E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694  






Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler Online Makale Gönder

Van Med J: 25 (4)
Cilt: 25  Sayı: 4 - 2018
Özetleri Gizle | << Geri
KLINIK ARAŞTIRMA
1.
Akut Gastroenteritli Çocuk Hastalarda Rotavirüs Enfeksiyonu Sıklığı
Frequency of Rotavirus Infection In Children With Acute Gastroenteritis
Serhat Samancı, Muhammet Köşker, Muhittin Çelik, Eşref Araç
doi: 10.5505/vtd.2018.37233  Sayfalar 441 - 444
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut gastroenterit, özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki çocuklarda önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Bu çalışmada hastanemize akut gastroenterit şikayeti ile başvuran hastalarda rotavirüs sıklığının saptanması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma Ocak 2010- Aralık 2015 yılları arasında akut gastroenterit nedeni ile hastanemize başvuran 0-18 yaş grubu çocuklarda retrospektif olarak hastane yönetiminden onay alınarak yapıldı. Dışkı örnekleri alındıktan hemen sonra steril ve ağzı kapalı kaplarda, mikrobiyoloji laboratuvarına gönderildi. Enzim Immün Assay (EIA) yöntemi (Triturus-Biomerieux) ile çalışılan örneklerin sonuçları, SPSS 13.0 istatistik programında ki-kare analizi ile değerlendirildi.
BULGULAR: Toplam 55035 olgunun 31842 (%57.8) erkek idi. Olguların 7783 (%14.1)’ünde ishal etkeni rota virüs saptandı. Erkek hastaların %14.2’sinde rotavirüs pozitif olarak saptanırken kız hastalarda bu oran %14.0 idi. Rotavirüs sıklığı açısından her iki cinste istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p >0.05). Rotavirüs enfeksiyonunun 1-6 yaş arası çocuklarda diğer yaş gruplarına göre daha fazla olduğu gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tüm Dünya’da önemli mortalite ve morbiditeye neden olan rotavirüs gastroenteriti, bölgemizde de hala %14 gibi yüksek bir oranda görülmektedir. Etkin bir aşılama programı ile rotavirüs enfeksiyonunun azalabileceği kanısındayız.
INTRODUCTION: Acute gastroenteritis, is a major cause of mortality and morbidity especially in children who live at developing countries. In this study, it was aimed to determine the frequency of rotavirus, who were referred to our hospital with the compliant of acute diarrhea.
METHODS: This study has been performedwith children age 0-18 years old who applied to our hospital between January 2010 and December 2015. Stool samples which were taken immediately sent to the microbiology laboratory in sterile, closed containers. The results of the samples studied with the microelements method (Triturus-Biomerieux) were evaluated by chi-square analysis in the SPSS 13.0 statistical program.
RESULTS: 55035 patients stool specimens were studied and 31842 patients (57.8%) were male. Rotavirus positivity was detected at 7783 (14.1%) of cases. 14.2% of the male patients were found to have the rotavirus, while this rate were 14.0% in the female. There was no statistically significant difference in the frequency of rotavirus in both genders. Rotavirus infection in children aged 1-6 years old were observed significantly more common than other age groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Rotavirus, which causes significant mortality and morbidity all over the world, is still high as 14%. We believe that an effective vaccination program may reduce rotavirus infection.

2.
Van Sağlık Yüksekokulu Öğrencilerinin Sağlıklı Yaşam Biçimlerinin Ve Etkileyen Faktörlerin Belirlenmesi
Determining the Healthy Lifestyle Behaviors of Nursing and Midwifery Students of Van Health College And Examining The Factors Effecting Them
Zuhal Savaş Güler, İlkay Güner
doi: 10.5505/vtd.2018.08870  Sayfalar 445 - 451
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma; Van Sağlık Yüksekokulu öğrencilerinin sağlıklı yaşam biçimi ve etkileyen faktörleri incelemek amacıyla yapılmıştır.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu 2008-2009 Eğitim-Öğretim yılı içinde Hemşirelik ve Ebelik bölümünde eğitim gören öğrencilere uygulanmıştır. Çalışmada örneklem seçimine gidilmemiş, okulda öğrenim gören 600 öğrenciden araştırmaya katılmayı kabul eden 556 öğrenci araştırmaya dahil edilmiştir. Veriler öğrencilerden Tanıtıcı Özellikler Formu ve Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği (SYBDÖ) kullanılarak elde edilmiştir. İki bağımsız grup arasındaki niceliksel sürekli veriler t-testi, ikiden fazla bağımsız grup arasında niceliksel Tek yönlü (Oneway, ANOVA) test ile karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Bu çalışmada öğrencilerin yaş ortalaması 20.9±1.8'dir. Öğrencilerin %48.2'sinin sağlığını iyi olarak algıladıkları tespit edilmiştir. Öğrencilerin Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışı (SYBD) toplam puan ortalaması 120.25±24.0 olarak bulunmuştur. Araştırmada SYBD ölçeğinin alt gruplarında, sağlığın geliştirmesine katkıda bulunan davranışlar içerisinde en yüksek ortalamanın kendini geliştirme (34.93±5.8), en düşük puanın ise egzersiz (10.59±3.0) alt boyutlarına ait olduğu görülmektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmamızda SYBD ölçeğinin alt gruplarında, sağlığın geliştirmesine katkıda bulunan davranışlar içerisinde en yüksek ortalamanın kendini geliştirme, en düşük puanın ise egzersiz alt boyutlarına ait olduğu görülmektedir. Daha sonra sırasıyla, sağlık sorumluluğu, kişiler arası destek, stres yönetimi ve beslenme gelmektedir.

INTRODUCTION: The aim of this study is to determine the healthy life style behaviors of the students of undergraduate education in health college Nursing and Midwifery departments and the factors that affect their behaviors
METHODS: This study was carried out in Van Yüzüncü Yıl University, Institute of Health Science, Faculty of Nursing and Midwifery in 2008-2009 academic year. The sample of study consisted of 556 undergraduate students in Nursing and Midwifery departments. Data was collected by Demographical Characterics Form and Healthy Life Style Behavior Scale. The quantitative data between two independent groups were compared by t-test and the quantitative data among more than two independent groups were compared by One Way ANOVA test.
RESULTS: The average age of the students is 20.9±1.8. It was determined that 48.2% of the students perceive their health as good. The mean score achieved by students from the Healthy Life Style Behavior Scale was 120.25 ± 24. When sub-groups of the HLSB scale were evaluated in the study, among the health promoting behaviors, the highest mean of areas was related to spiritual growth (34.93 ±5.8) and the lowest mean score was related to physical activity(10.59±3.0).
DISCUSSION AND CONCLUSION: When sub-groups of the SYBD scale were evaluated in the study, among the health promoting behaviors, the highest mean of areas was related to spiritual growth and the lowest mean score was related to physical activity. And then health responsibility, personnel inter relationship, stress management, nutrition have the higher scores subsequently.

