E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694  






Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler Online Makale Gönder

Van Med J: 26 (4)
Cilt: 26  Sayı: 4 - 2019
Özetleri Gizle | << Geri
KLINIK ARAŞTıRMA
1.
Yaşlı Kanser Hastalarında Yaşam Kalitesinin ve Semptomların Değerlendirilmesi
Assesment of Quality of Life and Symptoms in Elderly Cancer Patients
Sevinç Kutlutürkan, Elif Sözeri Öztürk, Sultan Böke Erdoğan, Özlem İyimaya, Figen Bay, Firdevs Gül
doi: 10.5505/vtd.2019.38258  Sayfalar 418 - 426
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma 65 yaş ve üzeri kanserli hastalarda semptom değerlendirilmesi ve yaşam kalitelerinin belirlenmesi amacıyla yapılan tanımlayıcı bir çalışmadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, Aralık 2015-Mart 2016 tarihlerinde bir üniversite hastanesinin ‘Onkoloji Kliniği ve Ayaktan Kemoterapi Ünitesi’nde tedavi gören 106 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Hasta tanıtıcı bilgiler formu, ECOG performans skalası, EORTC QLQ-C30 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Memorial Semptom Değerlendirme Ölçeği (MSDÖ) kullanılmıştır.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 71.6±0.5 (min: 65, max: 84)’dir. EORTC QLQ-C30 alt boyutlarından aldıkları puan ortalamaları; Genel Sağlık Skoru 41.50±21.14, Fonksiyonel Skala 59.22±28.08 ve Semptom Skalası 38.07±24.23’tür. Hastaların en sık yaşadıkları semptomlar halsizlik (%83), ağız kuruluğu (%71.7) ve ağrı (%62.3)dır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastaların genel sağlık skoru ortalama puanları düşük bulunmuştur. Sıklıkla yaşadıkları halsizlik, ağız kuruluğu ve ağrıdır. Hastaların yaşadıkları semptomlar ile yaşam kalitesi alt boyutlarından genel sağlık skoru ve fonksiyonel skala alt boyutları arasında negatif ilişki olduğu, semptom skala alt boyutu ile pozitif ilişki olduğu belirlenmiştir. Hastaların hastalık ve tedavi ilişkili semptomlarının yönetilmesi yaşam kalitelerinin iyileştirilmesine katkı sağlayacaktır.
INTRODUCTION: This study was planned as a descriptive study for symptom assessment and determination of quality of life in 65 year old and older cancer patients.
METHODS: The study sample consisted of 106 patients treated at a university hospital 'Oncology Clinic and Outpatient Chemotherapy Unit' between December 2015 and March 2016. The sociodemographic questionnaire, the European Organization for Research and Treatment of Cancer (EORTC), the Quality of Life (QOL) Group and the Quality of Life Scale and the Memorial Symptom Assessment Scale (MSDS) were used in the study.
RESULTS: The mean age of the patients who participated in the study is 71.6 ± 0.5 (min: 65, max: 84). EORTC QLQ-C30 subscale average scores; Overall Health Score is 41.50 ± 21.14, Functional Scale is 59.22 ± 28.08 and Symptom Scale is 38.07 ± 24.23. The most frequent symptoms that the patients had were fatigue (83%), dry mouth (71.7%) and pain (62.3%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The mean scores of the general health score of the patients were found to be low. They often suffer from fatigue, dry mouth and pain. It has been determined that there is a positive relationship between the symptoms and the quality of life subscales of the patients and the symptom scale subscale, which is a negative correlation between the general health score and the functional scale subscales. Managing disease and treatment-related symptoms of patients will contribute to the improvement of quality of life.

2.
Febril Konvülsiyonlar Nörogelişimi Etkiler mi?
Do Febrile Seizures Influence Neurodevelopment?
Hatice Güneş, İrfan Oğuz Şahin, Aslıhan Zarasız, Mesut Arslan, Füsun Dilara İçağasıoğlu
doi: 10.5505/vtd.2019.02703  Sayfalar 427 - 431
GİRİŞ ve AMAÇ: Aileler genellikle ateşli nöbetlerin çocuklarının nörogelişiminde olumsuz etkileri olabileceği konusunda endişe duymaktadırlar. Çalışmamızın amacı; febril konvülsiyonların çocukların nörogelişimindeki etkilerini Denver Gelişimsel Tarama testi II(DGTT II) kullanarak ortaya koymaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel ve prospektif çalışma, 6 aylık dönem içinde febril konvülsiyon nedeniyle yatış verilen 28 hastayı kapsamaktadır. Hastaların yaşı, cinsiyeti, nöbet sayısı, tekrarı ve aile öyküsünde nöbet varlığı kaydedildi. DGTT II testi hastaların kabulünde(DGTT II-1) ve 1 yıl sonra(DGTT II-2) yapıldı. Sonuçlar ‘normal’, ‘anormal’ ve ‘şüpheli’ olarak kaydedildi.
BULGULAR: DGTT II-1 testinin sonuçları sırasıyla normal (%53,6), şüpheli( % 39,3), anormal( %7,1) geldi. DGTT II-2 sonuçları ise normal(%67,9), şüpheli (%28,6), anormal (%3,6) olarak geldi. Normal bulunan 15 hastanın 14’ü yine normal iken, diğeri şüpheli bulundu. Şüpheli olarak bulunan 11 hastanın 6 tanesi yine şüpheli iken, kalan 4’ü normal 1 tanesi ise anormal bulundu. Anormal bulunan 2 hastanın 1 tanesi normal, diğeri ise şüpheli olarak bulundu. DGTT II-1 ile DGTT II-2 skorları arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p=0,423).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Febril konvülsiyonların nörogelişim bozukluğuyla ilişkili olmadığını DGTT II kullanarak bulduk. Çalışmamızın sonuçlarına göre, ateşli nöbetlere rağmen normal nörogelişim beklentileri konusunda ebeveynleri rahatlatmak mümkün olabilir.
INTRODUCTION: Families are often concerned that febrile seizures may have negative effects on the neurodevelopment of their children. The aim of our study was to demonstrate the effects of febrile seizure on the neurodevelopment in children using the Denver Developmental Screening Test II (DDST).
METHODS: This cross-sectional and prospective study included 28 patients hospitalized for febrile seizures during a six-month period. The children's age, sex, number of seizures, number of recurrences, and family history of seizure were recorded. The DDST was performed at admission (1st DDST) and one year later (2nd DDST). The results were evaluated in three categories as ‘normal,’ ‘suspicious,’ and ‘abnormal.’
RESULTS: The 1st DDSTs were found as normal, suspicious, and abnormal at the rates of 53.6%, 39.3%, and 7.1%, respectively. The 2nd DDSTs were normal, suspicious, and abnormal at the rates of 67.9%, 28.6%, and 3.6%, respectively. Fourteen of the 15 found as normal were normal, but 1 was suspicious. Six of the 11 found as suspicious remained suspicious, 4 were normal, and 1 was abnormal. One of the 2 patients found as abnormal was normal, the other was suspicious. There were no significant differences between the scores of the 1st and 2nd DDSTs (p=0.423).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found that febrile seizures were not associated with neurodevelopmental delay when using the DDST II. According to the results of this study, it may be possible to reassure parents about the normal neurodevelopment expectations for their children despite having febrile seizures.

3.
Tiroid Nodüllerinde Ultrason Rehberliğinde İkili Enjektör Modeli ile İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi
The ultrasound guided a novel dual injector model fine needle aspiration biopsy
Caglayan Cakir
doi: 10.5505/vtd.2019.10170  Sayfalar 432 - 435
GİRİŞ ve AMAÇ: Retrospektif çalışmamızda üretmiş olduğumuz ikili enjektör modeli kullanılarak yapılan tiroid ince iğne aspirasyon biyopsi (İİAB )’sinin etkinliğini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Şubat 2018-Mayıs 2018 tarihleri arasında klinisyen istemiyle tarafımıza yönlendirilen tiroid nodülü olan hasta grubunda bilgisayar ortamında tasarladığımız ve 3 boyutlu yazıcıdan çıktısını aldığımız ikili enjektör modeliyle USG klavuzluğunda aynı anda iki iğne ile 131 nodülden ince iğne aspirasyon biyopsisi yaptık. Sitolojik tanılar Bethesda sınıflaması baz alınarak yapılmış olup olguların ultrasonografi bulguları belirlenen kriterler dahilinde kaydedilmiştir.
BULGULAR: Tirioid nodülü İİAB işlemi yapılan hastalarda yaş ortalaması 51,71±12,68 idi. Nodüllerin boyut ortalaması 21,83±5,4mm idi. Hasta yaş grupları ile biyopsi sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Değerlendirmeye alınan olgularının %14,62 (19/131)’i yanlış, %85.38 (111/130)’u doğru bulunmuştur. İşleme bağlı komplikasyon her iki grupta da görülmemiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ultrasonografi eşliğinde ince iğne aspirasyon biyopsisi etkili, güvenilir ve kolay uygulanabilir bir tanı yöntemidir. Doğru nodülden ve semisolid nodüllerde de doğru komponentten örnek alınmasında kullanılan yöntem ve teknik önemli yardımcılardır.
Ayrıca bu geliştirdiğimiz model ile farklı boyutlarda enjektör ve iğne uçları kullanılarak yapılacak yeni çalışmalarla daha iyi sonuçlar alınabilir.
INTRODUCTION: In our retrospective study, Ultrasound guided a novel dual injector model thyroid nodule fine needle aspiration biopsy (FNAB) as the measurement of success.
METHODS: A total of 131 thyroid nodules were applied with ultrasound guided fine needle aspiration biopsy with a novel dual injector model fine needle aspiration. This technique was designed in a computer environment and a 3D printed dual injector model was applied to the patient group between Fab 2018-May 2018 in our clinic. Cytological diagnoses were based on the Bethesda classification and ultrasonography findings of the cases were recorded within the specified criteria.
RESULTS: The mean age of the patients in the whole sample was 51,66±12,64 years. The mean size of the nodule was 24,79±7,72mm. No statistically significant difference was determined between the age and nodule size. (p>0,05). The diagnosis was incorrect in %14,50 (19/131) and correct in,%85.50 (112/131) of cases. No technical complications were observed in patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Ultrasound guided FNAB is an effective, reliable and easy-to-apply diagnostic method. The method and technique used to obtain samples from the correct component are important in the correct nodule and in semisolid nodules. It can be considered that the newly developed model, using more nodules and needles at different thicknesses may increase the success rate significantly.

4.
Tetik parmak cerrahisinde alternatif bir yöntem: Perkütan Gevşetme
An alternative method of trigger finger surgery: Percutaneous Release
Cihan Adanaş, Sezai Özkan
doi: 10.5505/vtd.2019.48254  Sayfalar 436 - 440
GİRİŞ ve AMAÇ: Tetik parmak cerrahi tedavisinde uygulanan açık cerrahi yöntem ile percutan gevşetmenin sonuçlarını kıyaslamak ve her iki tekniğin birbirlerine olan avantaj ve dezavantajlarını değerlendirmektir
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yöntem: Çalışmaya 55 hasta (36 kadın, 19 erkek; ortalama yaş 54 (19-77 yaş)) dahil edildi. 31 hastaya perkütan gevşetme uygulanırken 24 hastaya açık cerrahi ile gevşetme yapıldı. Hastaların 1. hafta, 1. ay ve 6 ay sonraki klinik, Quick Disabilities of the Arm, Shoulder and Hand (QDASH) skoru sonuçları ve işe başlama süreleri karşılaştırıldı.

