E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694  






Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler Online Makale Gönder

Van Med J: 26 (3)
Cilt: 26  Sayı: 3 - 2019
Özetleri Gizle | << Geri
KLINIK ARAŞTIRMA
1.
Hastane Ortamında Kullanılan Tekstil Ürünlerinin Antibakteriyel Etkinliği
Antibacterial Activity of Textile Products Used in Hospital Environment
Şahin Direkel, Elif Sultan Akpınar, Emel Uzunoğlu Karagöz, Gül Bayram Abiha
doi: 10.5505/vtd.2019.14238  Sayfalar 268 - 272
GİRİŞ ve AMAÇ: Hastane ortamında hastaların yataklarında kullanılan çarşaf, yatak örtüsü ve yastık gibi kullanılan tekstil yapılarının aralarına yerleşen mikroorganizmalar tekstil ürünün kendisine ve kullanıcıya zarar verebilmektedir. Bu çalışmada çeşitli kimyasal maddelerle kaplanarak antibakteriyel özelliğe sahip olduğu söylenen piyasaya sürülmüş beş farklı kumaşın altı farklı standart bakteri izolatına karşı antibakteriyel aktivitesinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Piyasaya antibakteriyel çarşaf olarak sürülen kumaşlar, ülkemizin farklı illerinde üretim yapan beş farklı firmadan temin edilmiştir. Klinik ve Laboratuvar Standartları Enstitüsü (CLSI) disk difüzyon referans yönteminden esinlenerek antimikrobik duyarlılık testi kullanılmış olup, Mueller Hinton Agar besiyeri kullanılarak antibakteriyel aktivite değerlendirilmiştir. Çalışmada kumaşların antibakteriyel aktiviteleri Metisilin dirençli Staphylococcus aureus (MRSA), Enterococcus faecalis, Streptococcus pneumoniae, Escherichia coli, Klebsiella pneumonia, Pseudomonas aeruginosa olamak üzere altı standart bakteri izolatına karşı değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmada beş kumaştan dördünde hiçbir standart bakteri izolatına karşı antibakteriyel aktivite saptanmamıştır. Sadece kumaş beşte MRSA izolatına karşı iyi bir antibakteriyel aktivite gözlenmiştir. Aynı kumaşın E.coli izolatına karşı zayıf bir antibakteriyel aktivite gösterdiği belirlenmiştir. Kumaş beşin diğer dört bakteriye karşı herhangi bir antibakteriyel aktivitesi saptanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Antibakteriyel etki, kullanılan kimyasal maddenin cinsine, kumaş üzerinde etkinliğini sürdürme süresine, yıkanma ve yıpranma gibi fiziksel etkenlere bağlı olarak değişmektedir. Çalışma test edilen kumaşlardan daha imal aşamasında numune alınmasına rağmen beklenen antibakteriyel aktiviteye rastlanmamıştır. Piyasaya sürülen kumaşların ne kadar antibakteriyel olduğu tartışmalıdır.
INTRODUCTION: The microorganisms situated in the hospital environment, such as bed sheets, bedspreads and cushions, can damage the textile product itself and the user. In this study, it was aimed to determine the anti bacterial activity of five different fabrics, suggested to have anti bacterial properties by coating with various chemical substances, applied to the market, against six different standard bacterial isolates.
METHODS: Fabrics were supplied from market belong to five different companies producing fabrics in different regions in our country. Antimicrobial susceptibility test was applied according to CLSI disk diffusion reference method and antibacterial activity was evaluated by using Mueller Hinton Agar medium. The antibacterial activities of the fabrics in the study were evaluated against six standard bacterial isolates including methicillin resistant Staphylococcus aureus (MRSA), Enterococcus faecalis, Streptococcus pneumoniae, Escherichia coli, Klebsiella pneumonia and Pseudomonas aeruginosa.
RESULTS: No anti bacterial activity against any standard bacterial isolate was detected in four of the five fabrics in the study. Proper good anti bacterial activity against MRSA isolate was observed in the fabric five. The same fabric was defined to exhibit a weak anti bacterial activity against E. coli isolate. No anti bacterial activity was detected against other four bacterial species in fabric five.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The antibacterial effect varies depending on the type of chemical substance used, the duration of activity on the fabric, and physical factors such as washing and abrasion. Anticipated anti bacterial activity was not observed. It is controversial how anti bacterial the fabrics that are available on the market.

2.
jeneralize vitiligo hastalarında yaşam kalitesi, anksiyete, depresyon ve obsesif kompülsif bozukluk düzeyleri
Quality of life, anxiety, depression and obsessive compulsive disorder levels in patients with generalized vitiligo
Mustafa Aksoy, Leyla Baykal Selçuk
doi: 10.5505/vtd.2019.04127  Sayfalar 273 - 278
GİRİŞ ve AMAÇ: Vitiligo, bazı kültürlerde sosyal damgalanma nedeniyle belirgin psikolojik sorun oluşturabilen ve etyopatogenezi tam olarak bilinmeyen en yaygın pigment bozukluklarından biridir. Hastalıktan kaynaklanan şekil bozukluğu nedeniyle etkilenen kişilerde benlik saygılarında azalmaya ve yaşam kalitelerinde bozulmaya neden olabilmektedir. Çalışmanın amacı, jeneralize vitiligo hastalarında yaşam kalitesi, anksiyete, depresyon ve obsesif-kompülsif bozukluk düzeylerinin değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Vitiligo tanısı alan 60 hasta ile yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi ve medeni durum açısından bu hastalarla benzer 56 sağlıklı birey çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubuna sosyodemografik veri formu, Kısa form 36 (SF-36) yaşam kalitesi ölçeği, hasta anksiyete depresyon ölçeği ile Maudsley obsesif kompülsif ölçeği uygulanmıştır.
BULGULAR: Vitiligolu hastalarda kontrol grubuna göre yaşam kalitesi, anksiyete, depresyon ve obsesif kompülsif bozukluk düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Vitiligo hastalarında psikiyatrik hastalık sıklığı, yapılmış birçok çalışmada sağlıklı bireylere oranla daha yüksek bulunmuştur. Çalışmamızda, literatürden farklı olarak vitiligo hastalarında anksiyete, depresyon, obsesif kompulsif bozukluk gibi psikosomatik hastalıklarda anlamlı bir artış saptanmamıştır.
INTRODUCTION: Vitiligo is one of the commonest pigmentary disorders associated with significant psychologic burden, owing to its social stigmatization, especially in some cultures. Etiopathogenesis is unknown. Vitiligo may result in decreased self-esteem and impaired quality of life in affected individuals due to malformation. The aim of the study is to assess the quality of life, anxiety, depression and obsessive-compulsive disorder in generalized vitiligo patients.
METHODS: Sixty patients with diagnosis of vitiligo were included in the study, and 56 healthy individuals matching in terms of age, gender, educational level and marital status were included in the study. Socio-demographic data form, short form 36, quality of life scale, patient anxiety depression scale and Maudsley obsessive compulsive scale were applied to the patient and control group.
RESULTS: There was no statistically significant difference in vitiligo patients in terms of quality of life, anxiety, depression and obsessive compulsive disorder according to the control group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The incidence of psychiatric illness in vitiligo patients was found to be higher in many studies compared to healthy individuals. Unlike the literature, we did not find a significant increase in psychosomatic diseases such as anxiety, depression and obsessive compulsive disorder in vitiligo patients.

3.
Bir Eğitim Araştırma Hastanesinde Tanı Alan Sifiliz Olgularının Demografik Bulguları
The Demographic Findings of Patients Diagnosed with Syphilis in a Training and Research Hospital
Atiye Oğrum, Arzu Karataş, Belçin İzol, Emel Güngör, Hatice Meral Ekşioğlu
doi: 10.5505/vtd.2019.05668  Sayfalar 279 - 284
GİRİŞ ve AMAÇ: Sifiliz, toplumun büyük kesimini ilgilendiren önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu çalışmanın amacı, Türkiye’deki bir eğitim ve araştırma hastanesinde tanı alan sifiliz olgularının epidemiyolojik, klinik ve laboratuvar bulguları ve eşlik eden cinsel yolla bulaşan hastalık varlığını değerlendirerek, epidemiyolojik verilere katkı sağlamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2003-2011 yıllar arasında X Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran ve sifiliz tanısı alan hastaların dosyaları retrospektif olarak tarandı. Verilerinde eksiklik bulunmayan hastalar çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 50 hastanın 39’u erkek (%78), 11’i kadın olup (%22), erkek/kadın oranı 3.5/1 idi. Hastaların yaş aralığı 17-70 yıl (38,7±12,3) olup, bunların 35‘i evli, 15’i bekardı. Erkeklerde bulaşa neden olan en sık odak seks işçisi iken, kadınlarda eşlerdi. Olguların %64’ünde hastaların polikliniğe başvuru nedeni sifilize bağlı lezyonlar iken, %22’sinde kan bağışı öncesi istenen tetkiklerde test pozitifliği saptanmasıydı. Hastaların %62’sinde şankr öyküsü varken, polikliniğe en sık başvuru nedeni sifiliz ikinci devir lezyonlarıydı. Hastaların 13'ünde ek cinsel yolla bulaşan hastalık kliniği ya da seroloji pozitifliği mevcuttu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sifiliz, toplumun geniş kesimini ilgilendiren bir halk sağlığı sorunudur. Eşlik eden diğer cinsel yolla bulaşan hastalıklar açısından değerlendirme, erken ve etkin tedavi açısından önem arz eder. Hastalıkla etkin mücadelede riskli cinsel temastan kaçınma ve etkin korunmaya yönelik eğitim ve seminerler verilmesi gereklidir.
INTRODUCTION: Syphilis is an important public health issue concerning the majority of the population. The objective of this study is to contribute to epidemiological data by evaluating the epidemiological, clinical and laboratory findings and presence of concomitant sexually transmitted diseases in patients diagnosed with syphilis in a training and research hospital in Turkey.
METHODS: The data of patients attending the Dermatovenereology Outpatient Clinic of X Hospital between 2003-2011 who were diagnosed with syphilis was evaluated retrospectively. The patients having full data in their files were included in the study.
RESULTS: Thirty nine of the 50 patients (78%) included in the study were males and 11 were females (22%); the male/female ratio was 3.5/1. The age range of patients was 17-70 years (38,7±12,3); 35 of the patients were married and 15 were single. The most common way of transmission for males was from sex workers, while it was from their husbands for females. The reason of attendance to outpatient clinic was syphilitic lesions in 64% of patients and positivity of screening tests applied before blood donation in 22%. %62 of patients had a history of chancre while the most common reason of attendance was lesions of secondary syphilis. Clinical features or seropositivity of a concomitant sexually transmitted disease was present in 13 patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Syphilis is a public health issue concerning the majority of the population. The evaluation for concomitant sexually transmitted disease is important for early and effective therapy. Education and seminars on effective protection methods and avoidance of risky sexual intercourse are necessary.