3.
Bariatrik cerrahi sonrasında morbid obez ve süper obezlerdeki pulmoner fonksiyonların karşılaştırılması
The comparison of pulmonary functions After the bariatric surgery In Morbid obeses Versus Super Obeses
Burcu Yormaz, Ilhan Ece, Bayram Çolak, Serdar Yormaz, Hilmi Demirkıran
doi: 10.5505/vtd.2018.01488  Sayfalar 452 - 457
GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde morbid obezitenin dünyadaki en yaygın sağlık problemlerinden biridir. Bariatrik cerrahi obezlerde fazla kiloları verebilmek, komorbiditeleri iyileştirmek ve pulmoner fonksiyonları iyileştirebilmek için uygulanan bir prosedürdür. Laparoskopik sleeve gastrektomi bariatrik bir işlem olup, bu prosedürden sonra olumlu sonuçlar alınmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız LSG uygulanan morbid obez hastalardaki postoperatif pulmoner sonuçları karşılaştırmaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2014 mart ile 2016 temmuz yılları arasında LSG uygulanan 124 morbid obez hasta postoperatif dönemde olarak değerlendirildi. Hastalar grup A, vücut kitle indeksi (VKİ) 40-45kg/m2 ve B, vücut kitle indeksi 45-50kg/m2 arası olanlar olmak üzere iki gruba ayrıldı. İki gruptaki hastalar FEV1, FVC, FEV1/FVC, MSV, DV/VO2, DV/VCO2, VO2pik değerleri, vücut kitle indeksleri, yaş, cinsiyet ve komorbiditeler açısından kıyaslandı. Hasta gruplarındaki değişkenler student t testi ile homojenlik testi ise ki -kare testi le değerlendirildi. Gruplar arası preoperatif ve postoperatif değerler de student t testi ile karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak anlamlılık seviyesi p < 0.05 olarak kabul edildi.
BULGULAR: Her iki grubun preoperatif dönemdeki demografik verileri yaş ortalamaları ve pulmoner fonksiyon değerleri arasında istatistiksel olarak fark yoktu (p>0.05). Postoperatif dönemdeki grup içi ve gruplar arası sonuçlarımızdan ise FEV1, FVC, FEV1/FVC, MSV, DV/VO2, DV/VCO2, VO2pik oranlarında anlamlı bir farklılık saptanmanın yanısıra komorbiditelerde iyileşme ve azalma oranlarında iki gruptan VKİ si düşük olan gruptaki sonuçlar diğerine göre anlamlı oranda farklıydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bariatrik cerrahi uygulanan vücut kitle indeksi (VKİ) 40-45kg/m2 olan hastaların operasyon sonrası sonuçları diğer gruba göre istatistiksel olarak anlamlıdır. Pulmoner fonksiyonları iyileştirme ve komorbiditeleri düzeltme etkisi LSG geçiren morbid obez grupta daha yüksektir.
INTRODUCTION: Nowadays, the incidence of morbid obesity is one of the most common health problems in the world. Bariatric surgery is a procedure that lose excess weight, to heal comorbidities and to improve pulmonary functions in obeses. Laparoscopic sleeve gastrectomy is a bariatric procedure with succeed positive results for bariatric patients. Our aim was to compare postoperative respiratory outcomes in morbidly obese patients who have underwent Laparoscopic sleeve gastrectomy.
METHODS: Consecutive 124 morbid obese patients who were underwent Laparoscopic sleeve gastrectomy were evaluated between the years of march 2014 to july 2016. Patients were divided into two groups A and B. Group A patients who have BMI between 40-45kg/m2 and group B patients who have BMI between 45-50kg/m2. FEV1, FVC, FEV1/FVC, MSV, DV/VO2, DV/VCO2, VO2peak results, body mass index, postoperative oxygen saturation and comorbidites, were compared between both groups. Student's t test,chi-square test was used for the variables and homogeneity in the patient group.
RESULTS: The mean age values, respiratory function values in both groups were similar in preoperatively. In our postoperative results, there was a significant difference in the FEV1, FVC, FEV1/FVC, MSV, DV/VO2, DV/VCO2, VO2 peak ratios and also identified significant difference in resolution and improvement of comorbidities.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of the patients who underwent bariatric surgery and whose body mass index (BMI) was 40-45kg / m2 were statistically significant compared to other group. The improvement in pulmonary functions and the effect of correction of comorbidities are higher in the morbidly obese group with laparoscopic sleeve gastrectomy.

4.
Periodontal klinik parametreler ile ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Assessment of the relationship between periodontal clinical parameters and oral health-related quality of life
Hacer Şahin Aydınyurt, Dicle Altındal
doi: 10.5505/vtd.2018.93823  Sayfalar 458 - 465
GİRİŞ ve AMAÇ: Ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesi sosyal, psikolojik, fonksiyonel faktörler ve ağız-yüz bölgesindeki problemlerin kişilerin iyilik halini nasıl etkilediğini ifade etmektedir. Bu çalışmanın amacı XXX’ne başvuran hastaların ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesini, ağız sağlığı etki profili ölçeği (OHIP-14) kullanılarak değerlendirilmesi ve OHIP-14 skorlarının periodontal klinik parametreler ile ilişkilerinin belirlenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya XXX’ne başvuran 120 hasta dahil edilmiştir. Hastalara sosyo-demografik özellikleri, sigara kullanımı, oral hijyen alışkanlıkları, sistemik durumları ile ilgili sorular sorulmasının yanı sıra kişisel ağız hijyenine 0 ile 10 arasında bir puan vermesi istenmiştir. Ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesini ölçmek için 14 sorudan oluşan OHIP-14 anketinin Türkçe formunun doldurulması istenmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya katılan 55 kadın, 65 erkek hastanın toplam OHIP-14 skorları 20.14± 0.56 olarak hesaplanmıştır. Hastaların kişisel ağız hijyeni değerlendirmesinin ortalaması 6.45 olarak hesaplanmıştır. Periodontal klinik parametrelerden yalnızca plak indeksi ve gingival indeks ile toplam OHIP-14 skorları arasında pozitif güçlü korelasyon olduğu tespit edilmiştir. Hastalar OHIP-14 sorularında en sık fizyolojik kısıtlılık yönünde problem yaşadıklarını belirtmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma ağız hijyeni alışkanlıklarının kötü olmasının direkt olarak ağız hijyenine bağlı yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediğini desteklemektedir. Sonuçlar toplumun periodontal hastalığın yaşam kalitelerini olumsuz yönde etkileyeceği konusunda daha fazla bilgilendirilmesinin gerekli olduğunu düşündürmektedir. Ağız hijyenine bağlı yaşam kalitesinin periodontal durum ile ilişkisinin değerlendirilmesi için daha fazla sayıda çalışmaya gerek duyulmaktadır.
INTRODUCTION: Oral health-related quality of life (OHRQoL) to refers to how social, psychological, functional factors and problems affect the well-being of people in the oral region. The aim of this study was to evaluate the OHRQoL of patients who applied to the XXX by using the oral health impact profile (OHIP-14) scale and to determine the relationship of OHIP-14 scores with periodontal clinical parameters.
METHODS: This study included 120 patients. In addition to asking questions about socio-demographic characteristics, smoking, oral hygiene habits, systemic conditions, it is wanted to give a personal oral hygiene score between 0 and 10 from patients. In order to measure the OHRQoL, the Turkish version of the OHIP-14 questionnaire was used. The obtained data were evaluated statistically.
RESULTS: The total OHIP-14 scores of 55 female and 65 male patients participating in this study were calculated as 20.14 ± 0.56. The average personal oral hygiene scores of the patients was calculated as 6.45. It has been determined that there is only a positive strong correlation between plaque index and gingival index and total OHIP-14 scores from periodontal clinical parameters. Patients stated that they had the most frequent problem of physiological limitation in OHIP-14 questions.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study supports the fact that poor oral hygiene habits directly affect the quality of life. The results suggest that it is necessary for the community to be more informed about the impact of periodontal disease on quality of life. In order to assess the relationship between OHRQoL and periodontal status, more studies are needed.