BULGULAR: Sonuçlar: Perkütan gevşetme yapılan 1 hastada nüks gözlendi. Açık cerrahi yapılan hastalarımızın 3 tanesinde yara yeri skarından dolayı uzun süren ağrısı oldu. Hangi grupta Bir hastada yüzeyel enfeksiyon gelişti. İşe geri dönüş süreleri ve maliyet açısında perkütan gevşetme daha iyi sonuçlar verdi.


TARTIŞMA ve SONUÇ: Çıkarımlar: Tetik parmak cerrahi tedavisinde perkütan gevşetme etkin ve kolay gevşetme sağlaması, komplikasyon riskinin az olması ve maliyetinin açık cerrahi tekniğe göre düşük olması sebebiyle tercih edilebilecek bir yöntemdir.
INTRODUCTION: The purpose of this study is to compare the results of the open surgical procedure used in the treatment of the trigger finger surgeon and the percutaneous relaxation and to evaluate the advantages and disadvantages of each technique.

METHODS: 55 patients (36 females, 19 males, mean age 54 years range: 19-77 years) were included in the study. 31 patients underwent percutaneous release and 24 patients underwent open surgery. Clinical, Quick Disabilities of the Arm, Shoulder and Hand (QDASH) scoring results and work start-up times were compared at 1 week, 1 month and 6 months after surgery.
RESULTS: Recurrence was observed in 1 patient who underwent percutaneous release. Three of our patients who underwent open surgery had a long lasting pain due to the wound scar. A superficial infection developed in a patient. İn terms of time to return to work and cost, percutaneous release has yielded better results.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Percutaneous release is prefable method compared to open release in term of effective, easy release, low risk of complication and low cost.

5.
Unilateral renal hipoplazide Doppler US bulguları
Doppler US findings in unilateral renal hypoplasia
Azad Hekimoglu, Onur Ergun, Işık Conkbayır
doi: 10.5505/vtd.2019.30164  Sayfalar 441 - 444
GİRİŞ ve AMAÇ: Renal hipoplazi, böbreğin yapısal olarak normal olmasına rağmen, böbrek boyutunun, yaşa göre 2 standart deviasyon altında olması olarak tanım¬lanır. Biz bu çalışmamızda insidental olarak saptanmış unilateral hipoplazik böbreklerin Doppler ultrasonografi (US) bulgularını ve kontralateral böbrekle arasındaki farkları değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Herhangi bir sebeple yapılan abdominal US tetkiklerinde insidental olarak unilateral renal hipoplazi saptanan 23 hasta onam alınarak çalışmaya dahil edildi. Hipoplazik ve normal olan karşı böbrek için Doppler US ile ana renal arter pik sistolik hızı (PSH) ve intrarenal arterlerde rezistivite indeksi (RI) ve pulsatilite indeksi (PI) ölçüldü.
BULGULAR: Çalışmada 23 hastadan elde edilen bilateral böbrek ölçüm değerleri kullanıldı. Hipoplazik böbreklerde ana renal arter PSH değeri normal böbreklere göre daha düşük olup istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Hipoplazik ve normal böbrekler arasında RI ve PI ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). Ayrıca ana renal arter PSH değerinin böbrek uzun aksı ve renal parankim kalınlığı ile arasındaki ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İnsidental hipoplazik böbreklerde ana renal arterlerde ölçülen PSH değerleri normal olan tarafa oranla daha düşük olarak saptanmasına rağmen RI ve PI değerlerinde normal olan tarafla anlamlı farklılık saptanmadı. Bu sonuçların konjenital unilateral hipoplazik böbreklerin atrofik böbreklerden ayrımında kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Renal hypoplasia, is defined as kidney size under 2 standard deviations for age, although kidney is structurally normal. We aimed to evaluate the Doppler ultrasonography (US) findings of incidentally detected unilateral hypoplasic kidneys and the differences from contralateral kidneys in this study.
METHODS: Twenty-three patients with unilateral renal hypoplasia, which incidentally detected while abdominal US examinations for any reason, were included in the study. For the hypoplastic and normal contralateral kidneys, the peak systolic velocity (PSV) of the main renal artery and the resistivity index (RI) and pulsatility index (PI) for the intrarenal arteries were measured with Doppler US.
RESULTS: In the study, bilateral renal measurements obtained from 23 patients were used. PSV value of the main renal artery in hypoplasic kidneys was lower than that of normal kidneys and it was statistically significant (p<0,05). There was no statistically significant difference between RI and PI measurements between hypoplasic and normal kidneys (p>0,05).
The relation between renal long axis and renal parenchymal thickness with the PSV value of main renal artery was found to be statistically significant.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Although the PSV values measured in the main renal arteries were lower in hypoplasic kidneys than in the normal side, there was no significant difference between normal and hypoplasic kidneys in terms of RI and PI values. We think that these results can be used to distinguish congenital unilateral hypoplasic kidneys from atrophic kidneys.

6.
Evlilik?- Evcilik?: Çocuk Gelinler ve İlişkili Ruhsal Hastalıklar
Early Marriage and Related Mental Illnesses
Şafak Eray, Halit Necmi Uçar, Duygu Murat
doi: 10.5505/vtd.2019.50146  Sayfalar 445 - 451
GİRİŞ ve AMAÇ: On sekiz yaş altında evlenme olarak tanımlanan erken evliliklerin ergenlerin ruhsal ve fiziksel gelişimine olumsuz etkileri vardır. Çocuk yaşta evlilik yapan kadınların ruhsal hastalık tanısı alma ve psikiyatrik destek arama oranlarının yetişkin yaşta evlenen kadınlara oranla daha sık olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızın amacı, erken evliliklerin sık izlendiği bölgelerden biri olan Doğu Anadolu Bölgesi, Van ilinde izlenen çocuk evlilikler ve ruhsal sorunlar arasındaki ilişkiyi incelemek ve başvuru şekilleri ile ruhsal sorunlar arasında fark olup olmadığını araştırmaktır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmada Van Eğitim Araştırma Hastanesine ayaktan tedavi için çeşitli polikliniklere başvuran 18 yaş altı evlilik yapmış 37 ergenin, klinik ve sosyodemografik özellikleri ve ruhsal durumları incelenmiştir. Ergenlerin değerlendirilmesi yarı yapılandırılmış görüşme ölçeği ile yapılmıştır (K-SADS). Ardından ergenlere Sosyodemografik Veri Formu, Kısa Semptom Envanteri, Çocuk Depresyon Envanteri, Çocuklarda Anksiyete Tarama Ölçeği uygulanmıştır.
BULGULAR: Çalışmamızdaki olguların %48,6’sı adli rapor talebi ile başvurmuştur. Olguların yaş ortalaması 16,51±0,86 olarak bulunmuştur. Sadece bir olgu okula devam ederken diğerleri okuldan ayrılmış olduğu izlenmiştir. Ailelerin %89,2’si düşük sosyoekonomik düzey olarak değerlendirilmiştir. Olguların %45,9’unda herhangi bir ruhsal bozukluk saptanmazken, %37.8’inde major depresif bozukluk, %29.7’sinde anksiyete bozukluğu, %2.7’sinde travma sonrası stres bozukluğu, %2.7’sinde bipolar bozukluk, %2.7’sinde psikotik bozukluk saptanmıştır. Adli makamlarca yönlendirilen olguların sadece 1 tanesinde psikiyatrik tanı görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız erken evlilikler hakkında adli rapor taleplerini ve bu talep dışında başvuruları karşılaştıran ilk çalışma olma özelliğini taşımaktadır. Çalışmanın sonuçları, adli rapor talebi ile başvuran ergenlerin ruhsal durum değerlendirmeleri ve başka amaçlarla başvuran ergenlerin ruhsal durum değerlendirmeleri arasında önemli farklılık olduğunu göstermiştir. Bu bulgular dikkate alındığında çocuk evlilikler ile ilgili yeni yasal düzenleme ihtiyacı olabileceği düşünülmüştür.
INTRODUCTION: Early marriage, defined as marriage under the age of 18, leads to various negative consequences such as low educational level due to school leaving, adolescent pregnancy, increase in maternal and infant mortality and morbidity, and poverty. They have also been associated with mental illnesses. We aim to determine the psychological problems experienced by early married adolescents and to determine the variables that may cause this situation regarding preventive mental health.
METHODS: We investigated the clinical characteristics, sociodemographic characteristics and mental status of 37 adolescents who married before the age of 18 and applied to any outpatient clinic in x Educational Research Hospital. The evaluation of the adolescents was done with semi-structured interview scale. Then Sociodemographic Data Form, Brief Symptom Inventory, Kovacs Depression Scale, Anxiety Screening Scale for Children were applied to all participants.
RESULTS: 48,6% of our cases were were directed by judicial authorities for an forensic report. The mean age of the cases was 16,51±0,86. Only one case was continuing their school while others were not. 89.2% of the families were in low socioeconomic level. Depression is found 37.8%, anxiety 29.7%,post-traumatic stress disorder 2.7%, bipolar disorder 2.7%, and psychotic disorder in 2.7% of total cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Tthis is the first study comparing the psychopatology of adolescents with early marriages who apply for a forensic report and other reasons. The significant difference in pschopathology between the adolescents asking for a forensic report and the for other purposes is taken into account, here may be the necessity for new legal arrangements concerning child marriages.