4.
Karbon monoksit zehirlenmesi laktat ve kardiyak belirteç ilişkisi
Relationship between carbon monoxide poisoning, lactate and cardiac marker
Serdar Özdemir, İbrahim Altunok, Serkan Emre Eroğlu
doi: 10.5505/vtd.2019.24993  Sayfalar 285 - 288
GİRİŞ ve AMAÇ: Karbonmonoksit (CO), hemoglobine bağlanarak, kanın oksijen taşıma kapasitesini düşürür ve doku hipoksisine neden olmaktadır. CO zehirlenmesiyle başvuran hastaları inceleyerek, bu olgularda miyokart hasar belirteçlerinden Troponin I ve doku hipoksisi belirteçlerinden laktat ile karboksihemoglobin düzeyi arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimize 01.01.2015 ve 01.01.2017 tarihleri arasında başvuran karboksihemoglobin düzeyi %15 üzerinde olan hastalar hastane bilgisayar tabanlı veri sisteminden retrospektif olarak tarandı. Hastaların demografik özellikleri, başvurdukları mevsim, hemoglobin, lökosit, trombosit, ortalama trombosit hacmi, pH, karboksihemoglobin, laktat, troponin I düzeyleri ve bunlar arasındaki ilişkiler değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamıza 135 hasta dâhil edildi. Kadın cinsiyet ağırlıklı (% 59,4, n= 8 2) idi. Hastaların %65,9’unun (n=91) kış mevsiminde başvurduğu görüldü. Çalışmamızda, yaş ile Troponin I değeri arasında istatistiksel anlamlı zayıf doğrusal ilişkisi bulunduğu saptandı. (r=0,269; p=0,008) Bununla birlikte, karboksihemoglobin’in, troponin ile çok zayıf (r=0,239; p=0,019); laktat ile zayıf (r= 0,361; p < 0.001) pozitif doğrusal ilişkisinin olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız, Troponin I ve laktat ile zehirlenmenin derecesi ile ilişkiyi göstermiş olsa da, bu alanda yapılacak kapsamlı çalışmalar ile kanıt değeri ortaya konulmalıdır.
INTRODUCTION: Carbon monoxide reduces blood oxygen transport capacity and causes tissue hypoxia by binding to hemoglobin. We aimed to evaluate the relationship between Troponin I, a myocardial injury marker, Lactate, a tissue hypoxia marker and Carboxyhemoglobin levels in patients presenting with CO poisoning.
METHODS: Patients with a carboxyhemoglobin level of more than 15% who applied to our clinic between 01.01.2015 and 01.01.2017 were retrospectively screened from the hospital computerized patient information management system. The demographic characteristics of the patients, the season they applied, hemoglobin, leukocyte, platelet, mean platelet volume, pH, carboxyhemoglobin, lactate, troponin I levels and their relationships were evaluated.
RESULTS: 135 patients were included in our study. Female gender was predominant (59.4%, n=82). It was seen that 65.9% of the patients (n = 91) applied in winter. In our study, it was found that there was statistically significant weak linear relationship between age and Troponin I levels (r=0.269, p=0.008). Besides, there was very weak positive relationship between Carboxyhemoglobin and Troponin I levels (r=0.239, p=0.019) and weak positive relationship between Carboxyhemoglobin and Lactate values (r=0.361, p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although our study showed that Troponin I and Lactate levels were associatend with the degree of intoxication, the value of the evidence should be established with comprehensive studies in this area.


5.
Pinealektomize edilmiş septik sıçanlarda TNF-α, IL-6, IL-10 ve IL-1β’nin kan düzeyleri ile karaciğer ve böbrekte gen ekspresyonu seviyelerindeki değişimlerin araştırılması
The investigation of liver and kidney TNF-α, IL-6, IL-10 and IL-1β gene expression and blood levels in pinealectomised septic rats
metehan uzun, aysun ozturk
doi: 10.5505/vtd.2019.32815  Sayfalar 289 - 297
GİRİŞ ve AMAÇ: Sepsis artan morbitide ve mortalitesi nedeni ile dikkat çeken bir hastalıktır. Melatonin ise pineal bezden salgılanan bir hormon olup, immun işlevler üzerine etki ettiğine dair bilgiler bulunmaktadır. Bu çalışma ile pinealektomi (PLT) yapılan sıçanlarda sepsise karşı oluşan cevabın TNF-α, IL-6, IL-10 ve IL-1β yönü ile değişip değişmediğinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu amaç doğrultusunda toplam 54 sıçandan SHAM, PLT-CLP ve SHAM PLT-CLP olmak üzere üç farklı grup oluşturulmuştur. PLT-CLP grubunda hem PLT yapılmış hem de çekumun delinmesi ile (CLP) sepsis modeli oluşturulmuştur. Her gruptan 0. saat ile sepsis sonrası 12. ve 24. saatlerde rastgele 6 sıçan seçilerek kan TNF-α, IL-10, IL-6 ve IL-1β düzeyleri ölçülmüş ve aynı parametrelerin karaciğer ve böbrek gen ekspresyonları düzeyleri belirlenmiştir.
BULGULAR: PLT-CLP grubunda 0. saat değerleri ile kıyaslandığında, 12. saate TNF-α, 12. ve 24. saatlerde IL-1β ve IL-6 seviyelerinde anlamlı artışlar, 24. saat IL-10 düzeyinde ise azalma belirlenmiştir (p<0.01). SHAM PLT-CLP grubunda ise TNF-α değerlerinde 24. saatte, IL-1β düzeyinde 12. ve 24. saatlerde anlamlı artışlar kaydedilmiştir (p<0.05). Karaciğer TNF-α gen ekspresyonu değerleri sadece PLT-CLP grubunda, IL-10 değerleri ise SHAM PLT-CLP grubunda değişiklik göstermiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak PLT operasyonunun sepsis tablosunun daha erken ortaya çıkmasına yol açabileceği ve bu durumun azalan melatonin seviyeleri ile ilişkili olabileceği kanaatine varılmıştır. Bu nedenle, özellikle sepsis gelişme ihtimali olan hastaların bulundukları ortamın ışık yoğunluğu ve ışığa maruz kaldıkları sürelerin gözden geçirilmesi ve bu konuda daha dikkatli olunması gerektiği önerilmektedir.
INTRODUCTION: Sepsis is a remarkable disease due to its cause of increased morbidity and mortality. Melatonin is a hormone secreted from the pineal gland and previous reports demonstrated its effects on the immun function. The aim of this study was to investigate whether the change of septic response acccording to TNF-α, IL-6, IL-10 ve IL-1β levels in pinealectomised (PLT) rats.
METHODS: For this purpose, three different groups as SHAM, PLT-CLP and SHAM PLT-CLP were formed. In the PLT-CLP group, both PLT and cecal ligation puncture (CLP) model were applied. Six rats were randomly selected from each group at before and 12th and 24th hours after CLP administration. Blood TNF-α, IL-10, IL-6 and IL-1β levels were measured and liver and kidney gene expression levels of the same parameters were determined.
RESULTS: In the PLT-CLP group, TNF-α at the 12th hour and IL-1β and IL-6 levels at 12th and 24th hours were significantly increased and IL-10 level was decreased at the 24th hour (p <0.01) compared to before of CLP administartion. In the SHAM PLT-CLP group, there was a significant increase in the TNF-α values at 24th hour and at the 12th and 24th hours of IL-1β (p <0.05). Liver TNF-α gene expression values were varied only in the PLT-CLP group while IL-10 values were changed in the SHAM PLT-CLP group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, it was concluded that pinealectomy may lead to the earlier appearance of sepsis, and this may be related to decreased levels of melatonin. Therefore, it is recommended that patients having the possibility of developing sepsis should consider the light intensity and duration of exposure to the environment in which they are exposed and that more attention should be paid to this issue.

6.
Helicobacter pylori enfeksiyonu olan çocuklarda tanı testlerinin, klinik ve histopatolojik bulguların değerlendirilmesi
Evaluation of diagnostic tests, clinical and histopathological findings with Helicobacter pylori infection in pediatrics
Burcu Güven, Hacer Fulya Gülerman, Birgül Kaçmaz
doi: 10.5505/vtd.2019.24392  Sayfalar 298 - 302
GİRİŞ ve AMAÇ: Ağır klinik tablo genelde erişkinlerde görülmekle beraber Helicobacter pylori (H.pylori) enfeksiyonu çocukluk çağında kazanılmaktadır. Bu da erken yaşta tanının önemini arttırmaktadır. Bu araştırmanın amacı, çocuklarda H.pylori enfeksiyonunu yaş, cinsiyet, tanı testleri, klinik ve histopatolojik bulgularla değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Merkezimizde üst gastrointestinal sistem (ÜGS) endoskopisi yapılan ve biyopsi örneklerinde H. pylori saptanan çocuk hastaların yaşları, cinsiyetleri, geliş şikayetleri, fekal H.pylori antijen sonuçları ve histopatolojik bulguları retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 148 hastanın 111’i (%75) kız, 37’si (%25) erkekti. Yaş ortalaması 14.2 yıl (1-18 yıl, ortanca 15 yıl) idi. Hastaların %60,1’i karın ağrısı, %9,5’i bulantı, %2’si ise retrosternal yanma şikayeti ile başvurdu. H. pylori ve inflamasyon yoğunluğu arasında pozitif korelasyon bulundu (p<0.001). Fekal H.pylori antijen testi duyarlılığı %21,4 bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuklarda H.pylori enfeksiyonu, karın ağrısı ve bulantı gibi nonspesifik bulgularla görülebilmektedir. Tanı için invaziv yöntemlere ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Although severe diseases are seen in adults, Helicobacter pylori (H.pylori) infection is usually acquired during childhood. Because of that, it is more important to diagnose H. pylori infection in children correctly. The objective of this study to evaluate age, gender, diagnostic tests, clinical and histopathological findings with H.pylori infection in pediatrics.
METHODS: Retrospectively, pediatric patients applied upper gastrointestinal endoscopy and detected H.pylori infection, were evaluated according age, gender, complaints, fecal H.pylori antigen and histopathological findings.
RESULTS: The mean age of study population was 14.2 years (Range 1-18 years), median 15 years; 75% (111/148) were girls. Patients were admitted to hospital with abdominal pain (60,1%), nausea (9,5%), retrosternal burn (2%). A significant relationship was found between H.pylori intensity and inflammation (p<0.001). The sensitivity of stool H.pylori antigen test was 21.4%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In pediatrics, H. pylori infection may be presented with nonspecific symptoms such as abdominal pain and nausea. Invasive tests are necessary for diagnosis.

