E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694  






Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler Online Makale Gönder

Van Med J: 27 (1)
Cilt: 27  Sayı: 1 - 2020
Özetleri Gizle | << Geri
KLINIK ARAŞTıRMA
1.
Testis torsiyonlarında anestezi yönetimi ve mevsimlere göre dağılım: 5 yıllık analiz
Anesthetic management of testicular torsions and seasonal distribution: 5-year analysis
Mevlüt Doğukan, Mehmet Duran, Öznur Uludağ, Mehmet Tepe, Zeliha Çelik, Ali Çift
doi: 10.5505/vtd.2020.76993  Sayfalar 1 - 4
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada 5 yıldır kliniğimizde opere edilen testis torsiyonu olgularında anestezi yönetimi ve mevsimlere göre dağılım sonuçları literatür eşliğinde tartışmak amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2013-Aralık 2018 tarihleri arasında hastanemizde pediatrik cerrahi ve üroloji klinikleri tarafından testis torsiyonu nedeni ile opere edilen 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Uygulanan cerrahi işleme göre hastalar iki gruba(Grup1: Detorsiyon, Grup 2: Orşektomi) ayrıldı. Hastaların demografik verileri, semptomların başlangıcından operasyona kadar geçen süre,ASA skorları anestezi yöntemi, hastanede kalış süreleri ve mevsimlere göre dağılım değerlendirildi..
BULGULAR: Testis torsiyonu nedeni ile opere edilen 50 hastanın yaş ortalaması 19.86 ±13.23 idi.Hastaların 32’sine spinal (%64), 18’ine genel anestezi (%36)uygulandı. Hastaların 38’ine detorsiyon(%76), 12’sine orşektömi (%24) yapıldı. Semptomların başlangıcından operasyona kadar geçen süre detorsiyon yapılan hastalarda 16.1saat, orşektomi uygulanan hastalarda ise 30.1saat bulundu (p<0.05). Mevsimlere dağılım; yazın 6 (%12), sonbaharda 20 (%40), kışın 9 (%18), ilk baharda ise 15 (%30) hasta tespit edildi. Soğuk havalarda yoğunluğun daha fazla olduğu görüldü. Hastalarda perioperatif ve post operatif morbidite ve mortalite görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Testis torsiyonu mevsimlerden bağımsız olarak görülen bir klinik tablodur. Bu olgularda semptomların başlangıcından operasyona kadar geçen süre kısa olduğunda detorsiyon işlemi yeterli olmaktadır. Hastanede yatma süresi kısa olduğundan günübirlik cerrahi için uygun hasta grubudur
INTRODUCTION: .Testicular torsion (TT) is a urological emergency that may result in the testicular loss if medical intervention is not immediately available. The anesthetic management of cases of TT operated in our clinic within 5 years and the results of their seasonal distribution have been discussed with the current literature
METHODS: Fifty-seven patients, who were operated for TT by pediatric surgery and urology clinics at our hospital between January 2013 and December 2018, were included in the study. Patients were divided into two groups (group1: detorsion, group2: and orchiectomy) according to the surgical operation we underwent. Patient demographic data, the elapsed time from onset of symptoms to operation, ASA scores, anesthetic method, duration of hospital stay and seasonal distribution of cases were examined.
RESULTS: The mean age of the 50 patients operated due to testicular torsion was 19.86 ± 13.23 years. We used general anesthesia in 32 (64%) patients and spinal anesthesia in 18 (36%) patients. Detorsion was performed in 38 patients (76%) and orchiectomy in 12 patients (24%). The time elapsed from the onset of symptoms to the operation was 16.1 hours in patients undergoing detorsion and 30.1 hours in patients undergoing orchiectomy (p <0.05).The incidence was higher in the cold weather conditions, but the difference was not statistically significant
DISCUSSION AND CONCLUSION: Detorsion is sufficient in these cases where the time elapsed from the onset of symptoms to operation is short. As hospitalization duration is short, it is a patient population that is suitable for outpatient surgery..

2.
Derin venöz trombozlu hastalarda mekanik trombektomi: Tek merkezli tecrübemiz
Mechanical thrombectomy in deep venous thrombosis: Single center experience
Mesut ÖZGÖKÇE, Suat İnce, HÜSEYIN AKDENIZ, Ensar TÜRKO, SAİM TÜRKOĞLU, Şahin Şahinalp, Zakir Sakci
doi: 10.5505/vtd.2020.01069  Sayfalar 5 - 9
GİRİŞ ve AMAÇ: Derin ven trombozu(DVT) Virchow triadı diye adlandırılan staz,endotel harabiyeti ve hiperkoagulabilite sebebiyle venöz sistemde pıhtı oluşumu sonucu tromboz gelişimi olup erken evrede tedavi edilmezse sekel bulgular ve ölüme sebep olmaktadır.
Bu makalede mekanik trombektomi ile tedavi ettiğimiz DVT’li hastalarda başarı oranını etkileyen faktörleri ve bu konudaki tecrübelerimizi paylaşmayı amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Son bir yıl içinde girişimsel radyoloji kliniğinde akut ve subakut dönemdeki altekstremitevenöztrombozlutoplam 13 hastaya mekanik ve aspirasyontrombektomi yapıldı
BULGULAR: Sonografik olarak 3 hasta akut 10 hasta ise subakutDVT’li idi. Akut DVT olgularında mekanik aspirasyon ile lümende tama yakın açılma sağlanırken subakut DVT li hastalarda mekanik trombektomi ile kısmi açılma sağlanırken eş zamanlı yapılan aspirasyon trombektomi sonucunda ise yarı oranında lümende açıklık sağlanmıştır.Bir ay sonraki kontrolde ise akut dönemdekilerde tama yakın açılma izlenirken subakut dönemdekilerden belirgin lümen açıklıkları izlenmemiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Trombektomi işlemi son zamanlarda uygulamaya konulan bir işlem olduğundan dolayı uzun vadede ne gibi sonuçlara sebep olduğu hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz.Ancak trombüs yükünü azalttığından ve medikal tedavinin etkinliğini arttırdığından dolayı damarın tekrardan tromboze olma ihtimalini azalttığı ve uzun vadede pozitif sonuçlar verdiği düşünülmektedir.Ancak bu ihtimal vena kava gibi çapı geniş ve akım oranı fazla olan damarlardan distale doğru geldikçe azalmaktadır.Vena kava filtresi ile birlikte erken dönemde işlem yapıldığında güvenli ve etkili bir tedavi yöntemidir. Mekanik trombektomi tedavi tek başına özellikle 15 günü geçen vakalarda yeterli olmayıp aspirasyon ile desteklenmelidir.
INTRODUCTION: Deep venous thrombosis(DVT) is the coagulum formation due to stasis,endothelial damage and hypercoagulability,which is also called as Virchow triad.It may cause severe sequel and death if it is not treated in a timely manner.In this article,we aimed to share the factors that affect the success rate of DVT patients treated with mechanical thrombectomy and our experience on this subject.
METHODS: In the last year,mechanical and aspiration thrombectomy was performed in 13 patients with lower extremity venous thrombosis in the acute and subacute period in the interventional radiology clinic.
RESULTS: Sonographically 3 patients were acute and 10 patients were subacute DVT.In the case of acute DVT,mechanical aspiration led to significant lumenal opening.In subacute DVT patients,partial opening with mechanical thrombectomy was achieved while half as much lumenal opening was provided as a result of simultaneous aspiration thrombectomy.In a month later,no significant luminal openings were observed in the subacute period when complete opening was observed in the acute phase.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We do not have enough information about what causes the long-term results of thrombectomy because it is a procedure that has recently been put into practice.However,because it reduces the thrombus burden and improves the efficacy of medical treatment,it is thought that the vein reduces the possibility of recurrent thrombosis and gives positive results in the long term.If the procedure is done in the early period with vena cava filtration,it is a safe and effective treatment method.Mechanical thrombectomy alone should not be sufficient and should be supported by aspiration,especially in long-standing cases from fifteen days.