5.
Pulse Oksimetre Cihazıyla Kritik Konjenital Kalp Hastalıklarının Taranması
Critical Congenital Heart Diseases Screening Using Pulse Oximetry
Ali Aybar, Ramazan Özdemir, Cemşit Karakurt, Hatice Turgut, İsmail Kürşad Gökçe
doi: 10.5505/vtd.2018.28863  Sayfalar 466 - 471
GİRİŞ ve AMAÇ: Konjenital kalp hastalıklarının (KKH) insidansı 1000 canlı doğumda yaklaşık olarak 8-10 civarındadır Kritik KKH, yaşamın ilk bir yılı içinde amaliyat veya kateter bazlı müdahale gerektiren hastalık olarak tanımlanır ve bu KKH’larının %25’ini oluşturur. Bu nedenle kritik KKH’lı çocukların tanısının erken konulması ve tedavi planının yapılması gerekir. Bizim çalışmada amacımız Masimo Radikal 7® pulse oksimetre cihazı ile postnatal erken dönemde yenidoğanların kritik KKH’ları açısından taramak ve kendi hastanemizin sonuçlarını ortaya koymaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Temmuz 2015 ile Mart 2016 tarihleri arasında hastanemiz Kadın Doğum Servisinde yatan yenidoğan bebekler ile hastanemizde doğup yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatan gestasyonel olarak 34 haftadan büyük olan tüm yenidoğan bebekler çalışmaya alındı. Toplam 623 yenidoğan bebek Radikal-7 pulse oksimetre cihazı ile tarandı.
BULGULAR: Tarama yaptığımız 623 yenidoğan bebeğin 298 (%47,8)’i kız, 325 (%52,2)’i erkekti. 623 yenidoğan bebekten 594 (%95,3)’ü taramayı geçmiş olup, 29 (%4,7)’ü taramayı geçmedi. Taramayı geçmeyen bebeklere 24 saat içerinde ekokardiyografi yapıldı. Taramadan kalan 6 (%20,6) bebeğe ekokardiyografi sonucuna göre kritik KKH tanısı konuldu. Taramadan geçen 594 bebek taburculuk sonrası 6 haftaya kadar takip edildi. Taramayı geçen 594 bebekten sadece bir bebeğe taburculuk sonrası ilk 4 hafta içerinde kritik KKH tanısı konuldu. Bizim çalışmamızda Masimo Radikal-7® cihazın duyarlılığı %85,7, seçiciliği %96,3, pozitif öngörü değeri %20,7 ve negatif öngörü değeri %99,8 olarak bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kardiyovasküler malformasyonlar, konjenital malformasyonun sık bir türüdür. Ancak bu hastaların önemli bir bölümü rutin yenidoğan muayenesi ile tespit edilmez. Bizim çalışmamız doğrultusunda kritik KKH tanısı koymada pulse oksimetre ile yenidoğan bebeklerin tarama programına almasını gerektiğini düşünüyoruz.
INTRODUCTION: The incidence of congenital heart disease varies from about 8-10 /1,000. Critical CHD, defined as requiring surgery or catheter-based intervention in the first year of life, occurs in approximately 25 percent of those with CHD. Therefore, it's necessary to diagnose children with critical CHD as soon as possible, and develop a treatment plan. This study aims to screen newborns in terms of critical CHD in the early postnatal period using the Masimo Radical-7® pulse oximeter as well as revealing the screening results of our hospital.
METHODS: All newborns, hospitalized in our hospital, in the Maternity Ward, and the newborns over 34 weeks of gestational age, who had been screened between July 2015 and March 2016 were included in the study. A total of 623 newborns were screened.
RESULTS: Of the 623 neonates screened, 298 (47.8%) were female. 29 neonates(4.7%) were unable to pass the screening. These 29 neonates underwent echocardiography within the first 24 hours. Six (20.6%) neonates, who failed this screening, were diagnosed with critical CHD according to the results of echocardiography. Only one of the 594 neonates was diagnosed with critical CHD. In this study, the Masimo Radical-7® device was found to have 85.7% sensitivity, 96.3% selectivity, and 20.7% and 99.8% of positive and negative predictive values respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Cardiovascular malformations are a common type of congenital malformations. However, significant portion of these malformations cannot be detected by routine neonatal screening. In line with our study results, newborn pulse oximetry screening is suggested for early detection of CHD.

6.
Smear ve kolposkopik biyopsi sonuçlarının Human Papilloma Virus DNA alt tipleri ile birlikte değerlendirilmesi
Evaluation of smear and colposcopic biopsy results together with Human Papilloma Virus DNA subtypes
Eren Altun, Akın Usta, Çağla Bahar Bülbül, Gülay Turan
doi: 10.5505/vtd.2018.54771  Sayfalar 472 - 476
GİRİŞ ve AMAÇ: Serviks kanseri tüm dünyada önemli bir sağlık sorunudur. Serviks kanserinin önlenmesinde ve erken teşhisinde, Human Papilloma Virus (HPV) varlığının ve HPV genotipinin belirlenmesi önem taşımaktadır. Çalışmamızda bölgemizde en sık rastlanan HPV genotiplerinin tespit edilmesi ve bu tiplerle ilgili olarak konvansiyonel smear, HPV-DNA ve Co-test taramasının birbirlerine olan üstünlüklerinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza Eylül 2015- Temmuz 2017 tarihleri arasında hastanemize başvuran smear örneklemesi ile HPV-DNA test ve kolposkopik biyopsi sonuçları mevcut olan toplam 55 hasta dâhil edilmiştir.
BULGULAR: Hastaların 44’ünde yüksek riskli HPV (%80), 4 hastada (%7,2) düşük riskli HPV saptandı ve 7 hastada ise (%12,3) HPV testi negatif olarak izlendi. Sitoloji sonuçları açısından değerlendirildiğinde, 24 hasta negatif İntraepitelyal lezyon veya malignite açısından negatif (ILMAN), 31 hasta ise pozitif (ASCUS ve diğerleri) olarak değerlendirildi. Histopatolojik incelemelerde; 25 hastada negatif, 16 hastada CIN I, 13 hastada CIN II-III ve 1 hastada ise yassı epitel hücreli karsinom tespit edildi. Sitolojik tanı sonuçları ile HPV tipleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardı (p=0,0119). HPV-DNA ve Co-testin duyarlılığı, konvansiyonel smear taramasına göre yüksek olmakla birlikte, duyarlılık ve özgüllükleri göz önüne alındığında konvansiyonel smear taraması, HPV DNA ve Co-teste göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek tespit edildi (p = 0,0211).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bizim çalışmamızda konvansiyonel smear, HPV DNA ve Co-test’in duyarlılık ve özgüllükleri göz önüne alındığında; her ne kadar Co-test ve HPV DNA testlerinin duyarlılıkları yüksek olsa da özgüllükleri düşük olduğu için konvansiyonel smear testi ile tarama ön plana çıkmaktadır.
INTRODUCTION: Cervical cancer is a major health problem in the world. In the early diagnosis and prevention of cervical cancer, it is important to identify the Human Papilloma Virus (HPV) infection and HPV types. In our study, we aimed to identify the most common types of HPV and to investigate the superiority of conventional smear, HPV-DNA and Co-test scanning on these types.
METHODS: A total of 55 patients, whose HPV-DNA test and colposcopic biopsy and smear results were present, applied to our hospital between September 2015 and July 2017, were included in the study.
RESULTS: High-risk HPV (80%) was observed in 44 of the patients, low-risk HPV in 4 patients (7.2%) and HPV test in 7 patients (12.3%). Twenty-four patients were negative (Intraepithelial lesion or malignancy negative, ILMAN) and 31 patients were positive (ASCUS and others) when cytology results were evaluated. In histopathological examinations; 25 patients were negative, 16 patients were CIN I, 13 patients were CIN II-III, and 1 patient was squamous cell carcinoma. There was a statistically significant correlation between cytological diagnosis results and HPV types (p = 0,0119). HPV-DNA and Co-test sensitivities were higher than conventional smear scannings, but when compared with conventional smear scannings, HPV-DNA and Co-test were significantly higher when sensitivity and specificity were considered (p = 0,0211).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, considering the sensitivity and specificity of conventional smear, HPV-DNA and Co-test in our study, screening with the conventional smear test is preliminary because Co-test and HPV-DNA tests have low specificity if they are highly sensitive.

7.
Felcli Hastalarin Diffuzyon Mr Sonuclarina Bir Bakis
An Overlook On Diffusion Mr Of Stroke Patients
Serkan Kockanat
doi: 10.5505/vtd.2018.50490  Sayfalar 477 - 480
GİRİŞ ve AMAÇ: Amac: Bu calismada acil servise gelen iskemik felci olan hastalarin en sik tutulan beyin bolgelerini bulmak amaclanmistir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Gerec ve Yontemler: 75 hastanin MR sonuclari retrospektif olarak bilgisayar kayitlarindan incelendi.
BULGULAR: Bulgular: Hastalarin cogunlugu %52(39) kadindi. Sol hemisfer % 54.7(n=41) daha cok tutulmustu.Parietal lob %22.8(n=29) en cok tutulan alandir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuc: Beynin en cok iskemik alani parietal lob iken en az kapsula internadir.Daha fazla hasta uzerinde calismakla bir genellemeye gitmek mumkun olacaktir.
INTRODUCTION: Aim: In this study, it is aimed to find the brain territories mostly involved with ischemic stroke patients coming for emergency service.
METHODS: Materials and Methods: MR results of 75 patients were retrospectively analyzed via computer records.
RESULTS: Results: The majority of the patients were female (52%). Left hemisphere was involved more 54.7% (n=41). Parietal lobe %22.8(n=29) was the most affected area..
DISCUSSION AND CONCLUSION: Conclusion: Mostly affected ischemic area of the brain is the parietal lobe whereas the least affected area is the capsule interna. It can be possible to generalize the results if this study is to be expanded