7.
Nizatidinin Böbrek İskemi Reperfüzyon Hasarına Etkisi
Effect of Nizatidine on Renal Ischemia-Reperfusion Damage
Renad Mammadov, Bahadır Süleyman, Aslı Özbek Bilgin
doi: 10.5505/vtd.2019.37084  Sayfalar 303 - 308
GİRİŞ ve AMAÇ: İskemili dokuya yapılacak olan ilk müdahale dokunun yeniden kanlanmasını sağlamaktır. Ancak, reperfüzyonda iskemili dokuya, arteryel kanla bol miktarda oksijen sunulmaktadır. Dokuda artan moleküler oksijen aşırı serbest oksijen radikalinin oluşmasına ve oksidatif strese yol açmaktadır. Bu da iskemi/reperfüzyon (I/R) hasarının azaltılmasında antioksidan tedavinin yararlı olabileceğini göstermektedir. Çalışmamızda, böbrek I/R hasarına etkisini araştıracağımız niazatidin, peptik ülser tedavisinde kullanılan H2 reseptör antagonisti antiülser bir ilaçtır. Nizatidinin sitoprotektif etkisinin antioksidan özelliğinden kaynaklandığı bilinmektedir. Literatürlerde, nizatidinin böbrek I/R hasarı üzerindeki koruyucu etkisine dair bir çalışmaya rastlanmadı. Çalışmamızın amacı, nizatidinin sıçanlarda I/R ile oluşturulan oksidatif böbrek hasarına etkisini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada albino Wistar türü 18 adet erkek sıçan renal iskemi-reperfüzyon (RİR), 50 mg/kg nizatidin + renal iskemi-reperfüzyon (NIR-50) ve şam operasyonu uygulanacak (SG) gruplara ayrıldı.
BULGULAR: Biyokimyasal deney sonuçlarımız İ/R işlemi gerçekleştirilen RİR grubunun böbrek dokusunda malondialdehit (MDA) ve myeloperoksidaz (MPO) gibi oksidatif stres belirteçlerinin SG grubuna göre anlamlı (p<0.0001) yükseldiğini, süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GPO) gibi endojen antioksidanların ise anlamlı (p<0.0001) düştüğünü göstermiştir. Nizatidin böbrek dokusunda MDA ve MPO’nun artmasını, SOD ve GPO’nun ise azalmasını anlamlı olarak (p<0.0001) önlemiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Deney sonuçlarımız, nizatidinin böbrek dokusunu İ/R hasarına karşı koruduğunu ortaya koymaktadır.
INTRODUCTION: The first intervention needed for ischaemic tissue is to restore blood flow. However, the abundant molecular oxygen that is supplied to the ischaemic tissue via arterial blood after reperfusion results in the formation of excessive free oxygen radicals and oxidative stress. This suggests a potential benefit from treatment with antioxidants for reducing the ischaemia-reperfusion (I/R) damage. In our study, we investigated the effect of nizatidine, an H2 receptor antagonist antiulcer drug for the treatment of peptic ulcers, on renal I/R damage. The cytoprotective effect of nizatidine is known to originate from its antioxidant characteristics. No information was found in the literature regarding the protective effect of nizatidine on renal I/R damage. The objective of this study was to investigate the effect of nizatidine on oxidative renal damage induced in rats by I/R.
METHODS: In this study, albino Wistar male rats were grouped into renal ischaemia-reperfusion (RIR), nizatidine 50 mg/kg + renal ischaemia-reperfusion (NIR-50), and sham surgery (SG) conditions.
RESULTS: Our biochemical test results showed that oxidative stress markers, such as malondialdehyde (MDA) and myeloperoxidase (MPO), increased significantly (p<0.0001) in the renal tissue of the RIR group with I/R, compared with the SG group, while endogenous antioxidants, such as superoxide dismutase (SOD) and glutathione peroxidase (GPO), decreased significantly (p<0.0001). Nizatidine significantly attenuated the increases in MDA and MPO in kidney tissue and the decreases in SOD and GPO (p<0.0001).


DISCUSSION AND CONCLUSION: Our results demonstrate that nizatidine protects kidney tissue against I/R injury

8.
Rektal Prolapsusta Laparoskopik Ventral Mesh Rektopeksi Deneyimlerimiz
Laparascopic Ventral Mesh Rectopexy Experience for Rectal Prolapse At Our Center
Hakan Yabanoğlu, Ali Ezer, İlker Murat Arer, Abdirahman Sakulen Hargura, Tevfik Avcı, Murat Kuş
doi: 10.5505/vtd.2019.70431  Sayfalar 309 - 314
GİRİŞ ve AMAÇ: Rektal prolapsus genellikle kabızlık ve inkontinans ile seyreden ciddi sosyal ve medikal sorunlara neden olan klinik bir durumdur. Çalışmamızda laparoskopik ventral mesh rektopeksi uyguladığımız hastalarımızın tedavi sonuçlarını sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde Ocak 2015 ve Nisan 2018 yılları arasında rektal prolapsus tanısı konulan ve laparoskopik ventral mesh rektopeksi uygulanan hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Toplam 26 hastanın demografik ve klinik özellikleri kaydedildi. Açık cerrahi uygulanan ve diğer cerrahi teknikler ile tedavi edilen hastalar çalışma dışı bırakıldı.
BULGULAR: : Hastaların 19' u (% 73.1) kadın, 7' si (%26.9) erkek ve ortalama yaşları 42 (20-67) idi. Fizik incelemede 5 (%19) hastada eş zamanlı rektosel mevcuttu. Tüm hastalara laparoskopik ventral mesh rektopeksi uygulandı. Ortalama ameliyat süresi 90 (50-130) dk idi. Ortalama hastanede kalış süresi 3.1 (2-4) gün idi. Üç ( %11.5) hastada yara yeri enfeksiyonu gelişti ve medikal tedavi ile düzeldi. Hastaların 1. hafta kontrollerinde sorun izlenmedi. Ameliyat sonrası 1. ay kontrolünde hastaların 23' ünde (%88.5) şikayetlerin tam, 2' inde (%7.7) kısmi olarak düzeldiği görüldü. Bir (%3.8) hastada şikayetler düzelmedi. Ortalama takip süresi 18 (3-36) ay idi. Hiçbir hastada nüks izlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Laparoskopik ventral mesh rektopeksi rektal prolapsuslarda güvenli bir şekilde uygulanabilen etkin tedavi yaklaşımıdır. Kabul edilebilir rekürrens oranı ve minimal morbiditeye sahip iyi semptomatik rahatlama sağlayan tedavi seçeneklerinden biridir.

INTRODUCTION: Rectal prolapse, a clinical condition that causes serious social and medical problems, usually presents with costipation and incontinence. In our study we intend to present outcomes of laparoscopic ventral mesh rectopexy treatment performed at our centre.
METHODS: The Files of patients who underwent laparoscopic ventral mesh rectopexy for rectal prolase between January 2015 – April 2018 at our center were retrospectively reviewed. The demographic and clinical features of a total of 26 patients were recorded. The patients who had open surgery and other surgical techniques were excluded from the study.
RESULTS: Nineteen (73.1%) of the patients were female while 7 (26.9%) were male with average age of 42 (20-67). Physical examination revealed synchronous rectocele in 5 (19%) patients. Laparoscopic ventral rectopexy was performed on all the patients. Average time for the surgical procedure was 90 (50-30) minutes. Average hospital stay was 3.1 (2-4) days. Three patients had surgical site infection that was successfully managed medically. One week postoperative follow-up examination was unremarkable. One month postoperative follow-up review revealed that 23 (88.5%) patients had total relieve of compliants, while 2 (7.7%) reported partial relieve of the complaints. One (3.8%) patient reported persitence of the preoperative complaints. Average follow-up preiod was 18 (3-36) months. There was no recurrence in any of the patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Laparoscopic ventral mesh rectopexy is a safe and effective surgical approach for rectal prolapse. As a treatment modality it not only provides good symptomatic relief but also has acceptable recurrence rates and minimal morbidity.