3.
Diz osteoartritli hastalarda ön çapraz bağ hasarı ile interkondiler çentik darlığı ilişkisinin MRG ile değerlendirilmesi
Evaluation of anterior cruciate ligament injury and intercondylar notch stenosis in patients with knee osteoarthritis with MRI
Ayşe Serap Akgün
doi: 10.5505/vtd.2020.58265  Sayfalar 10 - 16
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı diz osteoartritli (OA) hastalarda femur interkondiler çentik morfolojisini değerlendirmek ve ön çapraz bağ (ÖÇB) hasar ilişkisini araştırmaktır. OA veya ÖÇB hasarı olan hastalarda çentik tipi, çentik genişlik indeksi (ÇGİ) ve α açısını değerlendirmek için manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanıldı ve bu farklılıklar karşılaştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya OA’li 106 hasta ile sağlıklı 79 hasta dahil edildi. OA’li hastaların 52 tanesinde ÖÇB hasarı varken (OA + ÖÇB), 54’ünde ÖÇB hasarı yoktu (OA-ÖÇB). Interkondiler çentik şekli, tip A, tip U veya tip W olarak sınıflandırıldı. ÇGİ, popliteal oluk seviyesinde interkondiler çentik genişliğinin, distal femoral kondillerin genişliğine oranıydı. Femur uzun aksı ile Blumensaat çizgisi arasındaki açı ‘α açısı’ olarak tanımlandı. İstatistiksel analizler SPSS 17.0 programı ile yapıldı.
BULGULAR: OA+ÖÇB’li grupta daha fazla tip A çentik ve daha düşük ÇGİ değerleri görüldü. Gruplar arasında α açısı açısından istatistiksel anlamlı fark yoktu. Ön çapraz bağ yırtığı varlığını etkileyen faktörlerin regresyon analizi yapıldığında en güçlü bağın çentik tipi ile ilişkili olduğu gösterilmiş, tip A çentiğe sahip olmanın yırtık olasılığını 5,17 kat arttırdığı sonucuna varılmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: OA’li dizlerde ÖÇB hasarı ile çentik tipi ve ÇGİ arasında güçlü bir ilişki vardır; bunlardan tip A çentik tipi, ön çapraz bağ hasar ön görüsünde en güçlü risk faktörüdür.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate intercondylar notch morphology of femur in patients with knee osteoarthritis (OA) and to investigate the relation of anterior cruciate ligament (ACL) injury. Magnetic resonance imaging (MRI) was used to assess the femoral notch type, notch width index (NWI) and α angle in patients with OA or ACL injury and compare these differences.
METHODS: The study was included 106 patients with OA and 79 healthy patients. Fifty-two of the patients with OA had ACL injuries (OA + ACL), 54 of them had no ACL injuries (OA-ACL). The intercondylar notch shape was classified as type A, type U or type W. NWI was the ratio of the width of the intercondylar notch to the width of the distal femoral condyles at the level of popliteal groove. The angle between the longitudinal femoral axis and the Blumensaat line was identified as the ‘α angle’.
RESULTS: More type A notch and lower NWI values were seen in the OA + ACL group. No statistically difference was detected between the groups for α angle. When the regression analysis of the factors affecting the presence of ACL rupture was performed, it was shown that the strongest link was associated with the notch type and it was concluded that having type A notches increased the probability of rupture by 5.17 fold.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In osteoarthritic knees, there is a strong relationship between ACL injury and notch type and NWI; Type A notch type is the most powerful risc factor for ACL injury.