7.
İzotretinonin Kullanan Hastaların Miyalji Şiddet İndekslerinin ve Serum Kreatinin Fosfokinaz Düzeylerinin Değerlendirilmesi
The Effect of Isotretinoin-Induced Myalgia on Daily Quality of Life and Evaluation of Serum Creatine Phosphokinase Levels
Ebru Karagun
doi: 10.5505/vtd.2019.26918  Sayfalar 452 - 455
GİRİŞ ve AMAÇ: Şiddetli veya tedaviye dirençli orta şiddetli akne tedavisinde kullanılan izotretinonin, yan etkileri arasında gözlenebilen miyaljinin günlük yaşam kalitesine etkisinin değerlendirilmesi ve bu hastalarda serum kreatin fosfokinaz (CPK) düzeyleri ile miyalji arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Polikliniğe başvuran 15-40 yaş arası 216 hasta çalışmaya alınmıştır. İzotretinonin tedavisi sırasında miyalji tespit edilen hastaların kas ağrılarının günlük yaşam kalitesine etkisi değerlendirilmiştir. Değerlendirme 0: Yok, 1: Sabah kalkınca farkedilen ve gün içerisinde aktiviteleri engellemeyen, 2: Gün içerisinde normal aktiviteyi etkileyen, 3: Günlük aktivitelerin yapılmasını engelleyen şeklinde sınıflandırılmıştır. Çalışmaya alınan ve miyalji tespit edilen hastaların CPK düzeyleri ise retrospektif olarak dosyalarından taranmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 216 hastanın 124’ü kadın, 92’si erkek olup yaş ortalaması 24±5.3.'dir. Hastaların %47’sinde (n: 104) miyalji tespit edilmiştir. Kadın hastaların %55,7’sinde (n: 58), erkek hastaların %50’sinde (n: 46) miyalji mevcuttu. Miyalji tespit edilen hastalar değerlendirildiğinde 1: Sabah kalkınca farkedilen ve gün içerisinde aktiviteleri engellemeyen kas ağrısı %61.5 (n: 64), 2: Gün içerisinde normal aktiviteyi etkileyen kas ağrısı %32.6’sında (n: 34), 3: Günlük aktivitelerin yapılmasını engelleyen kas ağrısı %5.7 (n: 6) mevcuttu. Miyalji tespit edilen 104 hastanın %30.7’sinde (n: 32) serum CPK düzeyinde artış tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İzotretinonin kullanımı sırasında miyalji hastalarının yarısına yakınında görülebilen sık bir yan etkidir. İzotretinonin kullanımı sırasında gözlenen miyaljinin tolere edilebilir düzeyde olduğu günlük yaşam kalitesine etkisi olmadığı saptanmıştır. Miyalji ile serum CPK düzeyi arasında korelasyon olmadığı tespit edilmiştir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the effect of the myalgia observed as a side effect of isotretinoin used for severe and treatment-resistant moderate acne on patient quality of life and to investigate the relationship between serum creatine phosphokinase (CPK) levels and myalgia in these patients.
METHODS: Included in the study were 216 patients between the ages of 15 and 40 presenting to the outpatient clinic. During isotretinoin treatment, the effect of muscle pain on the daily quality of life of patients with myalgia was evaluated according to the myalgia severity level (0: N/A; 1: Significant in the morning but not preventing normal activity during the day; 2: Affecting normal activity during the day; 3: Preventing normal daily activities). CPK levels of patients included in the study were screened retrospectively from their files.
RESULTS: Of the 216 patients included in the study, 124 were female, 92 were male and the mean age was 24±5.3. Myalgia was detected in 48% of the patients (n: 104). Of the patients diagnosed with myalgia, 61.5% (n: 64) were classified as 1, 32.6% (n: 34) as 2 and 5.7% as 3. Serum CPK levels were elevated in 30.7% (n: 32) of the 104 myalgia patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Myalgia is a common side effect that can be seen in nearly half of patients during isotretinoin use. It was determined that the myalgia observed during isotretinoin use was at a tolerable level and had nosignificant effect on the daily quality of life. Although no correlation was found between myalgia and serum CPK levels.

8.
Semptomatik laringofaringeal reflünün solunum fonksiyonları üzerine etkisinin değerlendirilmesi
The assessment of the effect of the laryngopharyngeal reflux on the respiratory functions tests
Mehmet Aslan, Emin Karaman
doi: 10.5505/vtd.2019.49354  Sayfalar 456 - 462
GİRİŞ ve AMAÇ: Laringofaringeal reflü (LFR) hastalığı toplumda sıkça karşımıza çıkan ve hayat kalitesini etkileyen bir hastalıktır. Bu hastalık basit semptomlar yanında larinkste polip, stenoz gibi patolojik bulgulara neden olabilir. Bunun yanında larinks ve alt solunum yollarında asit irritasyonuna bağlı olarak solunum fonksiyonlarında etkilenme olabilir.
Bu çalışmada LFR tanısı almış hastaların proton pompa inhibitörü (PPİ) kullanımı sonrasında laringeal semptom, bulgu ve solunum fonksiyonlarındaki değişimlerin araştırılması amaçlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya 24 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların reflü semptom ve bulgu skorları not edilmiştir. Bununla birlikte hastaların solunum fonksiyon testleri kaydedilmiştir. Üç aylık PPİ tedavisi sonrasındaki değerler analiz edilip, değişimler analiz edilmiştir.
BULGULAR: Hastaların semptom skoru ortalaması 30,33±6,53’ten 10,33± 4,72’ye; bulgu skoru ortalaması 10,79± 3,20’den 4,29± 2,78’e gerilemiştir (p<0.05). Solunum fonksiyon testlerinde ise parametrelerde herhangi anlamlı bir değişim olmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: LFR’li hastalarda PPİ tedavisi semptom ve bulgularda gerileme olurken, solunum fonksiyon testlerinde bir değişim olmamıştır. Solunum üzerine etkiyi saptamak amacıyla daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Laryngopharyngeal reflux (LPR) is a disease that is frequently encountered in the population and affects the quality of life. This disease can cause pathological findings such as polyp, stenosis in the larynx as well as simple symptoms. In addition, respiratory function may be affected due to acid irritation in the larynx and lower respiratory tract.
The aim of this study was to investigate the alterations in laryngeal symptoms, signs and respiratory functions after the use of proton pump inhibitors (PPI) in patients with LPR.

METHODS: Twenty-four patients were included in this retrospective study. The reflux symptom and finding scores of the patients included in the study were noted. Pulmonary function tests of the patients were recorded. After 3 months of PPI treatment, the values were analyzed and the changes were analyzed.
RESULTS: The mean symptom score was 30.33 ± 6.53 to 10.33 ± 4.72; the mean score of the findings decreased from 10.79 ± 3.20 to 4.29 ± 2.78 (p <0.05). In pulmonary function tests, there was no significant change in parameters.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In patients with LFR, treatment with PPI decreased in symptoms and signs, but no change in pulmonary function tests. More comprehensive studies are needed to determine the effect on respiration.

9.
Yaşa bağlı işitme kaybı olan hastalarda retina sinir lifi kalınlığının değerlendirilmesi
Evaluation of retinal nerve fiber layer thickness in patients with age-related hearing loss
Hüseyin Fındık, Metin Çeliker
doi: 10.5505/vtd.2019.05826  Sayfalar 463 - 469
GİRİŞ ve AMAÇ: Yaşa bağlı işitme kaybı (YBİK) olan hastalarda optik koherens tomografi (OKT) kullanarak retina sinir lifi tabakası kalınlığı (RSLTK) analizi yapmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif çalışmada YBİK olan 65 hasta ve 36 sağlıklı kontrol vardı. YBİK olan hastalar hafif (33 hasta) ve orta (32 hasta) olarak iki gruba ayrıldı. Her hastaya en iyi düzeltilmiş görme keskinliği, yarıklı lamba muayenesi, Goldmann aplanasyon tonometresi, görme alanı testi ve dilate fundus muayenesi dahil olmak üzere tam bir oftalmolojik muayene yapıldı. Tüm katılımcıların RSLT kalınlıklar'ı OKT cihazı kullanılarak ölçüldü. Hastaların saf ses odyometri testleri sessiz bir kabinde kulaklık ve AC40 odyometri kullanılarak yapıldı.
BULGULAR: Kontrol, hafif ve orta işitme kaybı gruplarında ortalama yaş sırasıyla 70.39, 70.55 ve 71.22 idi. Kontrol grubu ve orta derecede YBİK olan hastalarda inferior kadran kalınlıkları arasında(p = 0.011) ve ortalama RSLT kalınlıkları arasında (p = 0.025) istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı. Üst, nazal ve temporal kadran RSLT kalınlıkları tüm çalışma gruplarında benzer bulundu ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (sırasıyla p =0.104, 0.650, 0.470).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Orta derecede YBİK olan hastalarda kontrollere kıyasla ortalama RSLT kalınlıkları anlamlı derecede daha ince bulundu. Yaş ve işitme kaybı derecesi arttıkça RSLT kalınlıkları azalır.
INTRODUCTION: To perform retinal nerve fibre layer (RNFL) thickness in patients with age-related hearing loss (ARHL) using Optical coherence tomography (OCT).
METHODS: Sixty-five patients with ARHL and 36 healthy controls were included in this prospective study. Patients with ARHL were divided into two groups—one with mild (33 patients) and one with moderate (32 patients) impairment. A complete ophthalmological examination was applied to all subjects and included best-corrected visual acuity, slit lamp examination, Goldmann applanation tonometer, visual field testing and dilated fundus examination. The RNFL thicknesses of all participants was measured using an OCT device. Pure tone audiometry tests were performedon the patients using headphones and AC40 audiometry in a silent cabin.
RESULTS: The mean age was 70.39, 70.55 and 71.22 in the control, mild and moderate hearing loss groups, respectively. A statistically significant difference was observed between the control group and patients with moderate ARHL, between inferior quadrant thicknesses(p=0.011) and between mean RNFL thicknesses(p=0.025). The superior, nasal and temporal quadrant RNFL thicknesses were similar acrossthe whole study group, with no statistically significant difference (p values: 0.104, 0.650, 0.470,respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The average RNFL was significantly thinner in the patients with moderate ARHL compared to the controls. As age and the degree of hearing loss increases, RNFL thicknesses decreases.

10.
Şanlıurfa'da Tersiyer Bir Merkezde Konjenital Malformasyonların Retrospektif Analizi
Retrospective Analysis of the Congenital Malformations in the Tertiary Center in Şanlıurfa
Sibel Sak, Mert Ulaş Barut, Emin Taşdüzen, Nurullah Peker, Muhammed Erdal Sak
doi: 10.5505/vtd.2019.58159  Sayfalar 470 - 474
GİRİŞ ve AMAÇ: Türkiye’nin en yüksek kaba doğum hızına sahip ili olan Şanlıurfa’da tersiyer merkez olan hastanemizde prenatal dönemde tanı konulan konjenital anomalili gebeliklerin insidans, anomali tipi ve bunların yaşa ve cinsiyete göre dağılımının belirlenmesi amaçlandı.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2017 ve Aralık 2017 tarihleri arasında fetal anomali nedeniyle Harran Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümüne refere edilmiş veya kliniğimizde fetal anomali tanısı konmuş 68 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş, gravida, parite, abortus, yaşayan çocuk sayısı, tanı esnasındaki gestasyonel hafta, cinsiyet, doğum şekilleri ve fetal anomali türü hasta dosyalarından ve terminasyon etik kurulu kayıt belgelerinden elde edildi.
BULGULAR: Hastanemizdeki 1631 doğum retrospektif olarak incelendi. Majör konjenital anomaliye sahip altmış sekiz fetüs saptandı.Bu gebelerin % 33.6 sında 1.veya 2.derece akrabalık saptandı. Konjenital malformasyonlu fetüs insidansı % 4.17 idi. En sık izole konjenital anomalinin anensefali olduğu tespit edildi. Konjenital anomalisi olan fetüsler en sık 21-34 yaş grubundaki gebelerde saptanırken, 20 yaşın altındaki gebelerde daha düşük sıklıkta saptandı (sırasıyla% 52.9 ve% 19.1, p<0.05).Konjenital fetal anomalisi olan fetüslerin 23’ünün ( %33.8) kız, 27 ‘sinin (%39.7) erkek olduğu görüldü. Fetal anomali ile cinsiyet arasında istatistiki anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0.05)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Türkiye'nin en yüksek doğum hızına sahip ili olan Şanlıurfa’da bulunan kliniğimizde konjenital malformasyon insidansı % 4,17 saptandı. İleri düzey ultrasonografinin (USG) yaygın kullanımı, rutin doğum öncesi bakımın önemi ile ilgili gebelerin eğitilmesi ve deneyimli doğum uzmanı sayısının artması ile bu oranın önemli ölçüde azalması sağlanacaktır.
INTRODUCTION: The aim of this study is to determine the incidence, type and distribution of congenital anomalies that were diagnosed prenatally in a tertiary center of Sanliurfa which is the city that has the highest birth rate of Turkey.
METHODS: Between January 2017 and December 2017, 68 patients who were referred to the Harran University Department of Obstetrics and Gynecology for fetal anomaly or whose fetal anomaly was diagnosed in our clinic were included in this study. Age, gravida, parity, abortus, number of living children, gestational week at diagnosis, gender, type of birth and fetal anomaly were obtained from patient files and termination ethics committee records.
RESULTS: he 1631 births in our hospital were studied retrospectively. Sixtyeight fetüs with majör congenital anomalies were detected. The incidence of fetüs with congenital malformations was 4.17%, the most common isolated congenital anomaly was anencephaly. The fetüses with congenital anomaly were detected the most frequently in 21-34 age group pregnants, although it was detected rarely in pregnants group less than 20 years old (respectively 52.9 % and 19.1%, p<0.05).