9.
Huzurevinde Yaşayan Yaşlı Bireylerin Algıladıkları Düşme Risk Faktörleri ve Bilgi Düzeylerinin Belirlenmesi
The Determination of Perceived Risk Factors and The Level of Knowledge for Falls in Older People Who Lives in a Nursing Home in Turkey
Hesna Gürler, Fatma Özkan Tuncay, Tülay Kars Fertelli
doi: 10.5505/vtd.2019.38233  Sayfalar 315 - 323
GİRİŞ ve AMAÇ: Araştırma huzurevinde yaşayan yaşlı bireylerin düşmelere ilişkin algıladıkları risk faktörleri ve bilgi düzeylerinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak planlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmaya huzurevinde yaşayan 53 yaşlı birey alındı. Veri toplama amacıyla, araştırmacılar tarafından literatür taraması sonucu oluşturulan Tanıtıcı Özellikleri Belirleme Formu, Düşme Risk Faktörlerinin Belirlenmesi Formu, Düşmelere Yönelik Bilgi Belirleme Formu kullanıldı. Veriler araştırmacılar tarafından anket yolu ile birey kurumda ziyaret edilerek yüz yüze görüşme tekniği ile toplandı.
BULGULAR: Yaşlı bireylerin yarıya yakınının (%45,3) daha önce düşme öyküsü olduğu, düşen bireylerin %33.3’ünün huzurevinde düştüğü, bireylerin düşme risk sayısının ortalama 10,73±4,35, düşmelere ilişkin bilgi skorunun ise 7,20±1,74 olduğu belirlendi. Yaşlı bireylerin %67,9’unun düşmelerin önlenebileceğini ifade ettiği ve %20,8’inin düşmelerin nasıl önleneceğini bilmediği saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaşlı bireylerin çok sayıda düşme risk faktörü olduğu ve düşmelere ilişkin bilgilerinin yeterli olmadığı, düşmeleri normal ve yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak gördüğü belirlendi. Çalışmadan elde edilen bulgular doğrultusunda huzurevinde yaşayan bireylerin düzenli aralıklarla düşme risk faktörleri yönünden değerlendirilmeleri ve düşmelerin önlenmesine ilişkin eğitimsel programlar düzenlenerek yaşlıların farkındalıklarının artırılması önerilmektedir.
INTRODUCTION: This study was carried out as descriptive to evaluate the risk factors and knowledge level about falls of the older people living in a nursing home.
METHODS: The study included 53 older people living in a nursing home. The data were collected with Personal Information Form, Fall Risk Factors Form, Falls Knowledge Form. Data were collected by face to face interview by visiting Nursing Home by researchers.
RESULTS: In regards to the fall characteristics of the older individuals, approximately half of the older people fallen before (45.3%), 33.3 % of the older people were falled in nursing home. The number of risk factors of older people was 10.73±4.35 and knowledge score was 7.20±1.74. It was found that 67.9% of the older people stated preventability of falls was 20.8% of older people stated they didn’t know how falls could be prevented.
DISCUSSION AND CONCLUSION: : It was determined that older people had a large a number of risk factors for falls and the knowledge level of the falls was not adequate, they saw the falls as normal and inevitable result of aging. In line with the findings obtained from the study, it is recommended that elderly individuals nursing homes should be evaluated in terms of fall risk factors and educational programs on fall risk factors and prevention of falls should be development increase the awareness of older people.

10.
Temel Yaşam Desteği Eğitimi Alan Tıp Fakültesi Öğrencilerinin Bilgi ve Beceri Düzeyleri
Knowledge and Skill Levels of the Medical Students with Basic Life Support Education
Atakan Yılmaz, Ramazan Sabırlı, Murat Seyit, Mert Özen
doi: 10.5505/vtd.2019.59480  Sayfalar 324 - 330
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı, geleceğin doktor adayları olan tıp fakültesi öğrencilerinin ani kardiyak arrest geliştiği durumlarda 112 acil yardım ambulans ekipleri olay yerine ulaşmadan TYD’ye hemen başlayabilme özgüvenlerini ve bu konu ile ilgili bilgi ve beceri düzeylerini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza XXXXXX Üniversitesi Tıp Fakültesi 2014-2015 öğretim yılında 1.-2.-3. sınıflarda öğrenim gören 289 öğrenci alınmıştır. Cinsiyet, ehliyet sahibi olup olmama, sporla ilgilenme, önceden sözel eğitim alma, üniversitede sözel eğitim almış olma, üniversitede maket üzerinde KPR eğitimi almış olmanın bası yeri, bası derinliği, bası hızı, bası ritmi puanlarına etkisi araştırılmıştır.
BULGULAR: Öğrencilerin 159’u (%55.1) kız, 130’u (%44.9) erkekti. Ehliyeti olan öğrenci sayısı 151’di (%52.2). Çalışma öncesinde üniversitede sözel eğitim alan öğrencilerin bası yeri puanları eğitim almayan öğrencilere göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır (p=0.003). Çalışma öncesinde üniversitede maket eğitimi alan öğrencilerin bası yeri puanları eğitim almayan öğrencilere göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır (p=0.009).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak yaşadıkları bölgelerde çoğu zaman olay yerine sağlık profesyonellerinden daha hızlı ulaşabilecek tıp fakültesi öğrencilerine TYD eğitimleri öğrenim hayatlarının ilk yıllarından başlayarak verilmeli, bilgi ve becerileri artırılması sağlanmalıdır.
INTRODUCTION: The purpose of our study is to determine the level of knowledge and skills of the medical students, who are medical candidates for the future,about the subject and the self-confidence of initiating BLS immediately without the 112 emergency aid ambulance crew arriving at the scene in case of a sudden cardiac arrest.
METHODS: The participants include 289 freshmen, sophomores, and junior students studying at the Faculty of Medicine,XXXXXX University,XXXXX,Turkey during the 2014-2015 academic year.The effects of gender, driving license, sporting interest, receiving word attack skills education before, receiving word attack skills education at university, having CPR training on the model at university upon the location of press, depth of press, speed of press, and pressure rhythm scores were investigated.
RESULTS: 159 students(55.1%) were female and 130 students(44.9%) were male.The number of students with a driving license was 151(52.2%).It was found that the scores for press location of the students who took word attack skills education at university prior to the study were significantly higher than their counterparts with no such education(p=0.003).The scores for press location of the students who received CPR training on the model at university before the study were found to be significantly higher than those with no such education (p=0.009).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, medical faculty students who are often capable of reaching the scene faster than the health care professionals in the regions where they live should be provided with BLS trainings down from the start of their education life in an attempt to increase their knowledge and skills.

11.
Posterior Kondiler ve Mastoid Emisser Kanalların Morfolojik ve Morfometrik Özelliklerinin Radyolojik Değerlendirilmesi.
Posterior Condylar and Mastoid Emissary Canals, Radiologic Evaluation of Morphological and Morphometric Characteristics
Özkan Özen, Yavuz Yüksel
doi: 10.5505/vtd.2019.69077  Sayfalar 331 - 336
GİRİŞ ve AMAÇ: Emisser venler kafatası deliklerden geçerek dural venöz sinüsler ile ekstrakranial venöz sistem arasında bağlantı kurarlar. Ameliyat öncesi posterior fossa emisser venlerin tanımlanması önemlidir çünkü bu venler cerrahi sırasında komplikasyonlara neden olabilirler. Biz bu çalışmamızda bilgisayarlı tomografi ile mastoid emisser ve posterior kondiler kanalların görülme oranlarını, bu kanal çapları arasında istatiksel korelasyon olup olmadığını araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda hastanemiz PACS arşivindeki 100 hastanın temporal BT si retrospektif olarak değerlendirildi. Mastoid emisser kanalın ve aksesuar mastoid emisser kanalın olup olmadığı incelendi. Mastoid foramen, mastoid kanal genişlikleri değerlendirildi, posterior kondiler kanalın olup olmadığı ve genişliği incelendi.
BULGULAR: Sağ mastoid kanal 16, sol mastoid kanal 13, sağ posterior kondiler kanal 19, sol kondiler kanal 17 bireyde yoktu. Mastoid kanal çapı ortalamaları sağda 1,3 ±0,8 mm solda 1,3 ±07 mm, posterior kondiler kanal çapı ortalamaları sağda 3 ±1,5 mm solda 2,9 ±1,3 mm idi. Mastoid aksesuar kanal sağda 24 solda ise 25 hastada mevcuttu. Aksesuar mastoid kanalı olmayan ve olanlarda her iki tarafta mastoid kanal çapı ile posterior kondiler kanal çapı arasında anlamlı korelasyon yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Cerrahi komplikasyonlardan azaltmak için anatomik bilgi ve kranial venöz drenaj fizyolojisinin anlaşılması önemlidir. Temporal bilgisayarlı tomografi bu kanalları göstermede oldukça başarılıdır.
INTRODUCTION: Emissary veins pass through the skull holes and connect the dural venous sinuses and extracranial venous system. Preoperatively, it is crucial to identify the posterior fossa emissary veins because these veins may cause complications during surgery. In this study, we investigated rate of insidance mastoid emissary and posterior condylar channels and whether there is a statistical correlation between these canal diameters.
METHODS: In our study, the temporal CT scan of 100 patients in our hospital PACS archive was evaluated retrospectively. Presence of mastoid emissary canal and accessory mastoid emissary canal were examined. Widths of mastoid foramen and mastoid canal were evaluated, and presence of posterior condylar canal and its width were evaluated.
RESULTS: Right mastoid canal was absent in 16 individuals, while left mastoid canal was absent in 13, right posterior condylar canal in 19 and left condylar canal in 17. The mean diameter of mastoid canal was 1.3±0.8 mm on the right side and 1.3±07 mm on the left side, the mean posterior condylar canal diameter was 3±1.5 mm on the right side and 2.9±1.3 mm on the left side. Mastoid accessory canal was present in 24 patients on the right and 25 on the left. There was no significant correlation between the diameter of the mastoid canal and the diameter of the posterior condylar canal in cases with and without accessory mastoid canal.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is important to understand anatomy and cranial venous drainage physiology to avoid surgical complications. Temporal computed tomography is very successful in detecting and visualizing these channels.