4.
Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Bulunan Çocuklarda Ferritin Ve Transferrin Saturasyon Indeksi Düzeyleri
Ferritin and transferrin saturation index levels in children with attention deficit hyperactivity disorder
Hande Ayraler Taner, Fatih Hilmi ÇETİN, ERTAN SAL, YASEMEN ISIK, şahnur şener, Türkiz Gürsel
doi: 10.5505/vtd.2020.93276  Sayfalar 17 - 21
GİRİŞ ve AMAÇ: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) genetik ve çevresel faktörlerin neden olduğu düşünülen, çocukluk çağının en sık görülen psikiyatrik bozukluklarından biridir. Vücut demiri ile DEHB’nin ilişkili olabileceği çeşitli çalışmalarda bildirilmiştir. Çalışmamızda DEHB tanısı alan çocuklarda, serum ferritin ve transferin saturasyon indeksi (TSI) ile DEHB alt tipleri ve Conners Öğretmen Derecelendirme Ölçeği (CÖDÖ) arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya DSM IV TR tanı kriterlerine göre DEHB tanısı alan, yaşları 7-16 arasında değişen 131 erkek ve 16 kız hasta alındı. Hastaların dosya bilgilerinden serum demir, total demir bağlama kapasitesi, ferritin ve CÖDÖ değerlerine ulaşıldı, istatistiksel değerlendirmeler yapıldı
BULGULAR: Olgularımızın ortalama serum ferritin düzeyi 27.1±15.6 ng/mL ve TSI düzeyi ise % 18.1±9.1 olarak saptandı. DSM IV TR kriterlerine göre bileşik tip DEHB tanısı alanlarda ortalama serum ferritin düzeyi,( 25,78 ± 12,90 ng/mL) dikkat eksikliği baskın tipe (32,75 ± 23,54 ng/mL) göre daha düşük olarak saptanırken (p=0,034); serum TSI değerleri arasında herhangi bir farklılık yoktu (p=0,835).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bileşik tip DEHB olgularında serum ferritin düzeyinin, dikkat eksikliği baskın tip tanısı almış olanlara göre daha düşük olduğunun saptandığı çalışmamızda demir parametreleri ile DEHB ilişkisi ortaya konmuştur. DEHB’li olgularda demir parametrelerinin değerlendirilmesinin gerekliliği bir kez daha anlaşılmıştır.
INTRODUCTION: Attention deficit hyperactivity disorder (ADHD) is one of the most common childhood psychiatric disorders and is believed to be caused by genetic and environmental factors. Various studies have reported that body iron levels and ADHD are correlated. In our study, we aimed to investigate the correlation of serum ferritin and transferrin saturation index (TSI) with ADHD subtypes and Conners’ Teacher Rating Scale (CTRS) scores.
METHODS: This retrospective study included 131 boys and 16 girls between 7 and 16 years of age who were diagnosed with ADHD in accordance with DSM-IV TR diagnostic criteria. The data on serum iron, total iron-binding capacity, ferritin, and CTRS scores were obtained from the patients’ hospital files. Statistical analyses were then done on these data.
RESULTS: The mean serum ferritin level was 27.1 ± 15.6 ng/mL and the mean TSI level was 18.1 ± 9.1%. The mean serum ferritin level of those diagnosed with combined type ADHD (25.78 ± 12.90 ng/mL), in accordance with DSM-IV TR criteria, was lower than those diagnosed with predominantly inattentive type (32.75 ± 23.54 ng/mL) (p = 0.034). However, there was no difference in serum TSI values (p = 0.835).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the present study, serum ferritin levels were lower in patients with ADHD than in patients with attention deficit predominant type, and the relationship between iron parameters and ADHD was demonstrated. The necessity of evaluating iron parameters in ADHD cases has been understood once again.

5.
Çocuklarda Ovarian Teratomlar: 7 Yıllık Deneyimimiz
Ovarıan Teratoma In Pedıatrıc Populatıon: Our Clınıcal Experıence Of Seven Years
burhan beger, Erbil Karaman, Baran Serdar Kızılyıldız, Metin Şimşek, Ebuzer Düz
doi: 10.5505/vtd.2020.27147  Sayfalar 22 - 25
GİRİŞ ve AMAÇ: Torsiyon ile ilişkili olarak kist içine kanama nedeniyle kitle görünümü oluşabilmektedir ve over dokusunun kanlanması radyolojik olarak net değerlendirilemeyebilir. Bu nedenle torsiyone ve torsiyone olmayan MKT’ lerin tanısı ciddi bir ikilem olmaya devam etmektedir
YÖNTEM ve GEREÇLER: CRP yüksekliği torsiyonun eşlik etiği vakaların %40ında anlamlı derecede yüksek(>5mg/l) bulundu. En sık yapılan cerrahi, 14 vakada uygulanan fertilite koruyucu kistektomi (%77) idi.
BULGULAR: Torsiyon olan ve olmayan ovaryan teratomların laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri istatistiksel yöntemle karşılaştırıldı. Sonuçlar SPSS versiyon 24 kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirildi. Normallik kontrolleri Shapiro-Wilk testi ile yapıldı. Gruplar bağımsız örneklem t-testi ile karşılaştırıldı. İstatistiksel anlamlılık p <0.05 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Prospektif ve çok sayıda hasta ile çalışmanın planlanması uygun olacaktır. Benign overyan kitlelerde ilk tercih fertilite koruyucu cerrahidir. CRP,WBC ve CA19-9 özellikle torsiyon vakalarında işaretleyici olabilir.
INTRODUCTION: In relation to torsion, mass appearance may occur due to hemorrhage into the cyst, and blood supply of the over tissue may not be well evaluated radiologically. For this reason, the diagnosis of torsion and non-torsion MCT continues to be a serious dilemma.
METHODS: The laboratory and imaging methods of ovarian teratomas with or without torsion were compared with the statistical method. The results were evaluated statistically by using SPSS version 24. Normality checks were performed with the Shapiro-Wilk test. The groups were compared with the independent samples t-test. Statistical significance was p <0.05.
RESULTS: 40% of the cases with CRP level elevation, torsion were significantly higher (> 5 mg / L). The most common surgical approach was fertilization protective cystectomy applied in 14 cases (77 %).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The first choice in benign ovarian masses is fertility protective surgery. CRP, WBC and CA19-9 can be a marker, especially in torsion cases. The planning of the study with prospective and large number of patients will be appropriate.