DISCUSSION AND CONCLUSION: The incidence of congenital malformation in our clinic, in Şanlıurfa city that has the highest birth rate of Turkey was 4.17 %. The ekstensive use of advanced ultrasound (USG), the training of pregnants for the importance of routine antenatal care and the increase in the number of experienced obstetricians will lead to a significant reduction in this ratio.

11.
Evaluation of Ishiofemoral Space and Quadratus Femoris Space by Magnetic Resonance Imaging
Kutsi Tuncer, Gökhan Polat, Adem Karaman, Sinan Yılar, Fatih Alper
doi: 10.5505/vtd.2019.75318  Sayfalar 475 - 478
INTRODUCTION: We aimed to evaluate the ishiofemoral (IF) space and quadratus femoris (QF) space by magnetic resonance imaging in a Turkish population.
METHODS: A total of 488 magnetic resonance images of the hip were evaluated by one radiologists to measure IF and QF distances. The data were grouped according to gender and side (right / left) and statistically compared.
RESULTS: The median value of the IF and QF space width was 25.00 (95% CI; 23.00 to 27.00) and 20.00 (95% CI; 17.00 to 22.00), respectively. There was no significant difference between the left and right side in terms of IF and QF distance (p = 0.99, p = 0.92) (Table 1), but a significant difference was found between male and female patients (p < 0.0001, p < 0.0001, respectively) (Table 1).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the Turkish population investigated, the IF and QF distance was lower in women than in men. Therefore, the risk of impingement is considered to be higher in the female population.

12.
Torakoskopik-Laparoskopik Özefajektomi Yapılan 13 Olguda Azigos Veninin Polimer Klipsle Kapatılması
Closure of the Azygos Vein With Polymer Clip in 13 Cases Undergoing Thoracoscopic-Laparoscopic Esophagectomy
osman toktaş, ÜMİT HALUK İLİKLERDEN, Mehmet Çetin Kotan
doi: 10.5505/vtd.2019.93899  Sayfalar 479 - 482
GİRİŞ ve AMAÇ: Özefagus kanserinin tedavisinde cerrahi hala en önemli kısmı oluşturmakta. Cerrahi, konvansiyonel yöntemler ile yapılabildiği gibi minimal invaziv yöntemlerle de yapılabilinmekte. Bu çalışmada minimal invaziv McKeown özefajektomi yapılan olgularda azigos veninin polimer klips ile kapatıldığı olguları literatür eşliğinde tartışmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mayıs 2014-Mayıs 2016 yılları arasında merkezimizde özefagus kanseri nedeniyle minimal invaziv McKeown özefajektomi yapılan 13 olgu çalışmaya alındı.
BULGULAR: Olguların yaş ortalaması 53.8 olup, 10 olgu kadın ve 3 olgu erkek idi. Tümör lokalizasyonu 10 olguda orta, 3 olguda alt özefagusta idi. Olguların 11’i neoadjuvant kemoradyoterapi almış iken 2 olgu almamıştı. 10 olguya torakoskopik-laparoskopik özefajektomi yapıldı, 3 olguya da torakotomik-laparoskopik özefajektomi yapıldı, bütün olgularda azigos veni polimer klips ile kapatıldı ve özefagogastrostomi servikal bölgede yapıldı. Ortalama ameliyat süresi 210 dk idi. Ortalama hastanede kalış süresi 12.9 gün idi. 4 olguda patolojik tam yanıt vardı. Çıkarılan ortalama lenf nodu sayısı 9.6 idi. 2 olguda komlikasyon olarak şilotoraks gelişti ve bunlardan birisi 26. günde kaybedildi. Hiçbir olguda azigos venine bağlı herhangi bir komplikasyon ve kanama yaşanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Özefajektomi de önemli damarsal yapılardan birisi olan azigos veninin kapatılıp kesilmesinde polimer klipsin kullanımı komplikasyon ve kanama riskini arttırmazken maliyet ve kullanım kolaylığı açısından üstünlüğü olup güvenle kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to discuss the cases that azygos vein were closed with polymer clip in which the cases underwent MIMcKeown esophagectomy.
METHODS: Between May 2014-May 2016, 13 cases who underwent MI McKeown esophagectomy due to esophageal cancer in our center were included in the study.
RESULTS: The mean age of the cases was 53.8 years, 10 were female and 3 were male. Tumor localization was middle esophagus in 10 cases and lower esophagus in 3 cases. While neoadjuvant chemoradiotherapy has received 11 cases were received 2 cases. 10 patients underwent thoracoscopic-laparoscopic oesophagectomy, and 3 patients underwent thoracotomic-laparoscopic oesophyectomy. In all cases, azygos vein was closed with polymer clip and esophagogastrostomy was performed in the cervical region. The mean operative time was 210 min. The mean hospital stay was 12.9 days. 4 patients had pathological complete response. The mean number of lymph nodes removed was 9.6. In 2 cases, chylothorax developed as a complication and one of them died on the 26th day. None of the cases had any complications and bleeding due to azygos vein.
DISCUSSION AND CONCLUSION: While In the case of esophageectomy, the use of the polymer clip in the closure of the azygous vein, which is one of the major vascular structures, does not increase the risk of complications and bleeding, superiority in terms of cost and ease of use. Therefor we believe that it can be used safely.

13.
Trachystemon orientalis' in Acanthamoeba castellanii Kistleri ve Trofozoitleri Üzerine İn Vitro Amoebisidal Aktivitelerinin Araştırılması
Investigation of In Vitro Amoebicidal Activities of Trachystemon orientalis on Acanthamoeba castellanii Cysts and Trophozoites
Bülent Kaynak, Zeynep Kolören, Ülkü Karaman
doi: 10.5505/vtd.2019.79926  Sayfalar 483 - 490
GİRİŞ ve AMAÇ: Acanthamoeba türleri, Acanthamoeba keratiti, granülomatöz amibik ensefalit, kutanöz acanthamoebiasis gibi önemli hastalıkların etkenidir. Bu çalışmada, Trachystemon orientalis’den elde edilen ringer ve metanol özütlerinin Acanthamoeba castellanii kist ve trofozoitleri üzerindeki yüzde (%) canlılık etkisi ve IC50 değeri araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Farklı konsantrasyonlarda hazırlanan T. orientalis’in metanol ve ringer özütlerinin A. castellanii trofozoitleri ve kistleri üzerinde in vitro amoebisidal etkisi incelenmiştir.
BULGULAR: A. castellanii trofozoit formu üzerindeki IC50 değeri sırasıyla 1., 3., 6., 8., 24., 48., ve 72. saatlerde T.orientalis’in metanol özütünde, 23.8, 21.4, 14.1, 11.1, 8.7, 7.2 ve 4 mg/mL, T. orientalis ringer özütünde ise, 25.8, 23.9, 20.9, 15.9, 14.4, 11.1 ve 8.5 mg/mL olarak saptanmıştır. T.orientalis’in 80 mg/mL’deki metanol özütü 72. saatte tüm trofozoitleri öldürmüştür. T.orientalis’in ringer özütünde ise 72. saatte % canlılık oranı 1.6 ± 0.3 olarak bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: T. orientalis’in metanol özütü ile ringer özütünün A. castellanii trofozoitleri üzerine amoebisidal etkileri karşılaştırıldığında, T. orientalis’in metanol özütünün, ringer özütünden daha etkili olduğu bulunmuştur. A. castellanii kistlerinin her iki özüte karşı duyarlılığı benzer olup Acanthamoeba trofozoitleriyle karşılaştırıldıklarında, trofozoitlerin özütlere olan duyarlılığının kistlerden daha fazla olduğu görülmüştür. Araştırmada etkili bulunan konsantrasyonların memeli hücresi ve deney hayvanları için toksik olup olmadığının tespit edilmesi amacıyla in vivo çalışmaların yapılması ve bu özütlerin biyolojik aktivitesini sağlayan etken maddelerin etki mekanizmalarının araştırılması gerektiği önerileri sunulmuştur.
INTRODUCTION: Acanthamoeba species cause important diseases such as Acanthamoeba keratitis, granulomatous amoebic encephalitis and cutaneous acanthamoebiasis. In this study, we investigated the amoebicidal action of methanol and ringer extracts of Trachystemon orientalis plant on cyst and trophozoite forms of Acanthamoeba castellanii by evaluating cell viability percentage and IC50 values.
METHODS: The in vitro amoebicidal effects of T. orientalis methanol and ringer extracts prepared at different concentrations on A. castellanii trophozoites and cysts were investigated.
RESULTS: The IC50 value of A. castellanii trophozoite form at 72nd, 48th, 24th, 8th, 6th, 3rd and 1st hours were 4, 7.2, 8.7, 11.1, 14.1, 21.4, and 23.8 mg/mL with methanol extract of T. orientalis, respectively, and 8.5, 11.1, 14.4, 15.9, 20.9, 23.9 and 25.8 mg/mL, with ringer extract of T. orientalis respectively. T. orientalis 80 mg/mL methanol extract showed lethal effect for the all trophozoites at 72nd hour. The viability (%) of the ringer extract of T. orientalis at 72nd hour was 1.6 ± 0.3.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Methanolic extract of T. orientalis was found to be more effective than ringer extract on Acanthamoeba trophozoites. A. castellanii cysts showed similar sensitivity to methanolic and ringer extracts of T. orientalis. Both extracts showed greater amoebicidal activity on trophozoites when compared to cysts. Whether the concentrations explored in the existing study are cytotoxic for mammalian cells, or have toxic effects on experimental animals should be examined with future in vivo studies. Furthermore, the mechanism of action for the active substances responsible for biological activity should be investigated in future studies.