8.
Aort Kapak Replasmanı Yapılan 70 Yaş Üstü Hastalarda Mekanik İle Biyoprotez Kapağın Karşılaştırılması: mekanik &biyoprotez aort kapak
Comparison of mechanical and bioprosthesis valve in over 70-year-old patients with aortic valve replacement: mechanical & bioprosthesis valve
Safa Gode, Ozan Onur Balkanay, Deniz Göksedef, Suat Nail Ömeroğlu, Gökhan İpek
doi: 10.5505/vtd.2018.20982  Sayfalar 481 - 486
GİRİŞ ve AMAÇ: Aort kapak replasmanı (AKR) ve/veya koroner arter baypas greft (KABG) yapılan 70 yaş üstü hastalarda biyoprotez kapak ile mekanik kapağın operatif; postoperatif erken ve orta dönem sonuçları karşılaştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastaların demografik verileri, kapak no, New York Heart Assosiation (NYHA) sınıflaması, ejeksiyon fraksiyonu (EF), operatif ve postoperatif erken ve orta dönem sonuçları araştırıldı. Ameliyat sonrası NYHA, kanama, periferik emboli ve warfarin kullanımı öyküleri ile birlikte kontrol ekokardiyografi parametrelerine bakılarak biyoprotez kapak ile mekanik kapak istatiksel olarak karşılaştırıldı
BULGULAR: Mekanik kapak grubunda 28, biyoprotez kapak grubunda ise 9 hasta vardı. Hastaların operatif ve operasyon sonrası erken ve orta dönem sonuçlarının karşılaştırmasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Kontrol ekokardiyografilerinin karşılaştırılmasında ise mekanik kapak kullanılan hastaların kapak alanının biyoprotez kapak kullanılanlara göre anlamlı olarak daha küçük olduğu saptandı (p=0,047). Uzun dönem sonuçlara bakıldığında ise mekanik kapaklı hastalardan 1 tanesi oral antikoagülan (OAK)’a bağlı serebral hemoraji nedeni ile kaybedilmiş olup, 2 hastada kanama, 3 hastada ise periferik emboli gelişti. KABG + AKR yapılan ve mekanik kapak kullanılan 3 hastanın ve biyoprotez kullanılan 1 hastanın ise kalp yetmezliği nedeni ile geç dönemde kaybedildiği öğrenilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Biyoprotez kapakta en önemli dezavantaj erken dejenerasyon iken, mekanik kapakta OAK kullanımıdır. İki grup kapağın operatif ve postoperatif erken dönem sonuçları açısından birbirlerine üstünlükleri gösterilememiştir. Orta dönemde ise kontrol ekokardiyografik olarak biyoprotez kapakların daha iyi bir orifis alanı sağladığı gösterilmiştir. Mortaliteden asıl sorumlu olan faktörün sol ventrikül disfonksiyonu ve ileri yaş olduğu gösterilmiştir. Çalışmadaki biyoprotez kapaklarda dejeneratif değişikliklerin saptanabilmesi için yaklaşık 5-7 yıl daha beklemek gerekebilir.
INTRODUCTION: Postoperative early and midterm results of mechanical valve were compared with bioprosthetic valve in patients over 70 years old who underwent aortic valve replacement (AVR) and/or coronary artery bypass graft (CABG).
METHODS: Demographic data, valve number, New York Heart Assosiation (NYHA) classification, ejection fraction (EF), operative and postoperative early and midterm results were investigated. Postoperatively NYHA, hemorrhage, peripheral embolism, and warfarin use and echocardiography parameters were compared statistically between bioprosthetic valve and mechanical valve.
RESULTS: There were 28 patients in mechanical valve group and 9 patients in bioprosthetic valve group. No statistically difference was found between two groups in terms of operative and postoperative early term results. Control echocardiographic comparison revealed that the valve area of mechanical valves was significantly narrower than that of bioprosthetic valves (p=0,047). According to long-term results, one of the patients with mechanical valve died from cerebral hemorrhage due to OAC (oral anticoagulant); 2 cases had bleeding and 3 cases had peripheral embolism. It has been learned that 3 mechanical prosthesis patients with KABG + AVR and one bioprosthesis patient have lost due to heart failure in late term period.
DISCUSSION AND CONCLUSION: When the most important disadvantage of the bioprosthetic valve is early degeneration, mechanical valve’s is the use of OAC. The superiority of the two groups in terms of operative and postoperative early periods could not be demonstrated. In the mid-term, echocardiography showed that bioprosthetic valves provide a better orifice area. The main factor responsible for mortality is left ventricular dysfunction and old age. In order to detect degenerative changes in the bioprosthesis valve, it may be necessary to follow them more over 5-7 years.

9.
Radiokarpal Ekleme Enjeksiyonda Palpasyon ile Enjeksiyonun Ultrasonografi Eşliğinde Enjeksiyon ile Karşılaştırılması
Comparison of Effectiveness of Ultrasound Guided Injection and Injection with Palpation to the Radiocarpal Joint
Gökhan Polat, Ahmet Yalçın
doi: 10.5505/vtd.2018.09825  Sayfalar 487 - 491
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmamızda, ultrasonografi eşliğinde ve palpasyon ile yapılan enjeksiyonları, MR artrografi ile değerlendirerek karşılaştırmayı ve her iki teknik arasında işlemin başarısı ve ekstravazasyon oranları açısından fark olup olmadığını ortaya koymayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif çalışmamızda klinik endikasyon dahilinde el bileği enjeksiyonu yapılan hastaların çalışmaya dahil edilmesi planlandı. Çalışma sürecinde 40 hastaya, iki gruba ayrılarak, yarısına ultrasonografi eşliğinde diğer yarısına palpasyon yöntemi ile enjeksiyon yapıldı. Enjeksiyon sonrası hastalara MR artrografi çekilerek, kontrast maddenin eklem içerisine ulaşıp ulaşmadığı ve ekleme komşu yumuşak dokular içerisine ekstravazasyonu değerlendirildi.
BULGULAR: Ultrasonografi eşliğinde yapılan enjeksiyonların hepsinde eklemde kontrast madde varlığı mevcuttu (%100). Palpasyonla enjeksiyon yapılan hastaların 17 tanesinde eklemde kontrast madde izlendi (%85). Ultrasonografi eşliğinde enjeksiyon yapılan üç (%15) hastada iğne trasesinde kontrast madde ekstravazasyonu mevcut iken bu sayı palpasyon metodu ile yapılan enjeksiyonlardada beşti (%25).
TARTIŞMA ve SONUÇ: El bileğine palpasyon ve ultrasonografi eşliğinde yapılan enjeksiyonlarda işlemin başarı ve ekstravazasyon oranları arasında anlamlı farklılık mevcut değildi. Palpasyon zaman ve maliyet açısından etkin bir yöntemdir. Fakat bu yöntem eklemin palpasyonunu etkileyen patolojilerin varlığında yetersiz kalmakta ve böyle durumlarda ultrasonografi kullanımı enjeksiyon başarısını artırmaktadır.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to compare the ultrasound guided injection and injection with palpation using MR arthrography regarding the differences in success rate and the extravasation rate of the two techniques.
METHODS: In this prospective study, we planned to include patients to whom an injection to the wrist was performed due to an indication. First, forty patients were divided into two groups and, ultrasound guided injection was performed to one group whereas injection was performed with palpation to the other. After the procedures, MR arthrography was performed to assess the reach of the contrast in to the joint space as well as extravasation into the adjacent soft tissues.
RESULTS: There was contrast in the joint space in all injections guided by ultrasound (100%). Seventeen out of 20 injections which performed with palpation, there was contrast within the joint space (85%). Extravasations were seen in 3 patients (15%) with ultrasound guided injections group and 5 patients (25%) with palpation group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Injection to the wrist either under ultrasound guidance or with palpation, there was no significant difference by means of success and extravasation rate. Injection with palpation is a rapid and cost-effective technique however its success rate is hindered by pathologies that affect the palpation of the joint structure. In such circumstances, ultrasound guidance increase the success rate of the procedure.