6.
Ebelik ve Hemşirelik Öğrencilerinin, Hemşire’nin ve Ebe’nin Adli Olgulardaki Sorumlulukları İle İlgili Bilgi Düzeylerinin Belirlenmesi
Determination of Knowledge Levels of Midwifery and Nursing Students, Nurses and Midwives on the Liabilities of Forensic Cases
Hayrunnisa Yeşil, Gözde Sezer, MEHMET SUNAY YAVUZ
doi: 10.5505/vtd.2020.04379  Sayfalar 26 - 33
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, ebelik ve hemşirelik öğrencilerinin, adli olgularda hemşire ve ebelerin sorumlulukları ile ilgili bilgi düzeylerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı olarak planlanan araştırma, 1 Ekim – 30 Kasım 2017 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik ve Hemşirelik Bölümlerinden çalışmaya katılmak için gönüllü olan 3. ve 4. sınıfta öğrenim gören 502 öğrenci ile yürütülmüştür. Verilerin toplanmasında, öğrencilerin tanımlayıcı özelliklerini içeren “Ebelik ve Hemşirelik Öğrencilerine ait Tanıtıcı Özelliklere İlişkin Anket Formu” ile “Ebelik ve Hemşirelik Öğrencilerinin Adli Olgu ve Sorumlulukları ile İlgili Bilgi Düzeylerinin İncelenmesine Yönelik Anket Formu” kullanılmıştır.
BULGULAR: Öğrencilerin yaş ortalaması 21,27±1,57 olup, %82,3’ü kadındır. Öğrencilerin %82,1’inin adli olgu ve sorumlulukları ile ilgili eğitim almadığı, %76,7’sinin adli olgular ve sorumluluklar, %70,5’inin adli olgu bildirimi, %79,1’inin adli olgu ve sorumlulukların yerine getirilmediği takdirde uygulanacak ceza hükmü konularında bilgi sahibi olmadıkları, %83,7’sinin adli olgu ve sorumluluklarına yönelik ayrı bir eğitime gereksinim duyduğu, %65,9’unun stajlar sırasında gelen vakaları adli olgu açısından değerlendiremediği saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ebelik ve hemşirelik öğrencilerinin, adli olgulardaki sorumlulukları ile ilgili bilgi düzeylerinin düşük düzeyde olduğu görülmüştür. Ebelik ve hemşirelik mesleğine aday öğrencilerin adli olgu ve sorumlulukları ile ilgili bilgi düzeylerinin arttırılmasında mezuniyet öncesi eğitim programlarının güçlendirilmesi önerilebilir.
INTRODUCTION: This study was conducted to determine the level of knowledge of midwifery and nursing students about the responsibilities of nurses and midwives in judicial cases.
METHODS: The study, which was planned as a descriptive study, was carried out with 502 students studying in 3rd and 4th class who volunteered to participate in the midwifery and nursing departments of Manisa Celal Bayar University Health Sciences Faculty between 1 October and 30 November 2017. In the collection of the data, "Questionnaire Form on the Introductory Characteristics of Midwifery and Nursing Students" and "Questionnaire Form for the Examination of Knowledge Levels of the Midwifery and Nursing Students about the Forensic Cases and Responsibilities" were used.
RESULTS: The average age of the students were 21,27 ± 1,57 and 82,3% females. 82.1% of the students were not trained about judicial cases and responsibilities, 76.7% were judicial cases and responsibilities, 70.5% were forensic cases report, 79.1% of judicial cases and responsibilities were not fulfilled. It was also determined that 83.7% of them needed separate training for judicial cases and responsibilities and 65.9% of them could not evaluate the cases coming during the internship in terms of forensic cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Midwifery and nursing students were found to have a low level of knowledge about their responsibilities in the forensic cases. It may be suggested that pre-service training programs should be strengthened to increase the level of knowledge about the forensic cases and responsibilities of candidates for midwifery and nursing profession.

7.
Paroksismal ve persistan atriyal fibrilasyonda kriyoablasyon başarısının karşılaştırılması: Tek merkez deneyimi
Comparison of cryoablation success in persistent and paroxysmal atrial fibrillation: single center experience
Naci Babat, Yusuf Turkmen
doi: 10.5505/vtd.2020.59862  Sayfalar 34 - 37
GİRİŞ ve AMAÇ: Atriyum fibrilasyonu (AF) inmenin en önemli nedenidir. çalışmamızda, persistan ve paroksismal AF’li hastalarda kriyobalon ablasyonu başarısını karşılaştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: şubat 2016 ve kasım 2017 tarihleri arasında kriyobalon ablasyon uygulanmış paroksismal ve persistan atriyal fibrilasyonlu hastalar çalışmaya alındı. Retrospektif olarak Hasta dosyaları incelendi. Poliklinik kontrollerinde semptomları sorgulandı.

BULGULAR: Çalışmada 45 hasta değerlendirildi. Hastaların 23’si kadın 22’i erkek idi. Yaş ortalaması 52 ± 14,5 yıldı. Kriyoablasyon erken dönem başarısı %100 saptandı. komplikasyon olarak bir hastada frenik sinir zedelenmesi ve bir hastada da sol atrium serbest duvar rüptürü gelişti ve her iki hastada da işleme son verildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma ile paroksismal ve persistan atriyal fibrilasyonlu hastalarda kriyoablasyon tedavisi ile tek işlem başarısının etkin olduğu, ancak persistan af’de nüksün anlamlı olarak daha fazla olduğu saptandı
INTRODUCTION: Atrial fibrillation (AF) is the most important cause of stroke. Here, the characteristics and follow-up results of your AF ablation with cryobalon technique were presented.

METHODS: Between February 2016 and November 2017, patients with cryoablation therapy with paroxysmal and persistent AF were included. Data from patient files were analyzed retrospectively. Patients reached by phone

RESULTS: 45 patients were evaluated in the study. 23 of the patients were female and 22 were male. The mean age was 52 ± 14.5 years. The early success rate of cryotherapy was 100%. as a computation.

DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, single cryoablation therapy was effective in paroxysmal and persistent atrial fibrillation, but recurrence of persistent atrial fibrillation was significantly higher


8.
Üst ekstremite cerrahilerinde ultrasonografi eşliğinde uygulanan supraklavikular bloğun geleneksel yöntemlerle ve perfüzyon indeksi ile değerlendirilmesi
Evaluation of ultrasound guided supraclavicular block with traditional methods and perfusion index on upper extremity surgeries
Onur Avcı, Oğuz Gündoğdu
doi: 10.5505/vtd.2020.15679  Sayfalar 38 - 44
GİRİŞ ve AMAÇ: Blok başarısını değerlendirmede son dönemlerde perfüzyon indeksi (PI) ile ilgili birçok çalışma yapılmaktadır. Çalışmamızın amacı supraklaviküler blok başarısını ve yeterliliğini perfüzyon indeksi ile değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma için etik kurul onayı alındıktan sonra; el, el bileği, ön kol, dirsek ve kol operasyonu uygulanacak, 18-70 yaş, Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) I-II olan 30 gönüllü ortopedi ve travmatoloji hastası yazılı onamı alındıktan sonra dâhil edilmiştir. Bu prospektif çalışmada hastalara 12.5 ml prilokain+12.5 ml bupivakain’den oluşan 25 ml’lik lokal anestezik ile ultrasonografi rehberliğinde supraklaviküler blok uygulandıktan sonra 3 dakikada bir pin-prick testi ile duyusal blok, 2 dakikada bir Bromage skalasına göre motor blok, 0., 5., 10., 15., 20., 25. ve 30. dk’larda ise hemodinamik parametreler ve PI değerleri kaydedildi.
BULGULAR: Ölçülen perfüzyon indeksi değerleri karşılaştırıldığında, farklılıklar anlamlı bulundu. Ölçümler ikişerli olarak karşılaştırıldığında, bazal ile 5. dk, 10. dk, 15. dk, 20. dk, 25. dk, 30. dk arası farklılıklar anlamlı bulundu. Pin-prick testi pozitif olma zamanı 8.83±2.70 dk (min 5 dk ve max 15 dk), motor blok başlama zamanı 6.7±2.89 dk (min 2 dk ve max 13 dk), tam motor bloğun oluşma zamanı 10.83±3.07 dk (min 6 dk ve max 19) olarak tespit edildi. 5. Dakika PI değerlerinde ise bazal PI değerlerine oranla ortalama %148’lik bir artış tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Supraklaviküler blokta diğer üst ekstremite bloklarına göre daha hızlı duyu-motor blok sağlandı. Blok başarısını değerlendirmede, duyu ve motor bloktan önce gelişen vazodilatasyon nedeniyle, perfüzyon indeksinin geleneksel yöntemlere göre daha hızlı, objektif ve basit bir yöntem olduğu sonucuna varıldı.
INTRODUCTION: In recent years, many studies have been conducted on the perfusion index (PI) in the evaluation of block success. Aim of this study is to assess the success and efficiency of supraclavicular block by perfusion index.
METHODS: After the approval of the ethics committee for the study; 30 volunteer orthopedics and traumatology patients with American Society of Anesthesiologists (ASA) I-II, 18-70 years who are gonna have hand, wrist, forearm, elbow and arm surgery, were included in the study. In this prospective study; after ultrasound guided supraclavicular block has been applied by enjecting local anesthetic that consists of prilocaine 12.5 ml+bupivacaine 12.5 ml to all patients,sensory block was checkhed with pin-prick test every 3 minute, motor block was checked by using modified Bromage scale every 2 minute,hemodynamic parameters and PI values were recorded on 0th,5th,10th,15th,20th,25th,30th minutes.
RESULTS: When the measured perfusion index values were compared, the differences were significant. When the PI measurements were compared in pairs, the differences between basal and 5th min,10 min,15 min,20 min,25 min and 30 min were significant. Positivity time for pin-prick test was 8.83±2.70 min,motor blok onset time was 6.7±2.89 min,total motor block onset time was 10.83±3.07 min.In the 5 th minute PI values, an average increase of 148% was observed compared to basal PI values.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The supraclavicular block provided faster sensory-motor block than other upper extremity blocks.It was concluded that perfusion index was faster,more objective and simpler than traditional methods on assessment of block success, because of vasodilatation that is occured before sensory and motor block.