12.
Multipl Miyelom Hastalarında Ekstramedüller Miyelom Görülme Sıklığı
Incidence of Extramedullary Myeloma in Multiple Myeloma Patients
Sinan Demircioğlu, Gülçin Miyase Sönmez, Ali Doğan, Ömer Ekinci, Cengiz Demir
doi: 10.5505/vtd.2019.98470  Sayfalar 337 - 341
GİRİŞ ve AMAÇ: Ekstramedüller miyelom (EMM), multipl miyelom (MM) hastalarında kemik iliği dışındaki plazma hücrelerinin varlığı ile tanımlanır. Daha duyarlı görüntüleme tekniklerinin kullanılması ile EMM, tüm hastalık seyri boyunca MM hastalarının % 30'una kadar saptanabilmektedir. Biz de kliniğimizde ki MM hastalarında EMM sıklığını araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2010-Ağustos 2018 tarihleri arasında kliniğimizde multipl miyelom tanısı alan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenip, EMM sıklığı araştırıldı. Ekstramedüller miyelomu olanlar ve olmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. Bu iki grup üzerinde etkili olabilecek faktörler analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 67 hastanın 37’si erkek, 30’u kadındı ve yaş ortalaması 59,9±11,2 idi. Ekstramedüller miyelom 31 (% 46.3) hastada tespit edildi. Bu hastaların 28 (% 41.8)’inde kemik ilişkili plazmasitom, 4 (% 6)’ünde ekstramedüller hastalık saptandı. En sık kemik ilişkili plazmasitom vertebra da görülürken en sık ekstramedüller hastalık ise akciğerde görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ekstramedüller miyelom oranı hasta popülasyonumuzda literatüre göre yüksek bulunmuştur.
INTRODUCTION: Extramedullary myeloma (EMM) is defined by the presence of plasma cells outside the bone marrow in a patient with multiple myeloma (MM). More using sensitive imaging techniques, EMM may be found in up to 30% of MM patients across the overall disease course. We also aimed to investigate the frequency of EMM in MM patients in our clinic.
METHODS: Patients diagnosed with multiple myeloma in our clinic between January 2010 and August 2018 were examined retrospectively and the frequency of extramedullary myeloma was determined. EMM was divided into two groups as those with and without EMM. Factors that could be effective on these two groups were analyzed.
RESULTS: Of the 67 patients who were taken to work, 37 were male, 30 were female and the mean age was 59.9 ± 11.2. Extramedullary myeloma was detected in 31 patients (46.3%). Of these patients, 28 (41.8%) patients are associated bone plasmacytoma, 4 (6%) patients are showed extramedullary disease. The most common bone-related plasmacytoma is the vertebrae, while extramedullary disease is most commonly seen in the lung.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Extramedullary myeloma ratios were higher in our patient population than in the literature.

13.
Bir Üniversite Hastanesinde Acil Servisinden Göğüs Cerrahisi Kliniğine Yatırılan Hastaların Analizi
Analysis of Patients Hospitalized in Thoracic Surgery Clinic from Emergency Department of a University Hospital
Muhammed İkbal Şaşmaz, Burcu Özen, Mehmet Ali Bilgili, Mehmet Reşit Öncü, Ufuk Çobanoğlu
doi: 10.5505/vtd.2019.03780  Sayfalar 342 - 345
GİRİŞ ve AMAÇ: Acil serviste travmatik ve nontravmatik nedenlerle sıkça göğüs cerrahisi konsültasyonu istenmektedir. Bu hastaların tanı ve tedavisi zamanla yarışan klinisyen için çok önemlidir. Biz de bu çalışma ile acil servisten göğüs cerrahisine yatırılan hastaların tanı, tedavi ve prognozlarını incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada göğüs cerrahisi tarafından yatışı yapılan 435 hasta retrospektif olarak tarandı. Hastaların yatış başvuru şikayetleri, yatış tanıları ve prognozları incelendi. Verilerin analizinde SPSS (Statistical Package for Social Sciences) Windows 23.0 programı kullanıldı.
BULGULAR: Hastaların, yaş ortalaması 47.63±20.9 olup, 284’ü (%65.3) erkek ve 151’i (%34.7) kadındı. Olguların 269’u (%62) travmatik nedenlerden, 166’sı (%38) nontravmatik nedenlerden dolayı başvurmuştur. En sık pnömotoraks (n: 134) tanısı konulmuş olup, bunu izole kot fraktürü (n: 73) ve masif plevral efüzyon (n: 59) takip ediyordu. En sık uygulanan tedavi yöntemi tüp torakostomiydi (n: 180). Hastaların sadece 4’ü eksitus ile sonuçlandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Acil serviste göğüs cerrahisi konsültasyonu solunum fonksiyonu etkilenen ve acil torasik girişim veya cerrahi gerektiren hastalarda istenir. Bu hastalarda en sık saptanan bulgu pnömotoraks olup, en sık uygulanan tedavinin tüp torakostomidir. Çalışmamızda da olduğu gibi bu hastaların erken dönemde tanı ve tedavisinin mortalite üzerine etkisi olumludur.
INTRODUCTION: Thoracic surgery consultation is frequently requested for traumatic and nontraumatic reasons in the emergency department. Diagnosis and treatment of these patients is very important for the clinician who competes with time. In this study, we aimed to investigate the diagnosis, treatment and prognosis of patients who were hospitalized to thoracic surgery department from the emergency department.


METHODS: 435 patients who were hospitalized by thoracic surgery were retrospectively reviewed. The patients' admission complaints, diagnosis and prognosis were examined. SPSS (Statistical Package for Social Sciences) Windows 23.0 program was used to analyze the data.
RESULTS: The mean age of the patients was 47.63 ± 20.9, 284 (65.3%) were male and 151 (34.7%) were female. 269 of the cases (62%) were admitted for traumatic reasons and 166 (38%) were for nontraumatic reasons. The most common diagnosis was pneumothorax (n: 134), followed by isolated rib fracture (n: 73) and massive pleural effusion (n: 59). The most common treatment modality was tube thoracostomy (n: 180). Only 4 patients had died.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Consultation of the thoracic surgery in the emergency department is requested in patients who are affected by respiratory function and require emergency thoracic intervention or surgery. The most common finding in these patients is pneumothorax and the most common treatment is tube thoracostomy. As in our study, the early diagnosis and treatment of these patients has a positive effect on mortality.

14.
Acil ve Elektif Sezaryen Sonrası Kronik Ağrı Sıklığı
Chronic Pain Incidence After Elective and Emergency Caesarean Sections
Hakan Tapar, Serkan Dogru, Serkan Karaman, tugba karaman, Hatice Yilmaz Dogru, mustafa süren
doi: 10.5505/vtd.2019.03206  Sayfalar 346 - 352
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik ağrı cerrahi ile ilişkili olabilen yaygın bir halk sağlığı problemidir. Kronik ağrı psikolojik sorunlara ve diğer insanlarla iletişim bozukluğuna yol açabilir. Bu çalışma hem acil hemde elektif sezaryen sonrası kronik ağrı sıklığını araştırmayı amaçladı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma 85 hastayı analiz eden prospektif bir çalışmadır. Hastalar acil ve elektif sezaryen olan hastalar olarak iki gruba ayrıldı. Çalışma iki ayrı altı aylık periyodu içeren bir yıllık bir çalışmaydı. İlk altı ay hasta verileri toplandı ikinci altı ayda hastalar telefonla arandı. Hastaların kronik ağrısı acil veya elektif sezaryen olup olmamalarına göre değerlendirildi.
BULGULAR: Elektif sezaryen hastalarının %14.5’inde, acil sezaryen hastalarının %18.9’unda kronik ağrı bulundu. Gruplar arasında istatiksel olarak önemli bir fark bulunmadı (p=0.595; p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kronik ağrı sıklığına göre acil ve elektif sezaryen hastaları arasında herhangi bir fark bulunmadı.
INTRODUCTION: Chronic pain is a common health problem that may be associated with surgery. Chronic pain can lead to psychosocial issues and a deterioration in the communication with other people. This study was aimed to investigate the frequency of chronic pain in patients who underwent both elective and emergency caesarean sections.
METHODS: This study was a prospective study enrolled 85 patients. These patients had all undergone caesarean section procedures, and were divided into two groups whether underwent the type of the procedure as elective or emergency. The study comprised of two distinct six-month periods completed in one year. Patients’ data were collected in the first six months, and the patients were called by phone in the second six-month period. The patients’ chronic pain was evaluated with respect to whether the caesarean section was performed elective or emergency.
RESULTS: Chronic pain was found in 14.5% of the patients underwent elective caesarean section and in 18.9% of the patients underwent emergency caesarean section. A statistically significant relationship was not shown between groups (p=0.595; p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: No difference is found between emergency or elective caesarean section patients according to chronic pain incidence

