. Ayrıca, bu hastalarda, ≥23.5 APACHE II skoru ve ABY varlığı, trakeostomiden bağımsız olarak mortalite ile ilişkilidir.
INTRODUCTION: To investigate the effect of tracheostomy on weaning and prognosis in patients undergoing long-term invasive mechanical ventilation (IMV) due to acute respiratory insufficiency.
METHODS: The study was prospectively conducted on 24 tracheostomized T(+) and 26 non-tracheostomized T(-) patients who undergo long-term IMV due to acute respiratory insufficiency, between 2007-2009.
RESULTS: The mean age of patients was 50±18 in T(+) group and was 61±18 years in T(-) group (p=0.04). The mean values of the APACHE II score on the first day were 22.25±6 in the T(+) group and 27±7 in the T(-) group, respectively (p=0.01). In T(+) group, the duration of intensive care and mechanical ventilation was longer than T(-) group, and the mean age and APACHE II score was lower (p<0.05). The mortality rate was 50% (n: 12) in T(+) group and 73% in T(-) group (p>0.05). In T(+) group, one patient developed transient tracheal stenosis and another one developed pneumothorax. The presence of acute renal failure (ARF) was associated with mortality, regardless of tracheostomy (P <0.05). In all patients, ≥23.5, the APACHE II score was related to mortality with 71% sensitivity and 68% specificity.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, our study suggests that there is no a significant effect of tracheostomy on weaning and prognosis in patients undergoing of the long-term IMV. In patients with tracheostomy, intensive care and duration of mechanical ventilation are higher than those of patients without tracheostomy. Additionaly, ≥23.5 APACHE II scores and presence of ARF is associated with mortality regardless of tracheostomy.

9.
Contribution of Ultrasound Strain Elastography to the Differentiation of Benign and Malignant Thyroid Lesions: Randomized Controlled Study
Harun Arslan, Zülküf Akdemir, Alpaslan Yavuz, Necat İslamoglu, Mesut Özgökçe, Hüseyin Akdeniz, Abdussamet Batur, Nazım Bozan, Sebahattin Çelik, Ali Mahir Gündüz
doi: 10.5505/vtd.2018.87587  Sayfalar 51 - 56
INTRODUCTION: We aimed to investigate the contribution of strain elastosonography to the differentiation of benign and malignant thyroid nodules.
METHODS: The retrospective study included 135 patients who were detected with thyroid nodules on ultrasonography and then underwent fine-needle aspiration biopsy (FNAB). Semi-quantitative strain elastographic evaluation was performed and mean strain ratio was calculated for each nodule. The elastograms were classified using the Tsukuba five-pattern visual scoring system. Accordingly, the lesions with scores 1 and 2 were accepted as soft nodules (benign), score 3 as moderately hard nodules, and scores 4 and 5 as hard nodules (malignant). The nodules were divided as benign and malignant depending on the histopathological results. The FNAB results were compared with elasticity scores.
RESULTS: The patients included 18 (13.3%) men and 117 (86.7%) women. Of the 135 lesions, 113 (83.7%) were benign and 22 (16.3%) were malignant. Strain ratio value was statistically higher in malignant lesions compared to benign lesions (p<0.01). When compared with the histopathological results, elastosonography scoring had a sensitivity of 81.8%, specificity of 89.4%, positive predictive value (PPV) of 96.2%, and negative predictive value (NPV) of 64.7%. However, compared with the strain ratio values, elastosonography scoring had a sensitivity of 77.3%, specificity of 87.6%, PPV of 95.2%, and NPV of 54.8% at a cutoff point of 4.850.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Elastosonography is highly effective in the differentiation of benign and malignant lesions.