9.
Miyopik Foveoskisisli Hastalarda Vitrektomi Ve İnternal Limitan Membran Soyulmasının Uzun Dönem Sonuçları
Long-Term Outcomes Of Vitrectomy And Internal Limitıng Membrane Peeling For Myopic Foveschisis
İhsan Çakır, Gökhan Demir, Ali Demircan, Dilek Yasa, Korhan Fazıl, Mehmet Emin Sucu, Zeynep Alkın
doi: 10.5505/vtd.2020.25348  Sayfalar 45 - 49
GİRİŞ ve AMAÇ: Yüksek miyopiye bağlı foveoskizisi (MF) olan hastalarda pars plana vitrektomi (PPV) ve internal limitan membran (İLM) soyulmasının uzun dönem sonuçlarını değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Geriye dönük olarak yapılan bu çalışmada MF nedeniyle PPV ve İLM soyulması yapılan hastaların dosyaları incelendi. En iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) ve EİDGK’deki değişim değerlendirildi. Optik koherens tomografi (OKT) kullanılarak ameliyat öncesi fovea dekolmanı (FD), ameliyat sonrası elipsoid zon defektinin (EZD) varlığı, ameliyat öncesi ve sonrası santral makula kalınlığında(SMK) değşim değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 20 hastanın 25 gözü dahil edildi. Ameliyat öncesi EİDGK ortalama 1,41±0,32 logMAR (1,0-1,8 logMAR) iken, ameliyat sonrası EİDGK 0,87±0,41 logMAR (0,3-1,8 logMAR) olarak bulundu. Ameliyat sonrası 20 gözde (%80) görme keskinliğinde artış elde edilirken, 4 gözde (%16) görme keskinliğinde değişiklik olmadığı ve 1 gözde (%4) ise azalma olduğu görüldü.
Ameliyat öncesi (SMK) ortalama 683,8±155,4 µm iken, ameliyat sonrası 262,6±46,5 µm olarak saptandı. Ameliyat öncesi ile kıyaslandığında SMK’de ameliyat sonrası 1. yılda anlamlı olarak azalma görüldü (p<0.001). Gözlerin 20’sinde (%80) foveoskizis ameliyat sonrası 1. yılda anatomik olarak tamamen düzelirken; 5 gözde (%20) OKT’de SMK’de azalma ve foveoskiziste kısmi düzelme olduğu halde tam olarak ortadan kaybolmadığı saptandı.


TARTIŞMA ve SONUÇ: MF için uygulanan vitrektomi ve İLM soyulmasının görme keskinliği artışı ve anatomik düzelme sağlamada etkili ve güvenilir bir cerrahi yöntem olduğu sonucuna varıldı.
INTRODUCTION: To evaluate the long-term results of pars plana vitrectomy (PPV) combined with internal limiting membrane (ILM) peeling in patients with myopic foveoschisis (MF)
METHODS: In this retrospective study, the medical records of the patients who underwent PPV combined with ILM peeling due to myopic foveoschisis were examined. The best corrected visual acuity (BCVA) and the change in BCVA were evaluated. Preoperatively fovea detachment (FD), presence of postoperative ellipsoid zone defect (EZD), and preoperative and postoperative central macular thickness (SMC) were evaluated using optical coherence tomography (OCT).
RESULTS: Twenty-five eyes of 20 patients were included in the study. The mean preoperative BCVA was 1.41 ± 0.32 logMAR (1.0-1.8 logMAR) and postoperative BCVA was 0.87 ± 0.41 logMAR (0.3-1.8 logMAR). Postoperative visual acuity improved in 20 eyes (80%). Postoperatively, 4 eyes (16%) had no change in visual acuity and 1 eye (4%) had a decrease in visual acuity.
The mean CMT was 683.8 µm ± 155.4 and 262.6 µm ± 46.5 preoperatively and postoperatively, respectively. There was a significant decrease in CMT in the first year after surgery when it was compared with the preoperative CMT (p <0.001). In 20 (80%) eyes, foveoschisis was completely resolved anatomically in the first year after surgery. In 5 eyes (20%), there was a decrease in CMT in the OCT, and a partial improvement in the foveoschisis.

DISCUSSION AND CONCLUSION: It is concluded that vitrectomy combined with ILM peeling in the treatment of myopic foveoschisis is an effective and reliable surgical method for increasing visual acuity and providing anatomical improvement.