15.
Bir Üniversite Hastanesindeki Mavi Kod Çağrı Sisteminin Uygunluğunun ve Sonlanımının İncelenmesi
Investigation of the suitability and outcome of the Blue Code Call System at a University Hospital
Ekim Sağlam Gürmen, Bülent Demir
doi: 10.5505/vtd.2019.57355  Sayfalar 353 - 357
GİRİŞ ve AMAÇ: Mavi kod, hastane içi kardiyopulmoner arrest vakalarında hastaya en kısa sürede müdahale edilmesini sağlayan acil durum çağrı ve yönlendirme sistemi olarak tanımlanabilir. Mavi kod ekibi hastane içi kardiyopulmoner arrest hastalarını tanımak, hızlı ve etkin müdahele etmek amacıyla yetkin personellerden oluşturulur. Çalışmamızın amacı; hastanemizde uygulanan Mavi Kod çağrı sistemi uygulamasını incelemek ve çağrıların uygunluğunu değerlendirerek saptanan aksaklıklara çözüm önerileri getirebilmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma 3. basamak bir üniversite hastanesinde mavi kod aktivasyon biriminin kurulduğu 2015 yılı Ocak ayı ile 2018 yılı Ocak ayı arasında gerçekleştirilen mavi kod çağrılarının retrospektif olarak incelenmesi ile yapılmıştır.
BULGULAR: Çalışmada Ocak 2015 – Ocak 2018 yılları arasında gerçekleştirilen 243 çağrı incelemeye alındı. 243 çağrının 97’sinin (%39.91) hasta yakınları için ve 146’sının (% 60.09) hastalar için verildiği görüldü. Mavi kod aktivasyon sistemi ile verilen 243 çağrının klinik durum ve sonlanım şekli bilgileri değerlendirildiğinde 103’ünün uygun, 140’ının uygunsuz çağrı olduğu tespit edilmiştir. Çağrı nedenleri; kardiyopulmoner arrest, hipotansif atak, hipoglisemik atak, anksiyete, fenalık hissi, senkop, doğum eylemi, çarpıntı, göğüs ağrısı, nöbet ve düşme şeklinde sınıflandırıldı. 31 kardiyopulmoner arrest, 2 anafilaktik reaksiyon, 3 nabızsız ventriküler taşikardi ve 3 miyokard enfarktüsü hastasına kardiyopulmoner resussitasyon(KPR) yapıldığı tespit edildi. Mavi kod çağrılarının sonlanımları incelendiğinde; 140 hastanın taburcu olduğu, 47 hastanın ilgili servislere yattığı, 38 hastanın yoğun bakıma yattığı, 7 hastanın dış merkez yoğun bakımlara sevk edildiği ve 11 hastanın exitus olarak kabul edildiği tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Verilen eğitimler ile hastane içi kardiyopulmoner arrestlerin hızlı tanınması, erken müdahele edilmesi ve eğitimli, deneyimli bir ekiple uygulanan KPR ile hastaların sağ kalım oranlarında anlamlı artış sağlanır.
INTRODUCTION: The blue code can be defined as an emergency call and guidance system for intervening the patient in a short time in the case of cardiopulmonary arrest in-hospital. The aim of our study is to examine the application of Blue Code Call System in our hospital and to evaluate the suitability of the calls and find solutions to the detected problems.
METHODS: This is a retrospective study of blue code calls between January 2015 and January 2018 in which a blue code activation unit was established at a tertiary University Hospital.
RESULTS: Of the 243 calls which were evaluated between January 2015 - January 2018, 97 (39.91%) were given for patient relatives and 146 (60.09%) were given for patients. When the clinical status and outcome of 243 calls given by the blue code activation system were evaluated, it was determined that 103 of them were suitable, and 140 of them were inappropriate calls. 31 cardiopulmonary arrest, 2 anaphylactic reactions, 3 pulseless ventricular tachycardia and 3 myocardial infarction patients were found to have cardiopulmonary resussitation (CPR). When the outcomes of the patients were investigated; it was determined that 140 patients were discharged, 47 patients were admitted to related services, 38 patients were admitted to intensive care unit, 7 patients were referred to external centers for intensive care unit, and 11 patients were accepted as exitus.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Rapid recognition of in-hospital cardiopulmoner arrests, early intervention and a trained, experienced team provide a significant increase in the survival rate of patients.

16.
Refraktif – Difraktif Özellikli Göz İçi Lensi Takılan Hastalarda Refraktif ve Görsel Sonuçlar
Refractive and Visual Results in Patients with Refractive - Diffractive Intraocular Lens
Aydin Yıldız
doi: 10.5505/vtd.2019.46872  Sayfalar 358 - 362
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç: Refraktif ve difraktif yapıda çok odaklı bir göz içi lensinin (GİL) görsel ve fotik bulgularını araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Materyal ve Metod: 2014-2018 yılları arasında fakoemülsifikasyon cerrahisi ile çok odaklı bir GİL olan Eye-Diff Plus implante edilen 184 hastanın 184 gözü retrospektif olarak incelendi. Uzak görme testi Snellen eşeli ile, yakın görme testi ise Jaeger (J) eşeli ile yapıldı. Altıncı aydaki kontrol muayenelerinde uzak ve yakın görme düzeyleri kaydedildi. Uzak ve yakın için refraksiyon durumları, memnuniyetler, fotik semptomlar sorgulandı.
BULGULAR: Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 66.4 yıl idi. Düzeltmesiz uzak görme keskinliği ortalama 0,85±0,12 ve düzeltmeli olarak 0,97±0,11 idi. Düzeltmeli uzak görme hastaların tamamında >0.8 iken memnuniyet %94.6 idi. Uzak gözlük ihtiyacı %3.8 (7 hasta) oranında idi. Yakın görme keskinliği Jaeger (J) eşeline göre, hastaların %95.1’ inde J2 ve J1 düzeyinde idi. Yakın görmesinden memnun olmayan hasta oranı %6.5 (12 hasta) idi. Gözlük takma oranı uzak için % 3.8 iken, yakın için % 6.5 idi. Hiçbir hastada GİL eksplantasyonu yapılmadı. Hastaların %9.8’ i kamaşma şikayeti, %8,7’si halo şikayeti belirtti. Hem uzak hem yakın görme memnuniyeti %90’ın üzerindeydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç: Uygun hasta seçimi ile refraktif – difraktif özelliğe sahip bir GİL ile hem uzak hem yakın iyi görsel değerlere ulaşılmış ve fotik semptomlar açısından da tatminkar sonuçlar elde edilmiştir.
INTRODUCTION: Aim: To search visual and photic results of a newly designed refractive-diffractive intraocular lens (IOL).
METHODS: Patients and Methods: One hundred eighty four eyes of 184 patients who underwent uncomplicated cataract surgery with Eye-Diff Plus IOL implantation were retrospectively evaluated. The distance visual acuity was evaluated with the Snellen chart and the near vision with the Jaeger test, at the sixth month follow-up. Corrections for distance and near vision, patients’ satisfaction, photic symptoms were questioned
RESULTS: Results: The mean age was 66.4 years. The mean visual acuity was 0.85 without correction and 0.97 with correction. Corrected distance vision was ≥0.8 in all patients, and satisfaction was 94.6%. The need for distant glasses was 3.8% with 7 patients. Near visual acuity was J2 and J1 in 95.1% of patients. The rate of patients who were not satisfied with the near vision was 6.5% (12 patients). The rate of wearing glasses was 3.8% for far, and 6.5% for near. None of the patients underwent IOL explantation. Of the patients, 9.8% complained of glare and 8.7% of them reported halo. Both distant and near vision satisfaction was over 90%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Sonuç: With appropriate patient selection, both far and near good visual results and satisfactory lower photic symptoms were achieved by a newly developed refractive - diffractive intraocular lens.

17.
Çölyak Hastalarında Demografik, Histopatolojik ve Klinik Özellikler
Demographic, Histopathological and Clinical Features of Patients with Celiac Disease
Yusuf Kayar, Neslihan Sürmeli, Ramazan Dertli, Mehmet Ali Bilgili, Mehmet Ağın, Narin Yıldırım Doğan
doi: 10.5505/vtd.2019.17363  Sayfalar 363 - 369
GİRİŞ ve AMAÇ: Çölyak Hastalığı (ÇH) dünyada yaygın olarak görülmektedir. Çalışmamızda kliniğimizde ÇH tanısı ile takip ettiğimiz hastaların demografik, antropometrik, histopatolojik ve klinik özelliklerini retrospektif olarak değerlendirdik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Polikliniğimize 2009-2019 yılları arasında başvuran toplam 23.250 hastadan 250'si (%1.07) ÇH tanısı almıştı. Bunlardan verileri eksiksiz, 18-65 yaş aralığında olan 115 hasta çalışmaya alındı. Hastalarda yaş, cinsiyet, hastalığın başlangıç yaşı, hastalık süresi, aile öyküsü varlığı, sigara,alkol kullanımı, eğitim, medeni durumu, vücut kitle indeksi (VKİ), bel-kalça çevresi ve hastaların ilk başvuru anındaki semptomları kaydedildi.
BULGULAR: Hastaların 85’i (%73.9) kadın, 30’u (%26.1) erkekti. Ortalama yaşları 33±10.6 yıl, hastalığın başlangıç yaşı 29.9±5.8 yıl idi. Hastalık süresi 0-17 yıl aralığında olup, ortalama 4.96±3.6 yıl idi. Aile öyküsü 26(%22.6) hastada görüldü. Sigara kullanan hasta sayısı 26(%22.6), alkol kullanan hasta sayısı birdi. Ortalama VKİ düzeyi 22.1±4.2 olmakla birlikte; hastalardan 20(%17.3)'sinin zayıf olduğu görüldü. Hastaların bel-kalça oranı 0.63-0.98 arasında değişirken, ortalama 0.81±0.07 idi. Hastaların ilk başvuru semptomları değerlendirildiğinde; 83(%72.2) hastada gastrointestinal sistem (GİS) ile ilişkili semptomlar, 22(%19.1) hastada GİS-dışı semptomlar ve 10(%8.7) hastada hem GİS hem de GİS-dışı semptomlar vardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çölyak hastalığında gelişme geriliği ve kronik ishal gibi klasik bulgular uyarıcı olmakla birlikte atipik bulgularla prezente olabileceğide unutulmamalıdır.
INTRODUCTION: Celiac disease (CD) is common in the world. In our study, we retrospectively evaluated the demographic, anthropometric, histopathological and clinical features of the patients followed up with the diagnosis of CD in our clinic.
METHODS: Out of 23,250 patients admitted to our outpatient-clinic between 2009-2019, 250(1.07%) were diagnosed with CD. Total of 115 patients (18-65 years) were included in the study. Age, gender, onset of disease, duration of illness, family history, smoking, alcohol use, education, marital status, body mass index (BMI), waist-hip circumference and the symptoms of the patients at the time of admission were recorded.
RESULTS: Of the patients, 85 (73.9%) were female and 30 (26.1%) were male. The mean age was 33±10.6 years and the age of onset was 29.9±5.8 years. The duration of the disease was between 0-17 years and the mean duration was 4.96±3.6 years. Family history was seen in 26 (22.6%) patients. The number of smokers was 26(22.6%) and the number of patients using alcohol was one. Although the average BMI level is 22.1±4.2; 20(17.3%) patients were weak. The waist-to-hip ratio of the patients ranged from 0.63-0.98, with an average of 0.81±0.07. When the first presentation symptoms of the patients were evaluated; 83(72.2%) patients had symptoms related to gastrointestinal system (GIS), 22(19.1%) had non-GIS symptoms and 10(8.7%) had both GIS and non-GIS symptoms.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although the classic findings such as grow thretardation and chronic diarrhea may be stimulating in celiac disease, they may present with atypical findings.