14.
Hemşireler Obez Hastalara Karşı Önyargılı mı?
Are nurses biased against obese patients?
Meryem Türkan Işık, Gülay Altun Ugras, Zübeyde Uzanmaz
doi: 10.5505/vtd.2019.82435  Sayfalar 491 - 497
GİRİŞ ve AMAÇ: Araştırma, obez hastalara bakım veren hemşirelerin önyargı durumlarını belirlemek ve obez hastaların bakım kalitesini artırmaya yönelik öneriler geliştirmek amacıyla planlandı.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı nitelikteki bu araştırmanın örneklemini, bir üniversite hastanesinde çalışan ve araştırma kriterlerine uyan 370 hemşire (%95,8) oluşturdu. Veriler, Şubat-Mayıs 2017 tarihleri arasında, anket formu ve GAMS-27 Obezite Önyargı Ölçeği (GAMS-27 OÖÖ) kullanılarak toplandı. Verilerin analizinde, yüzde, ortalama, standart sapma, student t testi, ANOVA ve pearson korelasyon testi kullanıldı.
BULGULAR: Hemşirelerin %69,2’si obez hastaya bakım verirken, yalnızca %27,6’sı obezite ile ilgili bir eğitim aldığını ifade etti. Hemşirelerin, GAMS-27 OÖÖ ortalamasının 73,4±10,2 olduğu, %63,2’sinin önyargı eğiliminde ve %10,0’unun ise önyargılı olduğu saptandı. Hemşirelerin yaş, cinsiyet, eğitim ve medeni durumu, çalıştığı klinik, eğitim aldığı yer, ölçek puanını etkilemezken; obez hasta bakımına yönelik alınan eğitimin ve aldığı eğitimi yeterli bulmanın önyargı eğilimini düşürdüğü saptandı. Hemşirelerin beden kitle indeksi düştükçe, obezite önyargılarının anlamlı oranda yükseldiği belirlendi.


TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışma sonuçları hemşirelerin çoğunluğunun önyargı eğiliminde olduklarını, çok azının obez hasta bakımına yönelik eğitim aldığını, eğitimin obez hastalara karşı önyargı eğilimini azalttığını gösterdi.
Eğitimin etkisi göz önünde bulundurulduğunda, mevcut hemşirelik eğitiminde ve hizmet içi eğitimlerde bu konuya yer verilebilir. Hemşirelerin önyargı eğilimini etkileyen faktörlerin belirlendiği ve hemşirelerin obez hastalara bakım vermek istememe nedenleri ile önyargı eğilimleri arasındaki ilişkinin incelendiği yeni araştırmaların planlanması önerilebilir.


INTRODUCTION: This study is planned to determine the biases of nurses caring for obese patients and to improve suggestions for improving care quality of obese patients.
METHODS: A total of 370 nurses (95.8%) working in a university hospital who met research criteria constituted sample of this study. Data have been collected between February-May 2017 using data collection form and GAMS-27 Obesity Prejudice Scale (GAMS-27 OPS). Percent, average, standard deviation, student t, ANOVA, and pearson correlation tests have been used in data analysis.

RESULTS: Out of 69.2% of nurses caring for obese patients, only 27.6% have stated to have taken an education about obesity. GAMS-27 OPS mean score of nurses is 73.4±10.2, and 63.2% has been identified as bias inclined and 10.0% as biased. While age, gender, education status and marital status of nurses do not affect scale scores, education taken for obese patient care is determined to decrease the bias incline. It was determined that as the body mass index of the nurses decreased, the obesity bias increased significantly.


DISCUSSION AND CONCLUSION: Study results showed most of nurses to be bias inclined, few to have taken education for obese patient care, and education to decrease bias incline against obese patients. Considering impact of training, this issue may be included in existing nursing education and in-service trainings. It may be advisable to conduct new studies in which the factors affecting the bias tendency of nurses are determined and the relationship between the reasons why nurses donot want to give care to obese patients and the bias tendencies.

15.
0-12 Yaş Aralığında Çocuğu Olan Annelerin Dental Enfeksiyonlar İçin Antibiyotik Kullanımı Konusunda Bilinç Düzeylerinin Değerlendirilmesi
Assessment of the Awereness Level of Mothers About Antibiotic Use for Dental Infections in Children at the Age of 0-12
Serap Keskin Tunç, Erkan Feslihan
doi: 10.5505/vtd.2019.80148  Sayfalar 498 - 504
GİRİŞ ve AMAÇ: Antibiyotiklerin yaygın ve uygun olmayan şekilde kullanımı dünya genelinde antibiyotiklere karşı direnç gelişiminin başlıca sebebi olarak görülmektedir. Bu çalışmada; annelerin dental enfeksiyonlar için reçete edilen antibiyotiklerin kullanımı konusundaki bilinç düzeylerinin sosyodemografik faktörler ile ilişkisini araştırmak amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çocuklarının dental şikâyetleri için kliniğimize başvuran annelere antibiyotik kullanımı konusunda bilinç düzeyini ölçmeyi amaçlayan bir değerlendirme formu uygulandı. Ayrıca annelerin sosyokültürel seviyeleri, yaşları, eğitim seviyelerini de değerlendirmeyi amaçlayan sorular soruldu. Verilerin analizinde, nicel değişkenler için aritmetik ortalama ve standart sapma, nitel değişkenler için ise frekans ve yüzde dağılımlar ile ki-kareye dayalı çapraz tablolardan yararlanıldı.
BULGULAR: Ankete katılan 114 annenin yaş ortalaması 35.07±6,49 olarak bulundu. Annelerin %74,6’sı ev hanımı %25,4’ü ise çalışan anneydi. Annelerin öğrenim durumlarının dağılımı %37,7 ilkokul, %31,6 ortaokul, %18,3 lise ve %12,3 ise üniversite seviyesindeydi. Gereksiz antibiyotik kullanımı konusunda bilgi sahibi olup olmadıklarını öğrenmeye yönelik sorulan soruya annelerin 63’ü evet 51’i ise hayır cevabını vermişti. Öğrenim düzeyi ile bu ifade arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu(p<0.001). İlk ve ortaokul seviyesindeki annelerde hayır cevabı verenlerin oranları sırasıyla %65,1 ve %52,8 iken tam tersine lise ve üniversite mezunu anneler sırasıyla %85,7 ve %92,9 oranında evet yanıtını vermişlerdi. Ayrıca gereksiz antibiyotik kullanımı ile ilgili soruya çalışan ve çalışmayan annelerin verdiği yanıtlar arasında da istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu(p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ebeveynlerin ağız sağlığı ve dental enfeksiyonlar konusunda daha fazla bilgilendirilmesi ve akılcı antibiyotik kullanımına yönelik bilgi düzeyinin arttırılması için öncelikli olarak annelerin eğitimine önem verilmesinin gerektiğini düşünmekteyiz. Hekimlerin çocuklara antibiyotik reçete ederken annelerin ilaçların etkinliği ve gereksiz antibiyotik kullanımı konusunda bilgilendirmeleri, direnç ve yan etki gelişme riskini azaltabilecektir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the relationship between socio-demographic factors and the awereness level of mothers about antibiotic use for dental infections in children.
METHODS: A questionary form was given to mothers who referred to our clinic with any dental complaints of their children to evaluate the knowledge level about antibiotic use for dental infections. This form also contained questions about age, sociocultural status, educational level and antibiotic consumption during dental infections. For statistical analysis of the data mean, standard deviation, frequency and percentage distributions and chi-square based cross tables were used.
RESULTS: 74.6% of the mothers were housewives and 25.4% were working mothers. The distribution of the mothers' educational level was 37.7% for primary school, 31.6% for middle school, 18.3% for high school and 12.3% for university level. Sixty-three of the mothers answered “yes” to the question whether they had a knowledge about unnecessary antibiotic use while fifty-one of them answered “no”. There was a statistically significant relationship between the level of education and this expression (p<0.001). In addition, there was a statistically significant relationship between employement status of the mothers and responses to the same question (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Priority should be given to education of mothers for increasing the awereness of the parents about rational antibiotic use, oral health and dental infections.

16.
Akut Koroner Sendrom ile Başvuran Hastaların Klinik Özellikleri, Risk Faktörleri ve Tedavi Yöntemleri
Clinical Characteristics, Risk Factors and Treatment Methods of The Patıents With Acute Coronary Syndrome
Nesim Aladağ, Mahmut Özdemir, Mustafa Yurtdaş, Hasan Ali Gümrükçüoğlu
doi: 10.5505/vtd.2019.82542  Sayfalar 505 - 513
GİRİŞ ve AMAÇ: Hastanemize başvuran akut koroner sendrom (AKS) olgularının klinik özelliklerini, koroner arter hastalığı (KAH) risk faktörlerini, tedavi yöntemlerini belirlemek, KAH’tan korunma stratejilerini geliştirmek, bölgemiz ve hastanemiz için AKS tedavi stratejilerinin daha iyi yapılabilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı koroner yoğunbakım ünitesine 01.10.2011-01.06.2012 tarihleri arasında AKS tanısıyla yatırılan 364 hastanın klinik ve laboratuar özellikleri araştırıldı. Hastalar STEMI (ST elevasyonlu miyokard enfarktüsü), NSTEMI (ST yükselmeli olmayan miyokard enfarktüsü) veya KAP (kararsız angina pektoris) olarak gruplandırıldı.
BULGULAR: Olguların, kadın/erkek oranı yaklaşık 1/3, yaş ortalaması 59±11 yıl (kadınların 61±12, erkeklerin 58±11), tüm hastalarda ve erkeklerde en sık risk faktörleri hipertansiyon (HT) ve sigara içiciliği, kadınlardaki en sık risk faktörleri HT ve diabetes mellitus (DM), hastaların; %48.3 ü KAP, %14.3 ü NSTEMI ve %37.4 ü STEMI olarak saptandı. Kadınlarda daha fazla olmak üzere her iki cinsiyette de en sık tanı KAP iken, STEMI literatür ile uyumlu olarak erkeklerde daha fazla, NSTEMI ise her iki cinsiyette literatüre göre daha az görüldü. Koroner anjiyografi (KAG) sonucu; KAH oranı %95 ve erkeklerde daha fazla görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Cinsiyet, yaş, aile öyküsü gibi önlenemeyen risk faktörlerinin aksine önlenebilir risk faktörleri olan HT, DM, sigara kullanımı ve hiperlipideminin kontrolü ile KAH ve buna bağlı AKS insidansının azaltılabileceği düşünülmektedir. Halk sağlığı uygulamalarının ve koruyucu hekimlik çalışmalarının daha etkin yapılmasıyla KAH geleneksel risk faktörlerinin daha iyi kontrol altına alınabilme imkanı olabileceği düşünülmektedir. Bir genelleme için olgu sayımız yeterli olmasa da, bu tür verilerin AKS olgularının tanı ve tedavisinde yol gösterici olacağı düşünülmektedir.
INTRODUCTION: it was aimed to determine the clinical features, coronary artery disease (CAD) risk factors and treatment modalities of acute coronary syndrome (ACS) cases who were admitted to our hospital and to develop strategies for prevention of CAD and to make better ACS treatment strategies for our region and hospital.
METHODS: Clinical and laboratory features of 364 patients who were admitted to coronary care unit of Yüzüncü Yıl University Cardiology Department between 01.10.2011-01.06.2012 were investigated. Patients were classified as STEMI (ST elevation myocardial infarction), NSTEMI (non ST elevation myocardial infarction) or USAP (unstable angina pectoris).
RESULTS: The female / male ratio of the cases was approximately 1/3, the mean age was 59 ± 11 years (61 ± 12 for women, 58 ± 11 years for men), the most frequent risk factors for all patients and men were hypertension (HT) and smoking, the most common risk for women were HT and diabetes mellitus (DM); 48.3% of the patients were in USAP, 14.3% in NSTEMI and 37.4% in STEMI. STEMI was more frequent in men and NSTEMI was less common in both genders than in literature.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In contrast to non-preventable risk factors such as gender, age, and family history, it is thought that the incidence of CAD and related ACS may be reduced with the control of preventable risk factors such as HT, DM, smoking and hyperlipidemia. It is thought that the traditional risk factors of CAD may be better controlled by making public health practices and preventive medicine studies more effective.