10.
Obstrüktif Uyku Apne Sendromu ile D Vitamini İlişkisi
The Relation between Obstructive Sleep Apnea Syndrome and Vitamin D
Ayhan Kul, Omer Araz
doi: 10.5505/vtd.2020.98216  Sayfalar 50 - 55
GİRİŞ ve AMAÇ: Obstrüktif uyku apne sendromunda (OUAS) D vitamini düzeylerinin belirlenmesi ve hastalık şiddeti ile arasında ilişki olup olmadığı amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmada OUAS ön tanısı nedeniyle polisomnografi yapılıp tanı konulan [apne-hipopne indeksi (AHİ)>5/saat] ve normal (AHİ<5/saat) olarak değerlendirilen hastaların demografik verileri, serum 25-Hidroksikolekalsiferol [25(OH)D3], paratiroid hormon (PTH), kalsiyum (Ca), fosfat (P), magnezyum (Mg) düzeyleri ve hastalık şiddeti [hafif, orta ve şiddetli OUAS (AHİ=5-15, 16-30, >30/saat)] bilgi işlem kayıtları incelenerek değerlendirildi.
BULGULAR: Kayıtları incelenen 293 kişinin 229’da OUAS (ortalama yaş 55,7±11,3 yıl; yaş aralığı;26-86 yıl) mevcut iken 64 kişi normal (ortalama yaş 55,4±13,7 yıl; yaş aralığı;24-78 yıl) idi. OUAS hastalarında 25(OH)D3 seviyesinin kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde daha düşük olduğu ve BMI ile PTH seviyelerinin ise daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0.05). Şiddetli OUAS hastalarında 25(OH)D3 düzeyinin anlamlı bir şekilde daha düşük seviyedeydi (p<0.05). Ayrıca AHİ ile 25(OH)D3 arasında anlamlı zayıf negatif bir ilişki bulunurken (p: 0.001, r: -0.328), PTH (p: 0.001, r: 0.186) ve BMI (p: 0.001, r: 0.208) ile arasında ise anlamlı zayıf pozitif bir ilişki tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: OUAS hastalarında D vitamin eksikliğinin olduğu ve özellikle şiddetli OUAS hastalarında D vitamininin daha düşük olması nedeniyle bu hastalarda D vitamin eksikliğinin yerine konulmasının hastalığın şiddetini azaltmada faydalı olabileceğini düşünmekteyiz
INTRODUCTION: The aim of this study was to assess vitamin D levels in obstructive sleep apnea syndrome (OSAS) and whether there is a relationship between the severity of the disease and vitamin D.
METHODS: In this retrospective study, demographic data, serum 25-Hydroxycholecalciferol [25 (OH) D3], parathyroid hormone (PTH), calcium (Ca), phosphate (P), magnesium (Mg) levels and disease severity [mild, moderate and severe OSAS (AHI = 5-15, 16-30,> 30 / hour)] of patients diagnosed with OSAS by using polysomnography [apnea-hypopnea index (AHI> 5 / hour] and normal patients (AHI <5 / hour)] were evaluated based on hospital records.
RESULTS: Of the 293 subjects whose records were examined, 229 had OSAS (mean age 55.7 ± 11.3 years; age range 26-86 years), whereas 64 subjects were normal (mean age 55.4 ± 13.7 years; age range 24-78 years). 25 (OH) D3 level was significantly lower while BMI and PTH levels were higher in OSAS patients compared to the control group (p <0.05). 25 (OH) D3 levels were significantly lower in patients with severe OSAS (p <0.05). In addition, there was a weak negative relationship between AHI and 25 (OH) D3 (p: 0.001, r: -0.328), while a weak positive relationship was observed between PTH (p: 0.001, r: 0.186) and BMI (p: 0.001, r: 0.208).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We think that vitamin D is deficient in OSAS patients, and vitamin D treatment may be beneficial in reducing the severity of the disease.

11.
Bir Yanık Ünitesinin 5 Yıllık Deneyimi: 667 Yanık Olgusunun İncelenmesi
Five years of experience in a burn care unit: Analysis of burn injuries in 667 patients
HAKAN Cınal, Ensar Zafer Barın
doi: 10.5505/vtd.2020.60343  Sayfalar 56 - 62
GİRİŞ ve AMAÇ: Yanık Ünitemize ilimiz ve civar illerden başvuran olguların retrospektif olarak incelenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Nisan 2013 - Aralık 2018 yılları arasında 69 aylık dönemde Yanık Tedavi Ünitemizde yatarak tedavi gören 667 hasta yaş, cinsiyet, etiyolojik neden, toplam yanık yüzey alanı, hastanede kalış süreleri, yatış zamanları, yara kültür sonuçları, yapılan ameliyatlar ve mortalite açısından retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Tüm hastaların yaş ortalaması 15,2 (0 – 86 yaş) olarak bulundu. En sık 0-12 yaş pediyatrik grupta (421, % 63.1), ikinci olarak 19-59 yaş yetişkin grupta (184, %27.5) yanık travması olduğu tespit edildi. Hastanemize başvuran 398 (% 59.7) erkek hasta, 269 (% 40.3) kadın hasta tedavi edildi. En sık etiyolojik nedenin % 65.6 (438 olgu) oranında haşlanarak yaralanma, ikincil olarak % 16.3 (109 olgu) alevle yanarak yaralanma olduğu görüldü. Pediyatrik yaş grubu en sık haşlanarak (% 83.8), yetişkin grubu ise en sık (% 34.7) alevle yanarak yaralandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yanık travmalarının büyük bir çoğunluğunun basit tedbirlerin alınması, iş güvenliği kurallarına uyulması ve özellikle çocukların yanığa neden olan etkenlerden uzak tutulmasıyla önlenebilir olduğu görüldü. Fiziksel ve psikolojik sekellere yol açmasından ölüme kadar sonuçları olan ilaveten tedavi giderlerinin yüksek olması nedeni ile verilecek eğitimlerle yanık travmalarının sayısının en aza indirilebileceği sonucuna varıldı.
INTRODUCTION: The aim of the study was to evaluate retrospectively the burn injuries referred from our city region to our burn care unit.
METHODS: 667 patients were admitted and hospitalised between Apri 2013- December 2018 to Burn Care Unit. All data including age, gender, burning etiology, total burning area of patient, stay of hospital time and period, microbiologic culture results of burning, surgical operations and mortality were recorded and analysed statistically.
RESULTS: Mean age of patients was 15.2 years (0-86 years). The burn trauma was found the most frequently in 0-12 pediatric age group (421 cases, 63.1 %) and this group was followed by 19-59 age group (184 cases, 27.5 %) as second most frequently. 398 patients (59.7%) were male and 269 (40.3%) were female. The most and second frequent etiologic factors in this study were scolding (438 patients, 65.6%) and flame burning (109 patients, 16.3%) respectively. While scolding was the most frequent reason (83.8%) in pediatric age group, flame burning was found most frequently (34.7%) in adult age group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: With these results we think that more educations and preventive measures of burning especially for children needs to be taken in our region. It was found that most of burning traumas can be prevent with home accident educations, simple preventive home measures and occupational safety measures. Consequently, physical and psychological morbidities, mortalities and burden financial loss can be minimized.