18.
Van İli ve Çevresinde Tiroid Tümörlerinin Histopatolojik Dağılımı: 733 Olgunun Retrospektif Analizi
Histopathological Distribution of Thyroid Tumors in and around the Van Province, Turkey: Retrospective Analysis of 733 Cases
Remzi Erten, İrfan Bayram, Feyza Demir, İbrahim Aras, Sıddık Keskin
doi: 10.5505/vtd.2019.81904  Sayfalar 370 - 376
GİRİŞ ve AMAÇ: Tiroid kanserleri en sık görülen endokrin sistem malignitesidir. Oldukça iyi bir prognoza sahip, tanımlanmış bir çok varyantı bulunan papiller karsinom (PK) tiroid malignitelerinin çok büyük bir kısmını oluştururlar. Çalışmada Van ili ve çevresindeki tiroid tümörlerinin histopatolojik tip, yaş ve cinsiyet dağılımının tespiti amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bölümümüzde 2010-2017 yılları arasında tiroid tümörü tanısı alan olguların histopatolojik tip, yaş ve cinsiyet bilgileri patoloji raporlarından retrospektif olarak tarandı. Elde edilen bu veriler istatistiksel olarak analiz edildi.
BULGULAR: Tiroid tümörü tanısı alan 733 olgunun yaş ortalaması 43.6±14.5 olup kadın/erkek oranı 5.3 olarak hesaplandı. Malign tiroid tümörü tanılı 635 olgunun %93.2’si PK, %3.3’ü foliküler karsinom, %2.2’si medüller karsinom, %0.6’sı anaplastik karsinom tanılarını içerdi. PK olgularının %39.5’i papiller mikrokarsinom (PMK), %33.3’ü foliküler varyant, %20.1’i klasik varyant, %5.2’si onkositik varyant, %1.5’i diffüz sklerozan varyant özelliğine sahipti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızdaki tiroid tümörlerinin histolojik tip, yaş ve cinsiyet dağılımı literatür verileri ile büyük oranda benzer özelliklere sahipti. Ancak farklı olarak PMK olgularında kadın baskınlığı ve PK’nin diffüz sklerozan varyantına sahip olgularda yüksek yaş ortalaması görüldü.
INTRODUCTION: Thyroid cancer is the most common malignancy of the endocrine system. Papillary carcinoma (PC), which has a very good prognosis and has many defined variants, constitutes a large part of thyroid malignancies. The aim of this study was to evaluate the histopathological type, age and sex distribution of thyroid tumors in and around the Van province.
METHODS: Histopathological types of tumours with age and gender of patients diagnosed with thyroid tumors in our department between 2010 and 2017 were reviewed in the study retrospectively. All data were evaluated using statistical analyses.
RESULTS: The 733 cases who are diagnosed as thyroid tumor had a mean age of 43.6±14.5 years and a female-to-male ratio of 5.3. Of the 635 cases diagnosed with a malignant thyroid tumour, 93.2% of them had PC, 3.3% had follicular carcinoma, 2.2% had medullary carcinoma, and 0.6% had anaplastic carcinoma. Of the cases with PC, 39.5% of them had papillary microcarcinoma (PMC), 33.3% had follicular variant, 20.1% had classic variant, 5.2% had oncocytic variant, and 1.5% had diffuse sclerosing variant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The distribution of the histopathological type of tumours and patient age and gender in our study was consistent with those reported in the literature. However, the patients with PMC had a female preponderance and the patients with diffuse sclerosing variant of PC had a higher mean age.

OLGU SUNUMU
19.
İmmün Yetmezliği Olmayan Hastada Listeria Monocytogenes Enfeksiyonuna Bağlı Rhombensefalit: Olgu sunumu
Rhombencephalitis due to Listeria Monocytogenes Infection in the Immunocompetent Patient: A Case Report
Fettah Eren, Şerefnur Öztürk
doi: 10.5505/vtd.2019.65365  Sayfalar 377 - 380
Listeria monositogenes; birçok organ tutulumu yapabilen gram pozitif bir bakteridir. Bu mikroorganizmaya bağlı beyin sapı tutulumu meydana gelirse buna rombensefalit adı verilmektedir. Başlangıçta nonspesifik prodromal semptomlar görülür. Sonrasında progresif beyin sapı semptomları ve nöbetler izlenebilir. Yirmi yedi yaşında erkek hasta, 15 gündür olan baş dönmesi ve denge bozukluğu yakınması ile başvurdu. Özgeçmişinden, 2 ay önce Suudi Arabistan’a seyahat etmiş olduğu öğrenildi. Sol gözde abdüksiyon kısıtlılığı, sol yüz yarısında hipoestezi, ataksi, dismetri ve bilateral Babinski bulgusu pozitifliği saptandı. Beyin görüntülemede mezensefalon, pons ve bulbus lokalizasyonunda T2, DWI ve FLAIR sekanslarda hiperintensite saptandı. Kan kültüründe Listeria monositogenes üredi. İmmün defisit saptanmadı. İntravenöz 150 mg/kg/gün dozunda ampisilin başlandı. Yatışının 12. günü solunum yetmezliği nedeni ile kaybedildi. Atipik beyin sapı belirtileri ile başvuran ve klasik antibiyotik tedaviye dirençli olgularda Listeria monositogenes düşünülmelidir. Beyin görüntülemedeki tipik beyin sapı tutulumu tanı için yararlı olabilmektedir. Hızlı tanınması ve tedavinin sağlanması en önemli prognostik unsurdur.
Listeria monocytogenes is a gram positive microorganism that can cause multiorgan involvement. If brainstem involvement due to this microorganism occurs, it is called rhombencephalitis. There are nonspecific prodromal symptoms at the begining. Progressive brainstem symptoms and seizures can be added. 27 year old male patient presented with dizziness and ataxia for 15 days. It was learned that he had traveled to Saudi Arabia 2 months ago. Restricted abduction of left eye, left facial hemihypoesthesia, ataxia, dysmetria and bilateral Babinski sign positive were detected. In brain imaging, hyperintensity was detected at T2, DWI and FLAIR sequences in mesencephalon, pons and bulbus localization. Listeria monocytogenes in blood culture was detected. Immune deficit was not detected. Intravenous 150 mg/kg/day ampicillin was started. On the 12th day of admission, the patient died associated with respiratory deficit. Listeria monocytogenes should be considered in patients with resistant of classical antibiotic treatment cases who present with atypical brainstem symptoms. Typical brainstem involvement on brain imaging can be useful for diagnosis. Early recognition and treatment is the most important prognostic factor.

20.
Median Arcuat Ligament Sendromlu Olguda Laparoskopik Tedavi: olgu sunumu
Laparoscopic Treatment of Median Arcuat Ligament Syndrome: A Case Report
Hakan Yabanoğlu, İlker Murat Arer, Çağla Bali
doi: 10.5505/vtd.2019.93446  Sayfalar 381 - 383
Median arcuat ligament sendromu, median arcuat ligamentin çölyak artere basısı sonucu görülen nadir bir klinik durumdur. Genellikle genç erişkinlerde görülür ve kendini yemeklerden sonra başlayan karın ağrısı, bulantı-kusma ve kilo kaybı gibi semptomlar ile belli eder. Ayırıcı tanıda yemek sonrası başlayan karın ağrısı olan genç hastalar akılda tutulmalıdır. Tanıda çeşitli radyolojik yöntemler kullanılmakla beraber klinik uygulamada sıklıkla multidedektörlü bilgisayarlı tomografiler tercih edilmektedir. Median arcuat ligament sendromu tedavisi cerrahidir. Bu olgu sunumunda cerrahi kliniklerinde nadir görülen median arcuat ligament sendromlu hastamıza uyguladığımız laparoskopik cerrahi yöntemini ve uzun dönem takip gerekliliğini vurgulamayı amaçladık.
Median arcuate ligament syndrome is an uncommon condition resulting from compression of the celiac artery by median arcuate ligament. It is commonly encountered in young adults and presents with symptoms such as abdominal pain, nausea, vomiting after meals and subsequent weight loss. Although various radiological modalities can be utilized for diagnosis, multidetector computed tomography of the abdomen is generally preferred. Definitive treatment of median arcuate ligament syndrome is surgery. In this case report we present laparoscopic surgical procedure performed at our centre on a patient afflicted with this rare condition as well as highlight the need for long term follow-up in patients with median arcuate ligament syndrome.

21.
Kardiyak Kitlesi Olan Hastanın Yoğun Bakım Döneminde Hemşirelik Bakımı: Olgu Sunumu
Nursing Care in the Intensive Care Period of the Patient with Cardiac Disease: Case Report
Harun Ünal, Şükriye İlkay Güner, Ali Kemal Gür
doi: 10.5505/vtd.2019.25986  Sayfalar 384 - 387
Ameliyat sonrası komplikasyonları önlemek ve iyi bir yaşam kalitesi sağlamak için hemşirelik bakımı önemlidir. Sol atriumda kitlesi olan hastanın ameliyat sonrası yoğun bakım dönemindeki hemşirelik bakımı Gordon’un Fonksiyonel Sağlık Örüntülerine dayalı NANDA tanı listesine göre yapılmıştır.
Nursing care is important to prevent post-operative complications and to ensure good quality of life. Nursing care in the postoperative intensive care unit of patients with mass in the left atrium was performed according to the NANDA diagnostic list based on Gordon's Functional Health Patterns.