10.
Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinden Dermatolojiye Yapılan Konsültasyonların Değerlendirilmesi
The Evaluation of the Consultations from Obstetrics and Gynecology to Dermatology
Atiye Oğrum
doi: 10.5505/vtd.2018.75046  Sayfalar 57 - 60
GİRİŞ ve AMAÇ: Konsültasyon, hastanın herhangi bir şikayetinin giderilmesine ek olarak hastalık tanısı konulmasına da katkı sağlayabilir. Bu çalışmanın amacı, kadın hastalıkları ve doğum kliniğinden dermatolojiye konsültasyonla danışılan hastaların değerlendirilmesi ve konsültasyonun hastalık tanı ve tedavisine katkısının incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2011 ile 2017 tarihleri arasında kadın hastalıkları ve doğum kliniğinden dermatoloji kliniğine konsültasyonla danışılan hastalara ait veriler retrospektif olarak tarandı. Verilerinde eksiklik bulunmayan hastalar çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: Çalışmada yaşları 18 ile 86 arasında değişen toplam 50 kadın hasta mevcuttu. Hastaların yaş ortalaması 40.88±18.29 olup, 11’i (%22) bekar, 39’u (%78) evliydi. Hastaların 28’inde (%56) vulva, beşiinde (%10) inguinal ve 17’sinde (%34) diğer vücut bölgeleriyle ilişkili şikayet mevcuttu. Hastaların 13’ünün (%26) konsültasyon nedeni enfeksiyondu. Enfeksiyonlardan 11’i vulvar lokalizasyonda iken, ikisi inguinal bölgedeydi. Dokuz hastanın konsültasyon nedeni genital ülser idi. Bu hastalardan dördü sistemik değerlendirme sonrası ilk kez Behçet hastalığı tanısı aldı. Vulvada kitle nedeniyle biyopsi öncesi konsülte edilen iki hastadan biri lenfödem tardaya sekonder vulvar lenfanjiektazi; diğeri bazal hücreli karsinom tanısı aldı. Polikistik over sendromu tanılı dört hastanın akne tedavisi için; hirşutizm tanılı bir hastanın ek öneri almak amacıyla dermatolojiye konsülte edildiği saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Konsültasyon, hastalıkların semptom ve bulgularının tedavisine katkı sağlamasının yanı sıra, multisistemik hastalıkların erken tanı ve tedavisini sağlayarak olası komplikasyonlarının önlenmesinde de faydalıdır.
INTRODUCTION: Consultation can be undertaken either to improve any complaint of the patient or to provide additional information for the diagnosis. The aim of this study is to evaluate the consultations those undertaken from obstetrics and gynecology to dermatology and to assess the effect of consultation on the diagnosis and treatment of the diseases.
METHODS: Patient data those consulted from obstetrics and gynecology to dermatology between 2011 and 2017 retrospectively obtained. Patients whose did not have any missing data were included in the study.
RESULTS: A total of 50 women aged between 18 and 86 were enrolled in the study. The mean age of the patients was 40.88±18.29, and 11 (22%) were single and 39 (78%) were married. Twenty-eight (56%) of the patients had a complaint on vulva, five (10%) on inguinal, and 17 (34%) on other body parts. Infection was the reason for consultation in 13 (26%) patients. Since 11 infections were at vulvar localization, two at inguinal region. Nine patients was consulted for genital ulcer. Four of those, diagnosed as Behcets disease for the first time. One of the two patients whose consulted before biopsy for vulvar mass diagnosed as lymphedema tarda secondary vulvar lymphangiectasia; the other one was basal cell carcinoma. Four patients with policystic ovary syndrome were consulted for acne; one with hirsutism for additional suggestions.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Besides the treatment of the symtoms and findings of the disase, consultation is beneficial to prevent the complications by providing early diagnosis and treatment of multisystemic diseases.

OLGU SUNUMU
11.
Beyin ölümü gerçekleşen polikistik böbrek hastasından organ bağışı deneyimimiz: Case report
Our organ donation experience in a braindead polycystic kidney disease patient: Case report
Hilmi Demirkıran, Celaleddin Soyalp, Mehmet Kilic, Cevdet Yardimci, Nureddin Yuzkat, Arzu Esen Tekeli, Muhammed Bilal Çeğin
doi: 10.5505/vtd.2018.86547  Sayfalar 61 - 64
Polikistik böbrek hastalığı, son dönem böbrek yetmezliğine kadar giden Otozomal dominant kalıtımı olan nadir bir hastalıktır. Bu hastalık, böbreklerde ve karaciğerde değişik büyüklüklerde multipl kistlerle seyreder. Günümüzde organ nakli için bekleyen hastalar ile organ donörleri arasında sayısal olarak büyük fark vardır. Bu durumda marjinal donör kullanılması gerekebilir. Bu yazıda, 55 yaşında beyin ölümü gerçekleşen donörün transplantasyon için kullanılabilirliğini tartışmayı amaçladık.
Polycystic kidney disease is an otosomal dominant hereditary disorder which can progress to end stage kidney failure. In this disease, the cysts in distinct sizes and distinct number are seen in kidneys and in liver. Nowadays, there is a great diffence in the number of donors and the patients waiting for transplantation. Because of that, using marginal donors may be necessary. In this article, we aimed to discuss whether a 55 years old braindead polycystic kidney disease patient can be used for transplantation or not.