10.
Pars İnterartikülaris Defekti ile Cilt Altı Yağ Doku Kalınlığı ve Abdomen Çevresi Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi
Evaluation of the Relationship Between Pars Interarticularis Defect with Subcutaneous Fat Thickness and Abdominal Circumference
Mehmet Şirik, İbrahim İnan
doi: 10.5505/vtd.2018.36449  Sayfalar 492 - 495
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı cilt altı yağ doku kalınlığı ve abdomen çevresinin pars interartikülaris defekti ile ilişkisini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya çeşitli klinik endikasyonlarla Ocak 2017- Haziran 2017 tarihleri arasında kliniğimizde abdominopelvik bilgisayarlı tomografi (BT) çekilen hastalardan pars interartikülaris defekti (PIAD) saptanan 66 hasta ile BT görüntüleri normal olarak değerlendirilen rastgele seçilmiş 69 hasta olmak üzere toplam 135 hasta dahil edilmiştir. Hastaların görüntüleri retrospektif olarak tekrar değerlendirildi. Aksiyal BT görüntülerinde tüm hastalarda standardizasyonu sağlamak amacıyla umbilikus seviyesinden geçen kesitlerde sağ ve sol rektus kası orta kesimi düzeyinden cilt altı yağ doku kalınlıkları (CYK) ve bu seviyede abdomen çevresi (AC) ölçüldü. PIAD varlığı ile cilt altı yağ doku kalınlıkları ve abdomen çevresi arasındaki ilişki istatistiksel olarak analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya 67’si (%49,6) kadın, 68’i (%50,4) erkek olmak üzere toplam 135 olgu dahil edildi. Olguların 66 (%48,9)’sında PIAD mevcuttu. 69 (%51,1)’inde ise PIAD saptanmamıştı. Sağ taraf CYK değeri ortalaması 28,47±9,76 mm, sol taraf CYK değeri ortalaması 28,33±9,64 mm, ortalama CYK değeri ise 28,4±9,68 mm, abdomen çevresi ortalaması 96,3 ± 13,5 cm olarak hesaplandı. Ortalama CYK değerleri kadınlarda daha yüksek hesaplanmıştır (p<0.001). PIAD bulunan olgular ile bulunmayanlar arasında yaş ve AC anlamlı olarak farklıdır. PIAD bulunan olgularda AC değeri ve yaş, bulunmayan olgulara göre daha yüksektir (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pars interartikülaris defekti’nin gelişimi yaş ve abdomen çevresi ile korelasyon göstermektedir. Obezitenin bir göstergesi olan abdomen çevresinin arttığı ileri yaş olgularda muhtemel PIAD varlığının akılda tutulması ve kilo kontrolü gibi ilgili önlemlerin alınmasının PIAD’ne bağlı olarak gelişebilecek daha ciddi komplikasyonların önlenmesi açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: To evaluate the relationship between subcutaneous fat tissue thickness and abdominal circumference increase with pars interarticularis defect.
METHODS: We retrospectively reviewed the images of patients who underwent abdominopelvic computed tomography (CT) in our department due to various clinical indications between January 2017 and June 2017. Sixty-six patients with pars interarticularis defect (PIAD) and 69 randomly selected patients with normal CT findings were included in the study. Subcutaneous fat thickness (SFT) and abdominal circumference (AC) were measured on axial CT images of all patients. The relationship between presence of PIAD with subcutaneous fat thicknesses and abdominal circumference was statistically analyzed.
RESULTS: Of the 135 cases included in the study, 67 (49.6%) were female and 68 (50.4%) were male. The mean SFT value was 28.4 ± 9.68 mm, the average of abdomen circumference was 96.3 ± 13 cm. The mean SFT values were higher in women than in men (p <0.001). Age and AC were significantly different between cases with PIAD and without PIAD (p <0.001). In cases with PIAD, AC and age were higher than cases without PIAD.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Development of the pars interarticularis defect correlates with age and abdominal circumference. Increase of the abdominal circumference is an indication of obesity. We believe that PIAD should be kept in mind in order to prevent serious complications that may develop secondary to PIAD and to take preventative measures such as weight control since the progress of age together with obesity because of the increases the risk of developing PIAD.

11.
Spinal cerrahide gelecek vaat eden moleküler gelişmeler
Promising molecular developments in spinal surgery
Numan Karaarslan, Duygu Yaşar Şirin, İbrahim Yılmaz, Hanefi Özbek
doi: 10.5505/vtd.2018.41275  Sayfalar 496 - 501
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, dünya genelinde yapılan çalışmalar içerisinde, omurga patolojisinin giderilmesinde araştırılan, moleküler düzeyde gerçekleştirilen hücresel bazlı hedef tedavilerin, sistematik olarak incelenip, konu hakkında daha büyük bir fotoğrafı görebilmek amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, dil kısıtlaması olmaksızın; The Cochrane Collaboration The Cochrane, The Cochrane Library, Ovid MEDLINE, ProQuest, US National Library of Medicine National Institutes of Health (NLM) ve PubMed, elektronik veritabanlarında, Ağustos 1888 ila 8 Ocak 2018 tarihleri arasında, “target therapy” ve “spinal surgery” ile ilgili yapılan ve basılmış olan klinik çalışmalar “AND”, “OR” şeklinde literatür taraması yapılarak incelendi. Elde edilen çalışmalar arasından, inceleme kriterlerini karşılayan makaleler araştırmaya dahil edildi. Elde edilen verilerin değerlendirilmesi esnasında sonuçlar, Microsoft Office Excel (2013) Programı yardımı ile adet cinsinden gösterildi.
BULGULAR: İlk tarama sonrasında ortaya konan 1.812.000 adet makaleden, araştırma kriterlerini sağlayan konu ile ilişkili, altı adet makalenin olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Spinal cerrahi alanında kullanılabilecek olan hedef tedavilere yönelik araştırmalar hakkında yeterli bir kanıt bulunamamıştır. Klinik kullanımına ilişkin yorum yapabilmek amacıyla başta in-vivo olmak üzere, daha uzun dönem fonksiyonel sonuçlar veren, randomize kontrollü ve klinik tasarımlara sahip çalışmalara acil ihtiyaç duyulmaktadır.
INTRODUCTION: : In this study, it was aimed to investigate systematically the cellular based target treatments performed at the molecular level concerning spinal pathology and to show a broader profile about the subject.
METHODS: Clinical trials concerning target therapy and spinal surgery conducted between August 1, 1888 and January 8, 2018, in the Cochrane Collaboration, the Cochrane Library, Ovid MEDLINE, ProQuest, the National Library of Medicine, and the PubMed electronic databases, were scanned using terms "OR", "AND without language and country restrictions. The articles that met the examination criteria were included in the study. After descriptive statistical evaluation, the results were reported in number with the help of the Microsoft Office Excel (2013) Program.
RESULTS: After scanning 1.812.000 articles, it was seen that there were 6 articles that met the research criteria.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was not found sufficient evidence for research into target treatments that can be used in the field of spinal surgery. In order to be able to make a remark on the clinical use, there is an urgent need for in-vivo studies and for trials with randomized, controlled and clinical designs that provide long-term functional outcomes.

12.
Van İlindeki bir üniversite hastanesinin El Cerrahisi Kliniğine başvuran hastaların profili
The profile of patients presenting at a Hand Surgery Clinic of University Hospital in the province of Van
Hasan Onur Arık, Tamer Coşkun
doi: 10.5505/vtd.2018.64326  Sayfalar 502 - 507
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırmanın amacı, bir üniversite hastanesinin El Cerrahisi Kliniğine Van ve çevre illerden başvuran hastaların profilini tanımlayarak Türkiye’nin epidemiyolojik verilerine katkıda bulunmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya El Cerrahisi Kliniğine başvuran 205 hasta dâhil edildi. Politravma olup konsülte edilen, servikal radikülopatiye ve yanığa bağlı üst ekstremite yakınmaları olan hastalar çalışma dışı tutuldu. Hastaların verileri sosyodemografik veri formu kullanılarak kaydedildi.Kategorik değişkenler arasındaki fark z-testi ile sayısal değişkenlerin ortalamaları arasındaki fark ise t-testi ile araştırılmıştır
BULGULAR: Polikliniğe başvuranların hastaların % 25.8’i kadın,%43’ü erkek ve % 31.1’i çocuktu. Yaş ortalaması 25.6 idi. Hastaların %64.9’ü el seviyesinde travmatik yaralanma veya edinsel hastalığa sahipti. Hastaların %39.6’u işçi idi ve %65.4’ü düşük gelir düzeyine sahipti.
Acile başvuranların hastaların %7.4’ü kadın, %70.3’ü erkek %22.2’si çocuktu. Yaş ortalaması 26.8 idi. Hastaların %83.3’ünde el ve parmak düzeyinde yaralanma mevcuttu. Hastaların %65.9’u işçi idi ve %73.8’i düşük gelir düzeyine sahip idi. Hastaların %48.1’i adli vaka olarak kaydedilmişti.