12.
Büyük Safen Ven Yetmezliğinin Endovenöz Radyofrekans Ablasyon ile Tedavisinde İki Anestezi Tekniğinin Kullanımı ve Sonuçlarımız
The Use of Two Anesthesia Techniques in Endovenous Radiofrequency Ablation of Great Saphenous Vein Insufficiency and Our Results
mesut engin, hasan aydın
doi: 10.5505/vtd.2020.41033  Sayfalar 63 - 67
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik venöz yetmezlik(KVY) toplumda yaygın görülen bir hastalıktır. Bu hastalığın tedavisinde son yıllarda endovasküler işlemler yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada büyük safen ven yetmezliği tedavisinde radyofrekans ablasyon(RFA) tedavisi sonuçlarımızı ve lokal/ spinal anestezi yöntemlerini karşılaştırmayı amaçladık
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 2016 Ocak- 2019 Ocak tarihleri arasında büyük safen ven yetmezliğine bağlı olarak RFA tedavisi uyguladığımız 153 hasta retrospektif olarak dahil edildi. Operasyonlar spinal anestezi veya lokal anestezi altında gerçekleştirildi. Lokal anestezi kullanılan hastalar Grup 1, spinal anestezi kullanılan hastalar ise Grup 2 olarak belirlendi.
BULGULAR: Hastaların 105(%68.6) inde lokal anestezi(Grup 1) kullanılmış olup 48(%31.4) hastada spinal anestezi(Grup 2) kullanıldı. Grup 1 de hastaların ortalama yaşları 36.1±9.2, Grup 2 de ise 36.5±7.7 idi(p=0.794).Kadın cinsiyet oranları Grup 1 de %60, Grup 2 de ise %54.2 idi (p=0.497). Operasyon sonrası takiplerinde 9 hastada ekimoz, 9 hastada hematom, 4 hastada tromboflebit, 3 hastada selülit, 11 hastada parestezi ve 1 hastada derin ven trombozu gelişti. Komplikasyonlar açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark yoktu. Hastaları total hastanede kalış süreleri 11.9 ±8.5 saat idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Büyük safen ven yetmezliği tedavisinde RFA yöntemi güvenli olarak kullanılabilir. Bu tedavide lokal anestezinin kullanılması hastane yatışlarını kısaltabilir.
INTRODUCTION: Chronic venous insufficiency (CVI) is a common disease in the community. Endovascular procedures have been widely used in the treatment of this disease in recent years. In this study, we aimed to reveal the results of radiofrequency ablation (RFA) treatment and compare the local / spinal anesthesia in the treatment of great saphenous vein insufficiency.
METHODS: One hundred and fifty-three(153) patients who underwent RFA treatment due to great saphenous vein insufficiency between January 2016- 2018 were included in the study retrospectively. Operations were performed under spinal anesthesia or local anesthesia. Group 1 was used for local anesthesia while Group 2 was used spinal anesthesia.
RESULTS: Local anesthesia was used in 105(68.6%) patients(Group 1) and spinal anesthesia was used in 48 (31.4%) patients(Group 2). The mean age of the patients was 36.1 ± 9.2 years in Group 1 and 36.5 ± 7.7 in Group 2 (p = 0.794). Female gender ratios were 60% in Group 1 and 54.2% in Group 2 (p = 0.497). Postoperatively, 9 patients had ecchymoses, 9 patients had hematoma, 4 patients had thrombophlebitis, 3 patients had cellulitis, 11 patients had paresthesia and 1 patient developed deep vein thrombosis. There was no statistically significant difference between the groups in terms of complications. The total stay of hospitalization was 11.9 ± 8.5 hours.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The RFA method can be used safely to treat great saphenous vein insufficiency. Use of local anesthesia in this treatment may shorten hospitalizations.

13.
Zeisler Metodu İle Hesaplanan İyonize Kalsiyum Düzeyi Direkt İyonize Kalsiyum Ölçümüne Alternatif Olabilir Mi?
Can Ionized Calcium Level Calculated by Zeisler Method be an Alternative to Direct Ionized Calcium Measurement ?
Erdem Çokluk, Fatıma Betül Tuncer, Mehmet Ramazan Şekeroğlu, Sezen Irmak Gözükara, Mehmet Özdin
doi: 10.5505/vtd.2020.94914  Sayfalar 68 - 73
GİRİŞ ve AMAÇ: Zeisler Metodu ile hesaplanan iyonize kalsiyum düzeylerinin kan gazı cihazı ile ölçülen iyonize kalsiyum değerleri ile karşılaştırarak birbirinin alternatifi olup olamayacağını araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda geçmiş 1 yıllık sürede (Nisan 2018 - Nisan 2019 arası) 388 adet aynı hastanın eş zamanlı olarak ölçülen serum total kalsiyum ve venöz kan gazı iyonize kalsiyum değerleri retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Kan gazı iyonize kalsiyum (KGiCa) ortalaması 1,164 ± 0,20 mmol/l olarak bulunurken, Zeisler Metodu ile serum total kalsiyumundan hesaplanan iyonize kalsiyum düzeyi (ZMiCa) 0,99 ± 0.16 mmol/l idi. Her iki yöntemle bulunan değerler arası fark (KGiCa – ZMiCa) ortalaması ise 0,17 ± 0,22 mmol/l idi. Kan gazı iyonize kalsiyum düzeyleri için %Bias=8,91, Total%CV=7,60, ve %TAH=21,44 olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İyonize kalsiyum için direkt ölçüm yönteminin kullanılmasının daha uygun olacağını düşünüyoruz. Ancak Zeisler Metodu ile iyonize kalsiyum hesaplanması durumunda, bu çalışmada bulduğumuz iki yöntem arasındaki ortalama farkın, regresyon denkleminin ve iyonize kalsiyum için hesaplanan total izin verilebilir hata aralıklarının dikkate alınarak değerlendirilmesinin uygun olacağı kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: To investigate whether the ionized calcium levels calculated by Zeisler Method can be an alternative to each other by comparing the ionized calcium values measured with blood gas device.
METHODS: In this study, serum total calcium and venous blood gas ionized calcium values of 388 same patients were evaluated retrospectively in the past 1 year (April 2018 - April 2019).
RESULTS: The mean blood gas ionized calcium (KGiCa) was found to be 1.164 ± 0.20 mmol / l, while the ionized calcium level (ZMiCa) calculated from the serum total calcium by Zeisler Method was 0.99 ± 0.16 mmol / l. The difference between the two methods (KGiCa - ZMiCa) was 0.17 ± 0.22 mmol / l. Blood gas ionized calcium levels were% Bias = 8.91%, Total CV% 7.60, and% TAH = 21.44%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We think that it is more appropriate to use direct measurement method for ionized calcium. However, if ionized calcium is calculated by Zeisler Method, we think that it is appropriate to evaluate the mean difference between the two methods we found in this study by considering the regression equation and the total permissible error intervals calculated for ionized calcium.