12.
Obesite cerrahisi sonrası aşırı kilo kaybı komplikasyonu olarak unilateral peroneal nöropati: olgu sunumu
Unilateral peroneal neuropathy as a complication of weight loss after obesity surgery: case report
Yılmaz İnanç, Mustafa Gökçe, Deniz Tuncel, Sabriye Özçekiç Demirhan, Songül Bavli
doi: 10.5505/vtd.2018.21043  Sayfalar 65 - 67
Peroneal nöropatinin nadir sebeplerinden birisi de vücut ağırlığının % 15 den fazlasının kaybedilmesidir. Bu çalışmada, aşırı kilo kaybı sonrası gelişen unilateral peroneal nöropati olgusu sunulmuştur. Olgu 7 ay önce obezite cerrahisi geçirmişti ve yaklaşık 7 ay icerisinde 35 kilo vermişti. Dikkatli klinik sorgulama, nörolojik muayenenin yanı sıra, elektrofizyolojik inceleme tanı ve tedavi açısından önemlidir.
One of the rare causes of peroneal neuropathy is the loss of 15% of the body weight. In the present study, unilateral foot drop following extreme weight loss has been reported. Case 7 months ago had under gone bariatric surgery and gave 35 kilos in about 7 months within. careful clinical interrogation, neurological examination as well as electrophysiological examination are important for diagnosis and treatment.

13.
Ası sonrası karotis arter diseksiyonuna bağlı serebral iskemi
Cerebral ischemia associated with carotid artery dissection after hanging
Yılmaz İnanç, Mustafa Gökçe, Deniz Tuncel, Hamza Şahin, Songül Bavli, Yusuf İnanç
doi: 10.5505/vtd.2018.26122  Sayfalar 68 - 71
Diseksiyon, sıklıkla arterin intima tabakasının media tabakasından ayrılmasını, daha nadir olarak da media tabakasının adventisya tabakasından ayrılmasını tanımlamak üzere kullanılan bir terimdir. Az rastlanmasına rağmen bu durumun mortalitesinin %19-43 arasında olması, erken tanı ve tedaviyi önemli hale getirmektedir. Asıya bağlı karotid arter diseksiyonları nadir görülmektedir. Bu yazıda, ası sonrası karotis arter diseksiyonuna bağlı serebral enfarkt gelişen bir hasta sunulmuş, olgunun klinik ozellikleri, uygulanan tanı ve tedavi yontemlerinin secimi literatur bilgisi ile birlikte tartışılmıştır.
Dissection is a term often used to describe the separation of the arterial intima layer from the media layer, and more rarely the separation of the media layer from the adventitia layer. Despite the rare occurrence of this condition, the fact that mortality rate is between 19-43% makes the early diagnosis and treatment important. The hanging-related carotid artery dissections are rarely seen. In this article, a case with cerebral ischemia resulting from hanging carotid artery dissection is presented and the clinical findings,diagnostic procedures, and choice of treatment are discussed in the light of the literature.

14.
İmmün Yetmezliği Olmayan Hastada Varicella Zoster Virüs Enfeksiyonuna Bağlı Longitudinal Ekstensif Transvers Miyelit: Olgu Sunumu
Longitudinal Extensive Transverse Myelitis due to Varicella Zoster Virus Infection in a Patient without Immunodeficiency: A Case Report
Fettah Eren, Aydın Talip Yıldoğan, Gözde Öngün, Ahmet Hakan Ekmekci, Şerefnur Öztürk
doi: 10.5505/vtd.2018.71602  Sayfalar 72 - 75
Varicella zoster virüs (VZV), trigeminal sinir ve dorsal kök gangliyonlarında latent kalabilen, herpes virüs ailesine mensup bir virüstür. Virüsün reaktivasyonu ile birlikte ensefalit, miyelit, menenjit ve santral sinir sistemi anjitisi gibi bazı nörolojik komplikasyonlar da meydana gelebilir. İmmün cevabı normal olan kişilerde bu komplikasyonlar oldukça nadirdir. 70 yaşında erkek hasta, 2 gündür olan alt ekstremite güçsüzlüğü ve inkontinans yakınması ile başvurdu. Sol alt ekstremite L5 dermatom alanında ve sakrumda vezikülobülloz lezyonlar izlendi. Manyetik rezonans görüntüleme (MRG)’de T9-T12 arasında transvers miyelit ile uyumlu tutulum görüldü. Beyin omurilik sıvısı incelemesi (BOS)’nde; lenfositik pleositoz, protein yüksekliği ve polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) incelemesinde VZV-DNA pozitifliği saptandı. Dermatomal lezyonları ve miyelit bulguları olan hastalarda, immün yetmezlik olmasa da VZV ilişkili transvers miyelit düşünülmelidir. Hızlı tanınması ve tedavisi hastalığın prognozu için önemlidir.
Varicella zoster virus (VZV) is a virus belonging to the family of herpes virus that can remain latent in trigeminal nerve and dorsal root ganglia. Some neurological complications; encephalitis, myelitis, meningitis and central nervous system angiitis may occur with virus reactivation. These complications are very rare in people with normal immune response. A 70-year-old male patient presented with complaints of lower extremity weakness and incontinence for 2 days. Vesiculobullous lesions were observed in the area of the left lower extremity L5 dermatome and sacrum. Magnetic resonance imaging showed involvement of between T9 and T12 as transverse myelitis. Lymphocytic pleocytosis and protein elevation was detected in sample of the cerebrospinal fluid. VZV-DNA positivity determined in polymerase chain reaction (PCR). Patients with dermatomal lesions and myelitis findings should be considered transverse myelitis associated with VZV even if they have not immunodeficient. Rapid recognition and treatment are important for the prognosis.