17.
Sıcak Bir Bölgede Vernal Keratokonjonktivitin Demografik Ve Klinik Özellikleri: Hastane Bazlı Bir Çalışma
Demographic And Clinical Features Of Vernal Keratoconjunctivitis in a Hot Region: A Hospital-Based Study
Seyfettin Erdem
doi: 10.5505/vtd.2019.24482  Sayfalar 514 - 519
GİRİŞ ve AMAÇ: Ülkemizin en sıcak kuru iklim bölgesinde hizmet sunan hastanemize başvuran vernal keratokonjonktivitli hastaların demografik ve klinik özellikleri ile hastalığın şiddetini değerlendirmeyi amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Nisan 2018 ve Eylül 2018 tarihleri arasında Bismil Devlet Hastanesi Göz polikliniğinde vernal keratokonjonktivit tanısı konmuş olan 143 hastanın muayene bulgularını retrospektif olarak inceledik.
BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların 106 (% 74.1)’sı erkek ve 37 (% 25.9)’si ise kadındı. Ortalama yaş 8.7±3.9 (3–21) yıl idi. Hastalık en sık olarak 6-10 yaş aralığında (59 hasta, % 41.2) görüldü. En sık olarak miks tip (81 hasta, % 56.6) görülürken, daha az sıklıkta ise limbal tip (34 hasta, % 23.8) ve palpaberal tip (28 hasta, % 19.6) görüldü. En sik görülen semptomlar ise sırasıyla kaşıntı (% 100), kızarıklık (% 70.6), fotofobi (% 57.3) ve sulanma (% 48.9) olarak saptanırken, en sık görülen klinik bulgular ise konjonktival konjesyon (% 67.8), üst palpebral papilla (% 65.2) ve limbal papilla (% 40.5) olarak saptandı. Erkeklerde en sık olarak hafif şiddetli form görülürken (50 hasta, % 47.2), kadınlarda ise orta şiddetli form (% 62.2) daha sık görüldü. Sadece 7 hastada (4.8 %) alerjik aile öyküsü mevcuttu.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Vernal keratokonjonktivit, bölgemizde özellikle çocukluk çağında farklı tutulum tipi ve şiddeti ile oküler morbiditenin ana nedenlerinden biridir. Bu nedenle, Vernal keratokonjonktivitli hastalar, özellikle bölgemiz gibi sıcak ve kuru bölgelerde, bu hastalığın olası komplikasyonlarını önlemek için mevsimsel alevlenmeler boyunca izlenmeli ve tedavi edilmelidir.
INTRODUCTION: We aimed to to evaluate the demographics and clinical features of patients with vernal keratoconjunctivitis who have presented to our hospital which serves the hottest and the driest climate region in our country and also the severity of the disease.

METHODS: We retrospectively examined the examination findings of 143 patients diagnosed with vernal keratoconjunctivitis in the Bismil state hospital ophthalmology polyclinic between April 2018 and September 2018.
RESULTS: Of the patients included in the study, 106 (74.1%) were male and 37 (25.9%) were female with a mean age of 8.7 ± 3.9 (3–21) years. The disease most frequently affected patients aged 6–10 years (59 patients, 41.2%). Mixed type (81 patients, 56.6%) was the most common type, followed by limbal type (34 patients, 23.8%) and palpaberal type (28 patients, 19.6%). The most common symptoms were itching (100%), redness (70.6%), photophobia (57.3%) and watering (48.9%). The most common clinical findings included conjunctival congestion (67.8%), upper palpebral papilla (65.2%) and limbal papilla (40.5%). Mild severe type most commonly affected males (50 patients, 47.2%), while moderate type (62.2%) was seen more frequently in females. Only 7 patients (4.8%) had an allergic family history.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Vernal keratoconjunctivitis is one of the main cause of ocular morbidity with different types of involvement and severity in our region especially in childhood. Hence, Patients with vernal keratoconjunctivitis should be monitored and treated during seasonal exacerbations to prevent possible complications of this disease especially in hot and dry areas such as our region.

18.
204 Splenektomi Olgusunun Analizi; Splenektomi Endikasyonları Değişiyor Mu?
204 Splenektomi Olgusunun Analizi; Splenektomi Endikasyonları Değişiyor Mu?
Necat Almalı, Özkan Yılmaz
doi: 10.5505/vtd.2019.39259  Sayfalar 520 - 525
GİRİŞ ve AMAÇ: Dalağın immun süreçlerdeki rolünün anlaşılması ve laparoskopik splenektominin tanımlanması splenektomi endikasyonlarının daraltılması, hematolojik endikasyonların dışında splenektomi yapılacak ise dalak koruyucu cerrahi yaklaşımların tercih edilmesine ve özellikle hematolojik hastalıklarda daha çok laparaskopik splenektominin yapılmasına yol açmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: YYÜ Genel cerrahi ABD' da 2010-2017 tarihleri arasında yapılan 204 splenektomi olgusu, endikasyon ve cerrahi teknik açısından retrospektif olarak incelendi
BULGULAR: Travma nedeni ile 38, hematolojik hastalıklar nedeni ile 58, toplam 312 mide kanseri cerrahisinde gastrektomi ile kombine 47, mide dışı diğer abdominal malignitelerin cerrahisi ile kombine 23, kist hidatik nedeniyle 8, abse nedeni ile 6, spontan splenik kanama nedeni ile 9, massif splenemogali nedeni ile 6, kitle nedeni ile 5, gezici dalak nedeni ile 4 olguya splenektomi uygulanmıştır. Hematolojik 58 olgunun 8'inde, büyük dalak boyutu nedeni ile açık, 46'sında laparoskopik, 4'ünde laparoskopik başlangıçtan açık cerrahiye dönüşle splenektomi yapılmıştır. Diğer endikasyonlarla splenektomi yapılan 143 olguda cerrahi açık, 3 olgu laparoskopik olarak yapılmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Spelenktominin en sık endikasyonunu oluşturan travmatik dalak laserasyonları, bu grup olgularda konservasyonun ön planda olması nedeni ile sunulan 204 olguluk seride splenektomi endikasyonumuzun % 18.6’sını oluşturmuş; hematolojik, komşu organ malignite cerrahilerine kombine splenektomiler giderek artan sayıda ve ağırlıklı olarak laparoskopik yöntemle yapılmıştır.
INTRODUCTION: Comprehension of the role of spleen in immune processes and definition of laparoscopic splenectomy have led to narrowing of indications of splenectomy, preferring spleen-sparing surgical approaches if splenectomy will be performed for indications other than hematological ones, and increased performing of laparoscopic splenectomy in particularly for hematological diseases.
METHODS: 204 splenectomy cases performed between 2010-2017 at the YYU General Surgery Department have been retrospectively studied with attention paid to indications and surgical techniques.
RESULTS: Splenectomy was performed for 38 cases due to trauma, 58 cases due to hematological diseases, out of a total of 312 gastric cancer surgery cases, 47 combined with gastrectomy and 23 combined with surgery for other abdominal malignancies, 8 cases due to hydatid cyst, 6 cases due to abscess, 9 cases due to spontaneous splenic hemorrhage, 6 cases due to massive splenomegaly, 4 cases due to migratory spleen. Out of 58 hematological cases, open splenectomy was performed for 8 cases due to large spleen size, laparoscopic splenectomy was performed for 46 cases and 4 cases were laparoscopic surgery that later converted to open splenectomy. For cases with other indications open splenectomy was performed for 143 cases and laparoscopic for 3 cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Because conservation remains at the forefront of the traumatic splenic lacerations, the most common indications of splenectomy; this group has composed 18,6% of the presented 204 cases, hematological splenectomies and splenectomies combined with adjacent organ malignancy surgeries are with increasing numbers and predominantly performed by laparoscopic method.

19.
D vitamini eksikliğiyle derin ven trombozu arasındaki ilişki
The relationship between vitamin D deficiency and deep vein thrombosis
meral ekim, Hasan Ekim
doi: 10.5505/vtd.2019.76402  Sayfalar 526 - 531
GİRİŞ ve AMAÇ: D Vitamini, kalsiyum ve fosfor metabolizmasında rol oynayan, yağda çözünen bir vitamindir. Derin ven trombozu (DVT) dünya çapında önemli bir sağlık sorunudur. Bazı araştırıcılar D vitamini takviyesinin venöz tromboembolizm riskini azalttığını bildirmiştir. Çalışmamızın amacı DVT’li hastalarda vitamin D düzeyinin değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, Aralık 2015-Aralık 2018 tarihleri arasında yapıldı. Aralık, Ocak, Şubat ve mart aylarında vitamin D seviyeleri ölçülen hastalar çalışma kapsamına alındı. Hastaların D vitamini düzeylerinin değerlendirmek için serum D 25 (OH) D (25-hidroksivitamin) düzeyleri ölçüldü.
BULGULAR: Çalışmamız vitamin D seviyeleri ölçülen ve DVT tanısı konulan 58 hastayı kapsamaktadır. Hastaların 27’si kadın ve 31’i erkek idi ve yaşları 15 ile 85 arasında değişmekteydi ve ortalama yaş ise 55.8±-17.3 yıl idi. Hastaların 50’sinde vitamin D eksikliği, 7’sinde vitamin D yetersizliği tespit edildi. Ortalama vitamin D düzeyi erkek hastalarda 12.7±5.0 ng/mL ve kadın hastalardaysa 12.1±7.3 ng/mL idi. Kadın ve erkek hastaların ortalama vitamin D düzeyleri arasında anlamlı bir fark yoktu (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda DVT olan hem erkek hem kadın hastalarda 25 (OH) D düzeyinin düşük olduğu görülmüştür. Bu da, D vitamini eksikliğinin venöz tromboz için bir risk faktörü olarak tanımlayan bazı çalışmalarla uyumludur. Ayrıca, trombofilik risk faktörlerinin ve D vitamini eksikliğinin birlikteliğinin, DVT riskini daha da arttırması muhtemeldir.
INTRODUCTION: Vitamin D is a fat-soluble vitamin that plays a role in calcium and phosphorus metabolism. Deep vein thrombosis (DVT) is an important health problem worldwide. Some researchers have reported that vitamin D supplementation reduces the risk of venous thromboembolism. The aim of our study was to evaluate vitamin D levels in patients with DVT.
METHODS: This study was performed between December 2015 and December 2018. Vitamin D level measured patients during December, January, February and March were included in the study. Serum D 25 (OH) D (25-hydroxyvitamin) levels were measured to evaluate vitamin D levels of the patients.
RESULTS: Our study included 58 patients with DVT whose vitamin D levels were measured. There were 27 females and 31 males, ranging in age from 15 to 85 years with a mean age of 55.8 ± -17.3 years. Vitamin D deficiency was found in 50 patients and vitamin D insufficiency found in 7 patients. The mean vitamin D level was 12.7 ± 5.0 ng / mL in male patients and 12.1 ± 7.3 ng / mL in female patients. There was no significant difference between the mean vitamin D levels of women and men (p> 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, 25 (OH) D levels were found to be lower in both male and female patients with DVT. This is in line with some studies describing vitamin D deficiency as a risk factor for venous thrombosis. Furthermore, the coexistence of thrombophilic risk factors and vitamin D deficiency is likely to increase the risk of DVT.