TARTIŞMA ve SONUÇ: Doğu Anadolu bölgesinde el yaralanma ve hastalıklarını çoğunlukla genç erkek ve işçi nufüs ile düşük gelir durumuna sahip hastalarda görülmektedir. Bu çalışmanın, bölge ve ülke genelinde yapılacak olan epidemiyolojik çalışmalara katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
INTRODUCTION: By identifying the profile of patients presenting at a Hand Surgery Clinic in the province of Van, it was aimed to contribute to the epidemiological data in Turkey.
METHODS: Our study included 205 patients who presented at the Hand Surgery Clinic. Patients were excluded if they had polytrauma or upper extremity injuries associated with cervical radiculopathy or burn injury. The patient data were recorded via sociodemographic data form. t-test used for categorical data and z-test used to for the means of numeric data.
RESULTS: The patients presenting at the polyclinic comprised 25.8% females, 43% males and 31.1% children. The mean age was 25.6 years. In 64.9% of the patients, there was injury or disease at the level of the hand. Of these patients, 39.6% were manual labors and 65.3% had a low income level.
The patients who presented at the Emergency Department comprised 7.4% females, 70.3% males and 22.2% children. The mean age of these patients was 26.8 years and there was injury to the hand and fingers in 83.3%. 65.9% were manual labors and 73.8% reported a low income level. In 48.1% of the patients, it was recorded as a forensic case.


DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study conducted in the East Anatolia region of Turkey, it was seen that the majority of patients with hand injuries and diseases were young males and manual labors with a low income level. We think the findings of this study will contribute to epidemiological studies to be conducted in the region and nationwide

13.
Deneysel Pnömoperitonyumun Pıhtılaşma Değişkenleri Üzerine Olan Etkilerinin Tromboelastografi Yöntemi ile Değerlendirilmesi
Evaluation of the Effects on Coagulation Variables of Experimental Pneumoperitoneum by Thromboelastography Method
Halit Ziya Dündar, Ömer Aran
doi: 10.5505/vtd.2018.24582  Sayfalar 508 - 513
GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde sık olarak kullanılan pnömoperitonyum belirli patofizyolojik değişikliklere neden olur. Bu çalışmada değişik karın içi basınçları oluşturulan sıçanlarda pnömoperitonyumun koagülasyona etkilerinin tromboelastografı yöntemi ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Otuz adet Wistar-albino sıçan 6'şarlı 5 gruba ayrılmıştır. Pnömoperitonyum oluşturulan gruplardan işlem sonrası 1. saatte (2. ve 4. grup) ve 6. saatte (3. ve 5. grup) kan örnekleri alınarak tromboelastografi yöntemi ile değerlendirilmiştir. Tromboelast Tromboelastografi ile pıhtılaşma zamanı (CT), pıhtı oluşma süresi (CFT), alfa açısı (α°) ve maksimum pıhtı sertliği (MCF) olmak üzere dört parametre değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Tüm gruplarda kontrol grubuna göre pıhtılaşma zamanı ve pıhtı oluşma süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi. Maksimum pıhtı sertliği açısından gruplar arasında fark anlamlı değildi. Pıhtılaşma zamanı ve pıhtı oluşma süresindeki en belirgin kısalma yüksek basınç uygulanan ve işlem sonrası 1. saatte kan alınan grupta görüldü. Bu belirgin fark işlem sonrası 6. saatte azalmış ve diğer gruplardaki değerlere yaklaşmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmada tromboelastografi yöntemi ile pıhtılaşma zamanı ve pıhtı oluşma süresindeki kısalma hiperkoagülabilite durumunu yansıtmaktadır. Hiperkoagülabilitenin en belirgin olarak işlemden hemen sonraki dönemde olduğu ve yüksek basınç uygulanan grupta olduğu görülmektedir. Özellikle risk faktörü olan hastaların ameliyat öncesi ve gerekirse ameliyat sonrası antikoagülasyon profilaksisi açısından değerlendirilmesi gözardı edilmemelidir.
INTRODUCTION: Pneumoperitoneum used during laparascopy results in certain pathophysiological changes. This study was designed to investigate the effects of pneumoperitoneum on coagulation using the thromboelastographic method in relation to different intraabdominal pressures in rats.
METHODS: Thirty Wistar-albino rats were divided into five groups. Blood samples were taken at the first hour from rats in groups 2 and 4, and at the sixth hour from groups 3 and 5, following pneumoperitoneum. Clotting time (CT), Clot formation time (CFT), Maximum clot firmness and Alpha angle (α°) were assessed using thromboelastography.
RESULTS: Statistically significant difference in terms of clotting time and clot formation time was observed in all the groups in comparison with the control goup. There was no difference in terms of maximum clot firmness between the goups. The shortest clotting time and clot formation times were recorded in the highest intraabdominal group and the group in which blood samples were taken one hour following pneumoperitoneum. This decreased clotting time and clot formation times was reduced six hours after pneumoperitoneum appmximating the values in the other groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, the decreased CT and CFT observed using thromboelastography reflects a hypercoagulability state. This hypercoagulability state was highest immediately following pneumoperitoneum and in the group with the highest intraabdominal pressure. In an era where laparascopy is being applied in complex procedures, it has become important to consider anticoagulation prophylaxis particularly for patients of high risk.

14.
Bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine İntihar Girişimi Nedeni ile Başvuran Olguların Sosyodemografik ve Klinik Özellikleri; Retrospektif Bir Çalışma
Sociodemographic and Clinical Characteristics of Patients with Suicide Attempt to a Training and Research Hospital Emergency Department; A Retrospective Study
Dursun Hakan Delibaş, Esin Erdoğan
doi: 10.5505/vtd.2018.15013  Sayfalar 514 - 519
GİRİŞ ve AMAÇ: İntihar girişimi tamamlanmış intihar için önemli bir risk etkenidir. İntihar girişimi için riskli olan olguların belirlenmesi koruyucu ve önleyici yaklaşım açısından önemlidir. Bu araştırmada amacımız, hastanemiz acil servisine başvuran intihar girişimi olgularının sosyodemografik ve klinik özelliklerini geriye dönük olarak araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, Eylül 2014 - Aralık 2015 tarihleri arasında intihar girişimi nedeni ile acil servisimize başvuran 257 olgunun, acil tıp kliniği intihar girişimleri kayıt formunun ve psikiyatrik konsultasyonlarının geriye dönük olarak incelenmesi ile yapılmıştır.
BULGULAR: Olguların 156’si (%60.7) kadın, 101’i (%39.3) erkekti. %42.8’si 15-24 yaş aralığındaydı ve %51’i bekardı. %42.4’ü işsiz, 136’sı (%52.9) ilkokul mezunuydu. 30 olguda (%11.7) tekrarlayıcı intihar girişimi vardı. En sık görülen psikiyatrik tanı, depresyondu (s=14, %5.4). Kadınların evlilik oranı erkeklerden yüksekti (p<.000). Tekrarlayıcı intihar girişimi açısından cinsiyetler arasında fark yoktu (p>0.057).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Genç, eğitim seviyesi düşük ve evli kadınlarda intihar girişimi daha sık görülmektedir. İntihar girişimi açısından riskli olan bu gruplara yönelik psikososyal müdahaleler intihar girişimi ve tamamlanmış intiharları önlemek açısından önemlidir.
INTRODUCTION: Suicide attempt is an important risk factor for completed suicide. Determining risky cases for suicide attempts is important in terms of protective and preventive approach. In this study, we aimed to investigate the sociodemographic and clinical characteristics of suicide attempted patients who applied to our emergency department.
METHODS: This study was carried out retrospective analysis of emergency medical clinic suicide attempt enrollment form and psychiatric consultations of 257 patients who applied to our emergency department for the purpose of suicide attempt between September 2014 and December 2015.
RESULTS: 156 cases (60.7%) were women and 101 (39.3%) cases were males. 42.8% were in the age range of 15-24 years and 51% were bachelor. 42.4% were unemployed and 136 (52.9%) were primary school graduates. In 30 cases (11.7%), there was recurrent suicide attempt. The most common psychiatric diagnosis was depression (n =14, 5.4%), The marriage rate of women was higher than that of men (p<.000). There was no difference between the genders in terms of recurrent suicide attempts (p> 0.057).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Suicide attempts are more common in young, low-educated and married women. Psychosocial interventions for those groups that are at risk for suicide attempts are important to prevent suicide attempts and completed suicides.