DERLEME
15.
Femur Boyun Kırıklarında Güncel Yaklaşımlar
Current Approaches In Femoral Neck Fractures
Sezai Özkan, Cihan Adanaş
doi: 10.5505/vtd.2018.97659  Sayfalar 76 - 81
Kalça kırıkları yaşlı popülasyonunda hastaneye başvuru sebeblerinden ön sıralarında yer alır. Yaşlı popülasyonunda kalça kırıklarının en önemli nedeni basit düşmelerdir ve mortalite ve morbiditenin önde gelen nedenidir. Genç popülasyondaki femur boyun kırıklarının en sık sebebi trafik kazası ve yüksek enerjili sporlardır. Kan desteğinin düşük olması sebebiyle, femur boyun kırıklarında avasküler nekroz ve nonunion oldukça sık görülmektedir. Bu kırıkların tedavisinde birçok seçenek vardır. Ana yöntemler kapalı redüksiyon internal fiksasyon ve artroplastidir. Tedavi seçenekleri hastanın yaşı, kırık tipi, kırık etiyolojisi, cerrahın zamanlaması, romatolojik hastalık varlığı, nörolojik hastalık varlığı, psikoz, ihmal edilen femur boynu kırığı gibi faktörlere bağlıdır.
Hip fractures are the leading cause of admission to the hospital in the elderly population.
The most important cause of hip fractures in the elderly population is simple falls and leading causes of mortality and morbidity. The most common cause of femur neck fractures in young populations is traffic accidents and high-energy sports.
Due to the low blood supply, avascular necrosis and nonunion are common in femur neck fractures. There are many options in the treatment of these fractures. The main methods are closed reduction internal fixation and arthroplasty. Treatment options depend on the age of the patient, type of fracture, fracture etiology, timing of the surgeon, presence of rheumatologic disease, presence of neurological disease, psychosis, neglected femoral neck fracture.

16.
Dentin Hassasiyeti Tedavisinde Lazerlerin Etkinliği
Effectiveness of Lasers in Dentin Hypersensitivity Treatment
Mehmet Uğur, İdris Kavut, Esin Özlek, Rabia Bozbay
doi: 10.5505/vtd.2018.82612  Sayfalar 82 - 88
Dentin hassasiyeti; mine kaybı veya diş eti çekilmesi ile dentin yüzeylerinin açığa çıkması sonucu görülen yaygın bir problemdir. Açığa çıkan dentin yüzeyinin uyaranlara (termal, fiziksel ve kimyasal) karşı cevabı olarak gelişir. Hastalar tarafından kısa süreli ve keskin ağrı olarak tarif edilmektedir. Dentin hassasiyet tedavisinde ki amaç; tübüllerdeki sıvı akışını azaltmak ve pulpadaki sinir iletimini bloke etmektir. Günümüzde bu amaçla çeşitli mekanizmalara sahip topikal ajanlar kullanılmaktadır. Ayrıca son yıllarda dentin hassasiyet tedavisinde lazerlerde etkin bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Dentin hassasiyetinin tanısı ve tedavisi ile ilgili birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen kesin tanı ve tedavi konusunda hala yeterli veri mevcut değildir ve tartışmalı bir konudur. Bu çalışmada dentin hassasiyetinin etyolojisi, mekanizması, lazer tipleri ile mekanizmaları ve bunlarla ilgili yapılan klinik çalışmalar derlenmiştir.
Dentin hypersensitivity is a common problem caused by the exposure of dentin surface due to the loss off enamel or gum recession. The open dentine surface evolves as a response to stimuli (thermal, physical and chemical). It is described by the patients as short and sharp pain. The purpose of dentin hypersensitivity treatment; reduce fluid flow in dentin tubules and block the nerve response in the pulp. Today, topical agents with various mechanisms are used for this purpose. Furthermore, in recent years, lasers has been used effectively in the treatment of dentin hypersensitivity. Although there are many studies about dentin hypersensitivity diagnosis and treatment, there is still insufficient data on definite diagnosis and treatment and a controversial issue. The aim of this paper is to summarize existing information etiology, mechanism, laser types and mechanisms of dentin hypersensitivity and clinical studies related to them.




Copyright © 2018 Van Medical Journal. All Rights Reserved. LookUs & Online Makale