20.
Ortalama Trombosit Hacmi ve Trombosit Dağılım Genişliği Acil Servise son 24 Saat İçinde Tekrar Başvuruyu Öngörebilir mi?
Can Mean Platelet Volume and Platelet Distribution Width Predict Readmissions Within 24 Hours to Emergency Department?
İsmail TAYFUR, Ramazan Güven
doi: 10.5505/vtd.2019.86486  Sayfalar 532 - 537
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda; acil servise başvuran hastaların ilk başvuruda alınan hemogramından elde edilen Ortalama Trombosit Hacmi (MPV) ve Trombosit Dağılım Genişliği (PDW) değerlerinin, hasta taburcu olduktan sonraki ilk 24 saat içerisinde acil servise tekrar başvuru oranı ile ilişkisini incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif, vaka-control çalışması olarak dizayn edilen bu çalışma, 1 yıllık süre içerisinde acil servise başvuran hastalarla yapıldı. Hastalar iki gruba ayrıldı. Birinci grupta acil servise başvurup taburcu edildikten sonra 24 saat içerisinde acil servise tekrar başvuranlar (re-admission grubu), ikinci grupta ise acil servise başvurup taburcu edildikten sonra 24 saat içerisinde tekrar başvurusu olmayan (control grubu) hastalar değerlendirildi. Hemogram parametrelerinin gruplar arası farklılık düzeylerine ve bu parametrelerin re-admissionu öngörme düzeyine göre istatistksel analiz yapıldı. P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Çalışma, readmission grubunda 216 hasta ve control grubunda 398 hastadan oluşan 614 vaka ile yapıldı. Hemogram parametrelerinin grupları arası farklılık düzeyleri incelendiğinde; MPV ve PDW’nin, re-admission grubunda control grubuna göre yüksek anlamlılık düzeyinde daha yüksek değerlerde olduğu görüldü (sırasıyla 9.00 fL versus 8.60 fL; p<0.001, 16.3 % versus 15.00 %; p<0.001). Yapılan çok değişkenli regresyon analizi sonucunda readmission hastalarını öngörmede MPV ve PDW’nin anlamlı prediktörler olduğu bulundu (Sırasıyla; OR: 2.836; 95% CI 1.898-4.239; p<0.001, OR: 0.824; 95% CI 0.708-0.960; p=0.013). ROC curve analizinde MPV için cut-off 8.05 fL alındığında sensitivitenin % 90.2, spesifitenin %22.5 olduğu, PDW için cut-off 16.95 fL alındığında sensitivitenin %20, spesifitenin % 77.0 olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Acil servisten taburcu olan hastalardan, 24 saat içerisinde acil servise tekrar başvuranları öngörmede MPV ve PDW’nin yol gösterici olabileceği sonucuna varıldı.
INTRODUCTION: In this study; We aimed to investigate the relationship between Mean Platelet Volume(MPV) and Platelet Distribution Width(PDW) values obtained from the initial hemogram of the patients admitted to the emergency department with the re-admission rate to the emergency department within the first 24 hours after discharge.
METHODS: This retrospective case-control study was conducted with patients that presented to the emergency service over a year. The patients were divided into two groups: The first consisted of patients who, after presenting to the emergency department and being discharged, were readmitted to the same service within the first 24 hours, second group comprised those that were not re-admitted to the emergency department within this period. Statistical analysis was performed between the groups and the ability of these parameters to predict re-admission. A p value of <0.05 was considered statistically significant.
RESULTS: The study was carried out with 614 cases consisting of 216 patients in the readmission group and 398 patients in the control group. When the differences between the groups in terms of hemogram parameters were examined, it was determined that MPV and PDW were higher in the readmission group compared to the control group. The multivariate regression analysis revealed that MPV and PDW were significant predictors of readmission cases. According to the ROC curve analysis, MPV had 90.2% sensitivity and 22.5% specificity while for PDW, these values were 20% and 77.0%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that MPV and PDW could be guiding parameters in predicting cases of emergency department readmission within 24 hours of discharge.

21.
Kronik Hepatit B Hastalarında Tenofovir Tedavisinin Renal Fonksiyona Etkisi
The Effect of Tenofovir Treatment on Renal Function in Chronic Hepatitis B Patients
Yusuf Kayar, Ramazan Dertli, Mehmet Agin, Neslihan Sürmeli, Şevki Konür, Adnan Özkahraman, Nur Düzen Oflas, Mehmet Ali Bilgili
doi: 10.5505/vtd.2019.16870  Sayfalar 538 - 544
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik Hepatit B virüsu (HBV) enfeksiyonu ile kronik böbrek hastalığı arasında ilişki olduğu bilinmektedir. Kronik HBV tedavisinde kullanılan ajanlar güvenli ve iyi tolere edilmekle birlikte uzun vadeli yan etkileri büyük ölçüde bilinmemektedir. Biz de kronik HBV nedeniyle takipli hastalarda antiviral tedavilerin böbrek fonksiyonları üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza 2013-2019 tarihleri arasında hastanemiz polikliniğinde kronik HBV tanısı ile tedavi verilerek takibe alınan 156 hasta dahil edildi. Tüm hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet), antropometrik özellikler, hastalık süresi, tedavi süresi, hangi antiviral tedavinin alındığı ve vücut kitle indeksi, dökümante edildi. Hastalardan tedavi öncesi ve belirli periyotlarla laboratuvar analizi için serum numunesi alındı.
BULGULAR: Hastalardan 92 (%58.9)’si erkek iken, hastaların ortalama yaşı 48.47±15.1 idi. Hastalık süresi ortalama 91.8±13.6 ve tedavi süresi ortalama 54.9±13.6 idi. Antiviral gruplar arasında demografik veriler, antropometrik ölçümler ve karaciğer fonksiyon testleri açısından yapılan karşılaştırmada anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Ayrıca tedavi grupları arasında tedavi öncesi ve tedavi sonrası yapılan laboratuvar ölçümlerinde istatiksel olarak anlamlı değişiklik saptanmadı (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda antiviral tedavi alan gruplarda tedavi öncesi ve tedavi sonrası böbrek fonksiyonlarında anlamlı bir değişiklik görülmedi. Ancak altta bazal renal fonksiyon bozukluğunun olması, komorbiditenin eşlik etmesi gibi risk faktörlerini barındıran kronik HBV'li bireylerin Tenofovir tedavisi aldıkları süre boyunca böbrek fonksiyonlarının yakından takip edilmesi önerilmektedir.
INTRODUCTION: It is known that chronic hepatitis B virus (HBV) infection is associated with chronic kidney disease. The agents used in the treatment of chronic HBV are safe and well tolerated, but their long-term side effects are largely unknown. We aimed to investigate the effects of antiviral treatments on renal function in patients with chronic HBV follow-up.
METHODS: In this study, 156 patients who were followed-up with the diagnosis of chronic HBV in the outpatient clinic of our hospital between 2013-2019 were included. Demographic data of all patients (age, sex), anthropometric characteristics, disease duration, duration of treatment, which antiviral treatment was taken and body mass index were documented. Serum samples were taken from the patients for laboratory analysis before and after treatment.
RESULTS: While 92(58.9%) of the patients were male, the mean age of the patients was 48.47±15.1. Mean duration of disease was 91.8±13.6 and mean duration of treatment was 54.9±13.6. There was no significant difference between the antiviral groups in terms of demographic data, anthropometric measurements and liver function tests (p>0.05). In addition, there was no statistically significant difference between the treatment groups in the laboratory measurements performed before and after treatment (p> 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, there was no significant change in renal functions before and after treatment in groups receiving antiviral therapy. However, it is recommended that individuals with chronic HBV who have risk factors such as basal renal dysfunction and comorbidity accompany renal function closely during the Tenofovir treatment.

22.
Non-Eroziv Reflü Hastalığında Diyafragmatik Nefes Egzersizleri Reflü Semptomlarını Azaltır
Diaphragmatic Breathing Exercises Reduce Reflux Symptoms in Non-Erosive Reflux Disease
Derya Demirtaş, Hilmi Erdem Sümbül, Banu Kara
doi: 10.5505/vtd.2019.36043  Sayfalar 545 - 549
GİRİŞ ve AMAÇ: Non-eroziv reflü hastalığında (NERD), diyafragmatik solunum egzersizinin pirozis ve regürjitasyon üzerine etkinliğine yönelik yapılan yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle NERD hastalarında diyafragmatik solunum egzersizinin pirozis ve regürjitasyon üzerine etkinliğinin araştırılmasını amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya NERD tanısı konulan ve proton pompa inhibitörü (PPI) tedavisine ek olarak diyafragmatik nefes egzersizleri yaptırılan 50 hasta ile sadece PPI tedavisi alan, egzersiz yapmayan 50 kontrol hastası alındı. Diyafragmatik nefes egzersizi programının birinci ve üçüncü ayında pirozis ve regürjitasyonun sıklığını belirlemek için skorlama yapıldı. Hastaların PPI kullanımı hiç kullanmama, haftada bir-üç gün, haftada dört-altı gün ve her gün olarak değerlendirildi.
BULGULAR: İki grup arasında demografik ve laboratuvar parametreler açısından fark bulunmadı. Diyafragmatik nefes egzersizlerinin birinci ve üçüncü ayda pirozis ve regürjitasyon üzerindeki etkinliği karşılaştırıldığında; egzersiz yapan hastalarda pirozis sıklığında kontrol grubuna göre anlamlı azalma görüldü (p<0.001). Bu hastalarda PPI kullanım sıklığının kontrol grubuna göre azaldığı izlendi (p<0.01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: NERD hastalarında semptoma yönelik olarak uzun süre veya on demand PPI kullanımı olmaktadır. Çalışmamızda NERD tanısı olan hastalarda diyafragmatik nefes egzersizlerinin pirozis ve regürjitasyon şikayetlerini azaltarak PPI kullanım sıklığını azalttığını gösterdik.
INTRODUCTION: There are not adequate studies conducted on the effectiveness of diaphragmatic breathing exercises on pyrosis and regurgitation in non-erosive reflux disease (NERD). Therefore, we aimed to examine the efficacy of diaphragmatic breathing exercise on pyrosis and regurgitation complaint in patients with NERD.
METHODS: A total of 50 patients who were diagnosed with NERD and who did diaphragmatic breathing exercises in addition to proton pump inhibitör (PPI) treatment were included in the study, and 50 patients who received PPI treatment and who did not do any exercises were included as the control group. Scoring was carried out to determine the prevalence of pyrosis and regurgitation in the first and third months of the diaphragmatic breathing exercise program. The PPI use of the patients was evaluated as not using; using one-three days a week, using four-six days a week, and using every day.
RESULTS: No differences were detected in demographic and laboratory parameters between two groups. When the effectiveness of diaphragmatic breathing exercises on pyrosis and regurgitation were compared for the first and third months; it was determined that the frequency of pyrosis was decreased at a significant level in patients doing exercise group (p<0.001). In these patients, the frequency of PPI use decreased when compared to the control group (p<0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In NERD patients, there is long-term or on-demand PPI use for the symptoms. In this study, it was shown that diaphragmatic breathing exercises decrease the frequency of PPI use by reducing the symptoms of pyrosis and regurgitation in patients who have a NERD.