22.
Ordu İlinde Tespit Edilen İlk Kutanöz Leishmaniasis Olgusu
First Cutaneous Leishmaniasis Case Identified in Ordu Province
Sevda Önder, Ülkü Karaman, Muhammed Nalçacı
doi: 10.5505/vtd.2019.94830  Sayfalar 388 - 391
Bu makalede Ordu ilinde altı aydır iyileşmeyen yarası nedeniyle Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği’ne başvuran kutanöz leishmaniasis (KL) olgusunun sunulması amaçlanmıştır. Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği’ne yüz bölgesinde uzun süreli lezyonla başvuran hastanın anamnezi alındıktan sonra parazitoloji laboratuvarında leishmaniasis şüpheli yaranın kenarından ince iğne aspirasyon yöntemi ile örnek hazırlanmıştır. Yayma örneği giemsa ile boyandıktan sonra mikroskobik incelemede amastigotların görülmesi ile KL tanısı konulmuştur. Kültürde üreme gözlenmemiş, kültür ve yayma örneklerinden parazit DNA’sının saptanması ve tür ayrımı için moleküler analizi yapılmıştır. Analiz sonucunda olgumuzdaki etkenin L.infantum olduğu tespit edildi. Hasta haftada bir kez intralezyoner meglumin antimonate ile 10 hafta süre tedavi edilmiştir. Tedavi sonrası hastanın lezyonu tamamen düzelmiştir. Ulaşılan kaynak bilgilerinde Ordu ilinde KL olgusunun bildirildiği bir literatüre rastlanılmamıştır. Çalışma Ordu ilinde ilk olgu sunumu olması nedeniyle parazitin ülkemizde endemik olmayan yörelerde de görülebileceğine dikkat çekmek ve bu yönüyle hekimlerde farkındalık yaratmak amacıyla sunulmuştur. Bu doğrultuda Ordu ili ve çevresinde de uzun süreli geçmeyen yaralar KL açısından değerlendirilmelidir.
This paper aims to present a cutaneous leishmaniasis (CL) case who attended the Medical Faculty Dermatology Clinic in Ordu province due to a wound that had not healed in six months. After the Medical Faculty Dermatology clinic obtained anamnesis from the patient with a long-term lesion in the facial region, a sample was prepared with fine needle aspiration from the edge of the wound for the parasitology laboratory due to suspected leishmaniasis. After the smear was stained with giemsa, amastigotes were observed during microscopic investigation and diagnosis was confirmed. No growth was observed in culture, with molecular analysis performed for identification of parasite DNA and species differentiation in culture and smears. As a result of the analysis it was found that the agent was L.infantum. The patient was treated with intralesionary meglumine antimoniate once per week for 10 weeks. After treatment the patient’s lesion fully healed. Accessible literature information did not encounter any study reporting a CL case in Ordu province. As the study is the first case report from Ordu province, it is presented to attract attention to the fact that the parasite may be observed in non-endemic regions in our country and to create awareness among clinicians. In line with this, wounds that do not heal for a long time in Ordu province and surroundings should be assessed for CL.

DERLEME
23.
Bifosfonatlarla İlişkili Çene Kemiği Nekrozunda Düşük Doz Lazer Terapisinin Etkisi Üzerine Durum Değerlendirmesi
A Review of Effects Of Low-Level Laser Therapy On Bisphosphonate-Related Jaw Necrosis
Cennet Neslihan Eroğlu
doi: 10.5505/vtd.2019.36693  Sayfalar 392 - 401
Bifosfonata bağlı gelişen çene osteonekrozları, tedavisi oldukça zor olabilen, klinik başarı için farklı arayışlar uzun zamandır devam eden bir konudur. Düşük doz lazer terapisinin çene osteonekrozlarında kullanımı son 11 yıldır alternatif tedavi seçenekleri arasında yer almaktadır. Fakat gerçekten tek başına ya da destekleyici bir tedavi yöntemi mi olduğu netleşmemiştir. Bu nedenle bu literatür derlemesinde bifosfonata bağlı gelişen çene nekrozlarının tedavisinde 2006-2017 yılları arasında yapılan düşük seviyeli lazer terapi uygulamalarının sonuçları sunulmuştur.
Seeking different therapeutic options for clinical success in bisphosphonate-related jaw necrosis, the treatment of which may be considered difficult, is an ongoing issue for a long time. The use of low level laser therapy in jaw necrosis has been among the alternative treatment options for the last 11 years. However, it remains unclear if low level laser therapy is indeed a single treatment or a supportive therapy. Thus, in this literature review, the outcomes of applications of low level laser therapy performed for the treatment of bisphosphonate-related jaw necrosis between 2006 and 2017 are presented.

24.
Diyabetik Kardiyomiyopati Ve G Proteini
Diabetıc Cardiomyopathy And G Protein
Yasemin Behram Kandemir, Ünal Güntekin, Çiğdem Aydın, Gökhan Görgişen
doi: 10.5505/vtd.2019.88156  Sayfalar 402 - 407
Diabetes mellitus (DM), modern toplumdaki en önemli hastalıklardan biridir ve sadece medikal değil aynı zamanda toplumsal bir sorundur. Kardiyovasküler hastalıklar, tip 1 veya tip 2 diyabetli kişilerin başlıca ölüm nedenidir. WHO verilerine göre tip 2 diabetes mellitus hastalarının % 75'inden fazlası, vasküler hastalıklar nedeniyle ölmektedir. Diabetes Mellitus, koroner damar hastalıkların ortaya çıkmasında ve ölümle sonuçlanmasında diyabetik olmayan bireylere kıyasla yaklaşık olarak 2-6 kat daha fazla risk oluşturmaktadır. Diyabetli hastalar, yaygın ve hızla ilerleyen kardiyomiyopati eğilimli durumdadırlar. Diyabet kaynaklı kardiyomiyopati mekanizması tam olarak aydınlatılmamıştır. Diyabetik ortamda kardiyomiyopati oluşumunu tetikleyen birtakım proteinler olduğu düşünülmektedir. Diyabetik kardiyomiyopati, iskemik kardiyomiyopatiden farklıdır. Diyabetik kardiyomiyopatinin temelinde yatan temel sebeplerden biri, hiperglisemik durumun normoglisemiye göre anlamlı derecede daha hızlı bir vasküler düz kas proliferasyonu ve migrasyonuna yol açmasıdır. Hücresel moleküler mekanizmalar, diyabetik kalp hastalığının başlangıcı olan kardiyomiyopatinin gelişiminde oldukça önem taşımaktadır. Bu moleküler mekanizmaların başında ise G proteinlerinin G alfa sınıfıyla eşleştirilen sinyal iletim ağı değişiklikleri gelmektedir.
Diabetes mellitus (DM) is one of the most important disease in the modern society and represents not only a medical but also social problem. Cardiovascular disease is the primary cause of death in people with either type 1 or type 2 diabetes. According to WHO data, more than 75% of patients with type 2 diabetes mellitus die due to vascular accidents. It represents an important risk factor for the development of coronary disease and mortality. It increases the risk equivalent to a 2- to 4-fold greater prevalence of cardiovascular disease than do non-diabetic (ND) individuals. Patients with diabetes are prone to a diffuse and rapidly progressive form of cardiomyopathy. The precise mechanisms through which diabetes increases the likelihood of cardiomyopathy are not completely defined. In a diabetic environment certain proteins exist which are incriminated to promote the formation of cardiomyopathy. Diabetic cardiomyopathy is distinct from ischemic cardiomyopathy. One of the basic underlying causes of diabetic cardiomyopathy is that hyperglycemic condition induces vascular smooth muscle proliferation and migration at a significantly faster rate than normoglycemia. Cellular molecular mechanisms have a pivotal role in developing cardiomyopathy, the early phase of diabetic heart disease. G alpha class of G-proteins are the most important signaling changes in the development of cardiomyopathy.

25.
Florozis Üzerine Antropolojik Bir Değerlendirme
An Anthropological Evaluation on Fluorosis
Seda Karaöz Arıhan, Ramazan Türkekul
doi: 10.5505/vtd.2019.68095  Sayfalar 408 - 415
Doğada flor bileşikleri halinde bulunan flor, vücudumuzda bulunan eser elementlerden biridir. Sularda, toprakta, kayaçlarda, yiyecek ve içeceklerde bulunan flor kemiklerimizin ve dişlerimizin yapısında da bulunmaktadır. Jeolojik hareketler, iklimsel koşullar, fiziksel ve kimyasal kayaç özellikleri topraktaki flor miktarını değiştirebilmektedir. Bu durum hem yeraltında hem de yüzeyde bulunan kaynak sularının florür oranının değişmesine neden olmaktadır. Yeterli alındığında diş çürüklerini önleyici, kemikleri osteoporoza karşı koruyucu etkisi bulunurken, fazla alımında kemik ve dişlerde sorunlara sebep olmaktadır. Akut ya da kronik olarak bu elemente yüksek oranda maruz kalınması, insanda birçok sistemde patolojik durumlar meydana getirmektedir. Bu patolojik durumlar en fazla sert dokularda gözlenmektedir. Flor elementi kalsiyumla çabuk etkileşime geçmekte ve bu özelliği sayesinde kemik ve dişlerde yoğun olarak birikmektedir. Florun uzun süre toksik etki yapacak miktarda birikmesi, dişlerde lekelenme ve daha ileri safhalarda kemik ve eklemlerde deformasyonlar meydana getirebilmektedir. Flora maruz kalmış geçmiş toplumlarda da iskelet ve diş örneklerinde söz konusu patolojiler gözlenebilmektedir. Bu çalışmanın amacını mevcut literatür incelenerek konu hakkındaki veriler ile florozisin insan vücudundaki etkilerini antropolojik bakış açısıyla değerlendirilmesi oluşturmaktadır.
Fluorine is found in nature in fluorine compounds and is a trace element in human body. Fluorine is found in water sources, soils, rocks, food and drinks and incorporated into structure of our skeleton and teeth. Geological activities, climatic conditions, physical and chemical rock properties alter fluorine content in soil. This condition causes alterations in fluorine level in both underground and surface water sources. Adequate consumption protects teeth from caries and bones against osteoporosis however, excessive intake causes problems in teeth and bones. Acute or chronic excessive exposure to this element causes certain pathologies in different systems in human. Those pathological conditions are observed most frequently in hard tissues. Fluorine interacts with calcium which causes its dense accumulation in bones and teeth. Chronic excessive accumulation of fluorine cases mottling on teeth and deformations in bones and joints. Ancient populations exposed to fluorosis also have pathologies in teeth and bone samples. Aim of this study is to evaluate literature and assessment of present data and impacts of fluorine on human body in an anthropological perspective.

EDITÖRE MEKTUP
26.
Editöre mektup: Timpanoplasti başarısını belirlemede kullanılabilmesi için ortalama trombosit hacmi ölçümlerinin standardizasyonuna ihtiyaç vardır
Letter to the Editor: There is need to standardization of mean platelet volume measurements for usage in the prediction of tympanoplasty success
Cengiz Beyan, Esin Beyan
doi: 10.5505/vtd.2019.90582  Sayfalar 416 - 417
-----
-----




Copyright © 2019 Van Medical Journal. All Rights Reserved. LookUs & Online Makale