15.
Bir Ayaktan Tedavi Ünitesine Başvuran Çocuk ve Ergenlerde Gözlenen Psikiyatrik Bozuklukların Değerlendirilmesi
Evaluation of Psychiatric Disorders Among Children and Adolescents Who Applied to an Outpatient Service
Veysi Çeri, Ürün Özer, Mehmet Emin Layık, Fatma Betül Ay İz
doi: 10.5505/vtd.2018.80557  Sayfalar 520 - 526
GİRİŞ ve AMAÇ: Bir çocuk psikiyatrisi polikliniğine başvuran çocuk ve ergenlerin değerlendirilmesi ve bu grupta gözlenen psikiyatrik bozuklukların gözden geçirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmanın örneklemini Şubat-Nisan 2015 döneminde ilgili kurumun Çocuk Psikiyatrisi polikliniğine sağlık kurulu raporu talebi dışında başvuran 7-17 yaş aralığında 118 çocuk (7-12 yaş) ve 103 ergen (13-17) oluşturmaktadır. Çocuk ve ergenlerdeki psikopatoloji, psikiyatrik görüşmede “Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi -Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli- Türkçe Uyarlaması” kullanılarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Yaş ortalaması 11.8±3.0 olan örneklemin çoğunluğu erkek çocuklarından (%60.2) oluşmakta ve neredeyse yarısında (%47) en az iki psikiyatrik eş tanı bulunmaktaydı. En sık gözlenen psikiyatrik bozukluklar sırasıyla; dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (%35.5), özgül fobiler (%27.6), diğer anksiyete bozuklukları (%19.5), karşıt olma karşı gelme bozukluğu (%18.6), depresif bozukluk (%17.6), obsesif kompülsif bozukluk (%14.9), tik bozuklukları (%10.9), enürezis noktürna (%9.5) ve travma sonrası stres bozukluğu (%5) olarak bulunmuştur. Özgül fobi (P=0.010) ile diğer anksiyete bozukluklarının (P=0.049) kızlarda, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (P=0.020), ile karşıt olma karşı gelme bozukluğunun (P=0.003) ise erkeklerde daha sık olduğu belirlenmiştir. Polikliniğe başvuran 47 (%21.3) çocukta ise herhangi bir psikopatoloji saptanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın sonuçları, erkek çocuklarının polikliniğimize daha çok başvurduklarını, başvuran çocuklarda psikiyatrik tanıların çeşitlilik gösterdiğini, anksiyete bozukluklarının kızlarda, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile karşıt olma karşı gelme bozukluklarının ise erkeklerde daha sık olduğunu ve eş tanı sıklıklarının da oldukça yüksek seyrettiğini göstermiştir.
INTRODUCTION: The study aimed to make a semi-structured evaluation of children and adolescents who applied to child psychiatry outpatient clinic of a hospital and to identify psychiatric disorders in this group.
METHODS: The sample is constitued by 118 children (7-12 years) and 103 adolescents (13-17 years) between ages 7-18 years, who applied to the outpatient clinic between February-April 2015, with the exclusion of children who apply for legal reporting about children’s health status. Psychopathologies in children and adolescents were evaluated by detailed psychiatric examination, along with “Schedule for Affective Disorders and Schizophrenia for School Age Children-Present and Lifetime Version (K-SADS-PL)”.
RESULTS: Mean age was found as 11.8±3.0 years, and the majority of the sample was formed (60.2%) by boys. Almost half of the sample (47%) had at least two psychiatric comorbidities. The most prevalent psychiatric disorders were Attention deficit hyperactivity disorder (35.5%), specific phobias (27.6%), other anxiety disorders (19.5%), oppositional defiant disorder (18.6%), depression (17.6%), obsessive compulsive disorder (14.9%), tic disorders (10.9%), enuresis nocturna (9.5%), and post-traumatic stress disorder (5%) respectively. Attention deficit hyperactivity disorder (P=0.020) and oppositional defiant disorder (P=0.003) were more common among boys, while specific phobias (P=0.010) and other anxiety disorders (P=0.049) were more prevalent among girls. No psychopathology was observed in 47 (21.3%) children and adolescents.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results showed male dominancy in applications to our outpatient clinic. Anxiety disorders were more prevalent among girls while attention deficit hyperactivity disorder and oppositional defiant disorder were more prevalent among boys. Comorbidity rates were also high.

16.
Hemşirelik Öğrencilerinde Anksiyete, Depresif Belirti Sıklığı Ve İlişkili Faktörler
Anxiety, Depressive Symptom Frequency and Related Factors in Nursing Students
Funda Gümüş, Leyla Zengin
doi: 10.5505/vtd.2018.38268  Sayfalar 527 - 534
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, hemşirelik öğrencilerinde anksiyete, depresif belirti sıklığı ve ilişkili faktörlerin belirlenmesi amacıyla yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma bir sağlık yüksekokulunda hemşirelik bölümü öğrencilerinde Mart-Nisan 2018 tarihleri arasında tanımlayıcı ve ilişki arayıcı olarak yapıldı. Örrneklem seçimine gidilmeksizin gönüllü olan 295 öğrenci ile çalışma tamamlandı. Veriler, kişisel bilgi formu, Beck Depresyon Envanteri (BDE) ve Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) kullanılarak toplandı. Verilerin analizinde yüzdelik, ortalama, minimum, maksimum, standart sapma, Shapiro Wilk Testi, Spearman Korelasyon testi, Mann Whitney U Testi ve Kruskal Wallis Testi kullanılmıştır.
BULGULAR: Araştırmaya katılan öğrencilerin yaş ortalamasının 22,01±2,01 olduğu, %58’nin kadın, %30,8’nin üçüncü sınıf, %55,9’nun gelirinin orta düzeyde olduğu, %67,5’nin ailesi ile birlikte yaşadığı ve %75,6’sının çekirdek aile tipine sahip olduğu belirlendi. Öğrencilerin %16,9’nun şiddetli düzeyde depresif belirti, %30,2’sinin yüksek düzeyde anksiyete belirtisi yaşadığı, BDE puan ortalamasının 17,17±15,59, BAÖ puan ortalamasının 19,77±15,78 olduğu ve BDE toplam puanı ile BAÖ toplam puanı arasında pozitif yönlü önemli bir ilişki olduğu saptandı (p<0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hemşirelik öğrencilerinin çoğunluğunun anksiyete ve depresif belirti yaşadığı, bu belirti düzeyinin önemli olduğu, anksiyete ve depresif belirtiler arasında pozitif yönlü önemli bir ilişki olduğu saptandı. Hemşirelik öğrencilerinin anksiyete ve depresif belirti düzeylerinin tanılanması, gerekli durumlarda tedavi edilmesi ve öğrencilerin koruyucu ruh sağlığı programlarından yararlanmaları önerilir.
INTRODUCTION: This study has been conducted with the purpose of identifying anxiety, depressive symptom frequency and related factors.
METHODS: This study was conducted on nursing students receiving education in a vocational health school between the dates of March and April 2018 as a relationship searcher. The study was completed with 295 volunteer students without conducting a sample selection. The data were collected by employing Beck Depression Inventory (BDI) and Beck Anxiety Scale (BAS). In data analysis, percentage, average, minimum, maximum, standard deviation, Shapiro Wilk Test, Spearman Correlation Test, Mann Whitney U Test and Kruskal Wallis Test.
RESULTS: It was determined that the age average of the students who participated to the study is 22.01±2.01, 58% of them are female, 30.8% are third-grade students, 55.9% have middle income, 67.5% live with their families and 75.6% of them have a nuclear family type. It was identified that 16.9% of the students experience intense depression symptoms, 30.2% of them experience high levels of anxiety symptoms, BDI point average is 17.17±15.59, BAS point average is 19.77±15.78 and there is a significant positive correlation between BDI and BAS total points (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was determined that majority of the nursing students experience anxiety and depressive symptoms, the symptom level is significant and there is a positive correlation between the anxiety and depressive symptoms. It is suggested to diagnose the anxiety and depressive symptom levels of the nursing students, to treat them when it is necessary and to enable students to benefit from preventive mental health care programs.