23.
Sodyum Butirat’ın Glioblastoma Hücre Serisinde Radyosensitiviteye Etkisi
The Effect of Sodium Butyrate on Radiosensitivity in Glioblastoma Cell
Tahir Çakır, Mustafa Güven, Mehmet Taşpınar, Farika Nur Denizler, Bahar Kartal
doi: 10.5505/vtd.2019.24434  Sayfalar 550 - 556
GİRİŞ ve AMAÇ: Glioblastoma (GB), oldukça agresif ve malign bir beyin tümörüdür. GB’nin kuratif bir tedavi modalitesi bulunmamaktadır. GB tedavisinin başarısında radyoterapi (RT) uygulamalarının rolü büyüktür. Bu nedenle, kemoterapötik potansiyeli bulunan moleküllerin RT ile kombine uygulanarak hücrelerin radyosensitivitelerinin arttırılmasına yönelik yaklaşımlar önem kazanmaktadır. Epigenetik mekanizmalar hem RT hem de kemoterapi (KT) yanıtında rol almaktadır. Bu çalışmada, bir histon deasetilaz inhibitörü olan sodyum butiratın RT ile kombine uygulandığında GB hücrelerinde radyosensitiveye olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu amaçla, LN-405 hücre serilerine farklı konsantrasyonlarda SB (0.5,1, 2, 3, 4, 6 ve 8 mM) ve 8Gy RT ayrı ayrı ve kombine biçimde uygulanmıştır. RT uygulamasında, 3 boyutlu konformal teknik kullanılmıştır. İnkübasyondan 72 saaat sonra hücre canlılığı MTT ile tespit edilmiştir.
BULGULAR: SB konsantrasyonuna bağlı ancak RT’den bağımsız hücre canlılığını azalttığı tespit edilmiştir. 0.5, 1 ve 2 mM SB ve RT’nin kombine uygulandığı gruplardaki hücre canlılığı yalnızca SB uygulanan gruplara göre sırasıyla %31,4, %36.9 ve %17.6 oranlarında azaldığı saptandı. Bu sonuçlara göre 0.5, 1, 2, ve 8 mM konsantrayonlardaki SB’nin radyosensitiviteyi arttırdığı tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, SB’nin konsantrasyona bağlı olarak RT uygulamalarının tedavici edici etkilerini arttırabileceğini göstermiştir. Ayrıca, tek fraksiyonda akut radyasyon dozu verilen ve hücre serilerine RT uygulama yöntemi açısından 3 boyutlu konformal RT prosedürlerinin uygulanarak SB’nin radyosensitiviteyi arttıdığı ilk çalışmadır.
INTRODUCTION: Glioblastoma (GB) is a highly aggressive and malignant brain tumor. Currently there is no cure therapy for GB. Radiotherapy (RT) has an important role in the success of GB treatment. Therefore, the studies regarding with to increase the radiosensitivity of cells by applying of the combine of the molecules having chemotherapeutic potential with RT gain importance. Epigenetic mechanisms play role in both RT and chemotherapy response. The aim of this study was to investigate the effect of sodium butyrate, a histone deacetylase inhibitor, onto the radiosensitivity when combined with RT in GB cells.
METHODS: For this purpose, different concentrations of SB (0.5,1,2,3,4,6 and 8 mM) and 8Gy RT were administered to LN-405 cell lines alone and in combination. 3D conformal technique was used in RT application. Cell viability was determined by MTT after incubation 72h.
RESULTS: It is detected that SB reduced cell viability on concentration-dependent but RT-independent. Cell viability in the 0.5, 1 and 2 mM groups of SB combination with RT decreased compared to the groups treated with SB alone 31.4%, 36.9% and 17.6%, respectively. According to the results, it is detected that SB increased radiosensitivity at 0.5,1,2,8 mM concentrations.

DISCUSSION AND CONCLUSION: This study showed that SB may increase the therapeutic effects of RT applications depending on the concentration. In addition, it is the first study to increase the radiosensitivity of SB by applying 3-dimensional conformal RT procedures in terms of the method of applying RT to the cell series in which acute radiation dose is given in a single fraction.

OLGU SUNUMU
24.
Asimetrik ağlayan yüzlü bir yenidoğan olgu sunumu
Presenting a newborn case with an asymmetric crying face
ABDULLAH KURT, Nilgun Altuntas, MERVE SEZEN TOSUN, Aysegul Nese Citak Kurt
doi: 10.5505/vtd.2019.26576  Sayfalar 557 - 560
Asimetrik ağlayan yüz, konjenital depresör anguli oris kasının tek taraflı agenezi ya da hipoplazisi sonucu oluşan bir anomalidir. Hastalığın en önemli bulgusu, ağlama sırasında ağız köşesinin aşağı ve dışa hareketinin kısıtlı veya hiç olmamasıdır. Semptomlar, yenidoğan döneminde de olabilir. Tek başına izole anomali olabileceği gibi bazen diğer konjenital anomaliler ile birlikteliği olabilir. Literatürde en sık kardiyovasküler anomaliler ve kromozomal bozukluklarla birlikteliği bildirilmiştir. Hastalığın tanısı fizik muayene ile konur ve çok nadiren elektromyelografik inceleme gerekli olur. Bu yazıda, diğer sistemlerde anormallikleri olmayan, asimetrik ağlayan yüzü olan bir günlük erkek bebek sunuldu.
The asymmetric crying face is an anomaly resulting from unilateral agenesis or hypoplasia of of the congenital depressor angular oris muscle. The most important finding of the disease is the absence or weakness in the outer and lower movement of the commissure during crying. Symptoms may also be present in the neonatal period. It may be isolated anomaly or associated with other congenital anomalies. In the literature, the most common cardiovascular anomalies and chromosomal disorders have been reported. It is diagnosed by physical examination and very rarely electromyelographic examination is required. In this paper, we present a one day old male patient with asymmetric crying facies not accompanied with anomalies in other systems. In such cases, although a comprehensive examination for early diagnosis and treatment is often required, diagnosis can often be made simply with physical examination.

25.
Vertebral kompresyon fraktürü ile prezente olan gebelikle ilişkili osteoporoz: olgu sunumu
Pregnancy-related osteoporosis presenting with vertebral compression fracture: A case report
Senem Şaş, Fatmanur Aybala Koçak
doi: 10.5505/vtd.2019.35403  Sayfalar 561 - 563
Kadınlarda daha sık görülen osteoporoz (OP), kemik kütlesi ve kemiğin mikro mimari yapısında bozulma ile karakterize klinik bir durumdur. Gebelikle ilişkili osteoporoz (GİO) ise gebeliğin üçüncü trimesteri ve laktasyon döneminde ortaya çıkan nadir bir osteoporoz tipidir. GİO vertebral kompresyon fraktürü ve diğer kemik kırıkları ile nadiren görülebilmektedir. Bu makalede, ilk gebeliğinde GİO gelişen 22 yaşında bir kadın olgu güncel literatür eşliğinde sunulmaktadır.
Osteoporosis (OP), which is more common in women, is a clinical condition characterized by the deterioration of bone mass and microstructural structure of bone. Pregnancy-related osteoporosis (PRO) is a rare type of osteoporosis that occurs during the third trimester and lactation period of pregnancy. PRO is rarely seen with vertebral compression fractures and other bone fractures. In this article, a 22-year-old woman who developed GIO in her first pregnancy is presented by reviewing the current literature.

DERLEME
26.
Hipertansiyon tedavisinde bitkisel ürünlerin yeri
Place of herbal products in hypertension treatment
Meral Ekim, Hasan Ekim, Mustafa Tuncer
doi: 10.5505/vtd.2019.92679  Sayfalar 564 - 568
Ciddi komplikasyonlara yol açabilen hipertansiyon dünya çapında yaygın olan önemli bir sağlık sorunudur. Henüz patogenezi tam olarak anlaşılmamış olmakla birlikte yaşam tarzı değişikliği, uygun diyet ve ilaç tedavisi ile hipertansiyon kontrol altına alınabilmektedir. Ancak, bu tedavi yaklaşımı, yaşam boyu sürmelidir. Bu ömür boyu sürmesi gereken tedavi yaklaşımına karşı bir umut olarak çeşitli alternatif tedavi yaklaşımları geliştirilmiştir. Sarımsak, yeşil çay ve narenciye ürünleri gibi bazı meyve ve sebzeler hipertansiyon tedavisinde kullanılan başlıca bitkisel ürünlerdir.
Birçok kaynaktan ortaya çıkan zararlı kimyasalların bir kısmı bitkiler gibi canlı varlıklarda birikebilir. Bitkisel ürünlerin doğal olması nedeniyle güvenli olması bundan dolayı söz konusu değildir. Özellikle çay olarak kullanılan bitkisel ürünlerde faydalı besin unsurlarının yanında çeşitli toksik metallerde bulunabileceğinden ciddi zehirlenmeler bile oluşabilir. Bu nedenle, fitoterapi de dahil tüm yeni tedavi yöntemleri kanıta dayalı olmalı ve etik kurallarla çelişmemelidir.
Hypertension, which can lead to serious complications, is an important health problem that is widespread worldwide. Although its pathogenesis is still not fully understood, lifestyle modification, appropriate diet and drug therapy can control hypertension. But, this treatment approach should be continued for lifelong. Therefore, various alternative treatment approaches have been developed as a hope against this lifelong treatment approach. Some fruits and vegetables such as garlic, green tea and citrus products are the main herbal products used in the treatment of hypertension.
Some of the harmful chemicals that originate from many sources may accumulate in living beings like plants. Therefore, herbal products claimed to be natural may not be safe. Especially herbal products used as tea may contain various toxic metals besides beneficial nutrients, so even serious poisoning may occur. Thus, all novel treatment methods including phytotherapy must be evidence-based and they should not contradict ethical rules.




Copyright © 2020 Van Medical Journal. All Rights Reserved. LookUs & Online Makale