OLGU SUNUMU
17.
Venlafaksin İntoksikasyonu ve Serotonin Sendromu
Venlafaxine Intoxication and Serotonin Syndrome
Mehmet Fatih Yörük, Onur Avcı, Göze Çayırlı Demir
doi: 10.5505/vtd.2018.88709  Sayfalar 535 - 537
Venlafaksin; serotonin ve norepinefrin geri alım inhibitörleri (SNRI) olarak isimlendirilen ikinci nesil bir antidepresandır. Venlafaksin çocuk ve ergenlerde depresyon, anksiyete ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tedavisinde kullanılmaktadır. Trisiklik antidepresanlar ile karşılaştırıldıklarında SNRI’ların tolerabilite ve güvenlik profilleri olumlu olup, hasta uyumu ve doz aşımı açısından da kullanımı gün geçtikçe artmaktadır. Ciddi toksisitede en çok dikkat edilmesi gereken semptomlar SSS (santral sinir sistemi) depresyonu, serotonin sendromu ve kardiyak iletim anormallikleridir. Biz rabdomyoliz, kas rijiditesi ve epileptik nöbetleri olan toplam 10,5 gr uzun salınımlı venlafaksin zehirlenmesini sunmayı amaçladık.
A second-generation antidepressant called venlafaxine serotonin and norepinephrine reuptake inhibitors (SNRI). Venlafaxine is used in the treatment of depression, anxiety and attention deficit hyperactivity disorder in children and adolescents. Compared with tricyclic antidepressants, tolerance and safety profiles of SNRI’s are positive, and their use in terms of patient compliance and overdosage is increasing day by day. Symptoms that should be paid attention to in severe toxicity are CNS (central nervous system) depression, serotonin syndrome and cardiac conduction abnormalities. We aimed to present a 10.5 gr long venlafaxine intoxication with rhabdomyolysis, muscle rigidity and epileptic seizures.

18.
Kon Distrofili Pediatrik bir Olgunun Klinik Özellikleri
Clinical Features of a Pediatric Case with Cone Dystrophy
Lokman Balyen, Tuncay Küsbeci
doi: 10.5505/vtd.2018.74436  Sayfalar 538 - 543
Kon distrofisi, öncelikle kon sisteminin işlevini etkileyen, kalıtsal ve ilerleyici retinal bozuklukların heterojen bir grubudur. Fotopik elektroretinografide (ERG) düşük yanıt veya yanıt vermeme ile birlikte ilerleyici görme keskinliği kaybı, renkli görme bozukluğu, fotofobi, merkezi skotom ve morfolojik maküler değişiklikler ile sıklıkla karakterizedir. 9 yaşındaki bir hasta ilerleyici görme kaybı, fotobobi ve okul performansında azalma ile başvurdu. ERG, her iki gözün kon ve kon flicker yanıtlarında (fotopik) ciddi kon işlev bozukluğunu ortaya çıkardı. Bununla birlikte her iki gözün rod ve rod-kon kombine yanıtları (skotopik) normal sınırlarda değerlendirildi. Hastaya fundus fotoğrafı, renkli görme testi, fundus autofluoresan, optik koherens tomografi, ERG, görsel uyarılmış potansiyel (VEP), Sweep VEP uygulandı. Bu vaka raporu klinisyenler için klinik ve diagnostik bilgileri sağlayabilir ve klinik uygulamada kon distrofilerinin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunabilir. Kon distrofilerin tanısı dikkatli anamnez ve detaylı oftalmolojik muayene ile yapılmalıdır. Erken tanı ile erken rehabilitasyon şansı vardır. Düşük görme rehabilitasyonu, bu hastalığın ilerleyici doğası, etkili tedavinin olmaması ve aktif okul ve çalışma hayatı boyunca hastaların vizyonunun büyük ölçüde etkilenmesi nedeniyle çok önemlidir. Bu olgu sunumu, ERG’nin kon distrofilerinin erken ve ayırıcı tanısında en yararlı klinik test olduğunu göstermektedir.
The cone dystrophy is a nonhomogenous group of inherited and progressive retinal diseases that affects chiefly the cone system. It is frequently characterized by progressive loss of visual acuity, photophobia, central scotoma, color vision disturbances, and morphologic macular changes together with low response or unresponsiveness in photopic electroretinography (ERG). A girl, 9 years of age, presented with progressive visual loss, photophobia, and falling school performance. ERG revealed severe cone dysfunction with both cone and cone flicker responses (photopic) in both eyes. However, rod and rod-cone combined responses (scotopic) were evaluated at normal limits in both eyes. Fundus photography, colour vision testing, fundus autofluorescence, optical coherence tomography, ERG, visual evoked potential (VEP), Sweep VEP were performed the patient. This case report may provide clinical and diagnostic information for clinicians and may contribute to a better understanding of cone dystrophies in clinical practice. The diagnosis of cone dystrophies should be done with careful anamnesis and detailed ophthalmologic examination. With early diagnosis, there is a chance of early rehabilitation. Low vision rehabilitation is very significant because of the progressive nature of this disease, the lack of effective treatment, and the fact that the vision of the patients during the active term of school and working life are drastically affected. This case report shows that ERG can be used as a quite beneficial clinical test in terms of early and differential diagnosis of cone dystrophies.

19.
Memenin İzole Kist Hidatik Olgusu
Isolated Primary Hydatid Cyst a Case of the Breast
İskan Çallı, İsmail Zihni, Serap Taş, Serap Koç
doi: 10.5505/vtd.2018.57441  Sayfalar 544 - 546
Hidatik kist daha çok endemik bölgelerde görülen paraziter bir hastalıktır. Ülkemizde özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde önemli bir sağlık problemidir. Meme kist hidatiği endemik bölgelerde bile oldukça nadir görülür ve tüm kist hidatik hastalarının sadece % 0.27'sini oluşturur. Yaygın bir hidatik hastalığın parçası olabileceği gibi primeri de olabilir. Cerrahi tedavi en iyi tedavi seçeneğidir. Meme kist hidatiği ile ilgili literatürde çok fazla yayın bulunmamaktadır. Bildirilen olguların çoğunda da tanı ameliyat sonrası konulmuştur. Kesin tanıya sadece klinik muayene ve radyolojik incelemelerle ulaşmak her zaman mümkün değildir. Biz bu olguda 43 yaşında kadın hastadaki izole meme kist hidatik olgusunu tartıştık.
Hydatid cyst is a parasitic disease mostly seen in endemic areas. It is an important health problem in our country and especially in our Eastern and South-eastern Anatolia Region. Hydatid cyst of the breast is extremely rare even in endemic areas and it only accounts for 0.27% of all hydatid cyst disease cases. It can either be a primary site or part of a disseminated hydatidosis. Surgery is the best choice of treatment. There are not many publications in the literature about breast cyst hydatid. Most of the reported cases were diagnosed postoperatively. It is not always possible to make definitive diagnosis only by clinical examination and radiological examinations. In this case we discussed an isolated breast cyst hydatid in a 43-year-old woman.

DERLEME
20.
Kronik Hepatit C Genotip 1 de Güncel Tedavi
Current Treatment Of Chronıc Hepatıtıs C Genotype 1
Mesut Aydın, Ahmet Cumhur Dülger
doi: 10.5505/vtd.2018.14890  Sayfalar 547 - 551
Hepatit C virüsü (HCV) hem akut ve kronik hepatite sebep olur. Akut enfeksiyondan sonra hastaların yaklaşık %80’inde kronik enfeksiyon gelişir. Kronik hepatit C (KHC) yıllar içinde ilerleyici bir seyir izleyerek siroz, hepatosellüler karsinom (HCC) veya karaciğer transplantasyonu ile sonuçlanabilir. Dünyada karaciğer transplantasyonunun en sık nedenleri arasında yer alır. Son zamanlarda KHC tedavisinde veren baş döndürücü gelişmeler olmuştur. Yeni gelişmelerle %90 -95 in üzerinde başarı oranı sağlanmış olması gelecek için ümit vericidir.
Hepatitis C virus (HCV) causes both acute and chronic hepatitis. Following acute HCV infection, chronic infection develops in about %80 of patients. In years, Chronic hepatitis C can progress to cirrhosis, hepatocellular carcinoma (HCC) or may result in liver transplantation. It is one of the most common causes of liver transplantion in the world. Recently, the treatment of CHC has dramatically improved. The success rate of over 90-95% with new developments in treatment, is promising for the future.




Copyright © 2019 Van Medical Journal. All Rights Reserved. LookUs & Online Makale