14.
Rektum Kanserinden Radyoterapi Alan Hastalarda Hayat Kalitesi, Depresyon ve Anksiyetenin Değerlendirilmesi
Evaluation of Quality of Life, Depression and Anxiety in Patients with Rectal Cancer Receiving Radiotherapy
Feryal Karaca, Selahattin Menteş, Yaşar Sertdemir
doi: 10.5505/vtd.2020.82957  Sayfalar 74 - 81
GİRİŞ ve AMAÇ: Rektum kanserleri (RK), kolorektal kanserlerin üçde birlik bölümünü oluşturmaktadır. Lokal ileri evre RK’nin standart tedavisi kemoradyoterapidir (KRT). European Organisation for Research and Treatment of Cance Quality of Life Questionnairer (EORTC-QLQ C30), tüm Dünya’da geçerliliği ve güvenirliği yüksek olan hayat kalitesi ölçeğidir. Kanser tedavisi sırasında, hastanın emosyonel durumu da etkilenmektedir. State-Trait Anxiety Inventory (STAI) anksiyete skorlama anketi olup iki formda incelenir; STAI1 (durumluluk) ve STAI2 (süreklilik). Beck depresyon testi (Beck Depression Inventory) ise, depresyon semptomlarını ölçer. Bizim bu çalışmada amacımız hastaların, radyoterapiye başlamadan önce (RT0) ve radyoterapi bittikten sonra (RT1) hayat kaliteleri, anksiyete ve depresyonlarını karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kasım 2016-Ağustos 2019 tarihleri arasında RC tanısı almış olan, kliniğimize neoadjuvan RT başvurusunda bulunan 32 hastaya EORTC-QLQ C30, STAI1, STAI2 ve Beck depresyon anketleri uygulandı.
BULGULAR: RT0 ve RT1 zamanlarında karşılaştırılan; sosyal işlev skoru, nefes darlığı istatistiki olarak anlamlı bulunmamıştır p>0.05, ağrı skoru borderline anlamlı bulunurken p=0.067, hayat kalitesinin ölçülen diğer skorları istatistiki olarak anlamlı bulunmuştur p<0.05. RT0 ve RT1 zamanlarında karşılaştırılan; STAI2 ve Beck testi istatistiki olarak anlamlı bulunmuştur p<0.05, STAI1 testi ise istatistiki olarak anlamlı bulunmamıştır p>0.05.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu sonuçlara bağlı olarak RT süresince RK’li hastaların hayat kalitelerinin, anksiyete ve depresyonlarının sıkı kontrol edilmesi gerekmektedir.
INTRODUCTION: Rectal cancers (RC) constitute one third of colorectal cancers. Chemoradiotherapy (CRT) is the standard treatment of locally advanced stage RC.
European Organization for Research and Treatment of Cancer Quality of Life Questionnairer (EORTC-QLQ C30) is a quality of life scale and that is highly valid and reliable all over the world.
State-Trait Anxiety Inventory (STAI) is an anxiety scoring questionnaire is examined in two forms; STAI1 (statefulness) and STAI2 (continuity). The Beck Depression Inventory measures depression symptoms. The aim of this study was to compare the quality of life, anxiety and depression of patients before and after radiotherapy (RT0) and after radiotherapy (RT1).

METHODS: EORTC-QLQ C30, STAI1, STAI2 and Beck depression questionnaires were applied to 32 patients who applied to our clinic with the diagnosis of RC between November 2016-August 2019.
RESULTS: Social function score, dyspnea which are compared at RT0 and RT1 times; was not statistically significant p> 0.05, borderline pain score was found to be significant p = 0.067 and the other quality of life scores were statistically significant p<0.05. STAI2 and Beck test were statistically significant p <0.05 which are compared at RT0 and RT1 times, STAI1 test was not statistically significant p> 0.05.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Based on these results, quality of life, anxiety and depression of the patients with RC should be closely controlled during RT.

15.
Retrograd İntrarenal Cerrahi Uygulanan 90 Hastanın Retrospektif Analizi
Retrospective Analysis of 90 Patients that Underwent Retrograde Intrarenal Surgery
Ali Çift, Can Benlioglu
doi: 10.5505/vtd.2020.65733  Sayfalar 82 - 86
GİRİŞ ve AMAÇ: Kliniğimizde böbrek taşı tedavisinde minimal invaziv tedavi olan retrograd intrarenal cerrahi (RİRC) uygulanan olguların sonuçlarını değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2016 - Ocak 2019 tarihleri arasında kliniğimizde RİRC yapılan 90 hastanın sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, operasyon öncesi ve sonrası klinik özellikleri incelendi.
BULGULAR: RİRC uygulanan toplam 90 hastanın (41erkek/49 kadın) ortalama yaşı 43,35 (21-84) yıl, ortalama taş boyutu 16.22 (10-28) mm idi. Operasyon hastaların 38’inde (% 42,22) genel anestezi, 52’sinde (%57,78) spinal anestezi altında uygulandı. Operasyon süresi ortalama 61.76 (30-115) dk, taş parçalanma süresi ortalama 48.33(15-95) dk idi. Hastaların 23’ünde (%25,55) darlık nedeniyle böbreğe ulaşım sağlanamadığından üretere double J stent yerleştirildi. 75 hastaya (%83,33) operasyon sonunda üretere double J stent yerleştirildi. Hastanede kalış süresi ortalama 1.08 (1-3) gün idi. Taşsızlık oranı %71,12 idi. Rezidü taşı kalan hastaların 21’ine (%23,32) ek girişim uygulandı, 5’ine (%5,55) ek girişim uygulanmadan takip edildi. Modifiye Clavien sınıflamasına göre 13 hastada (%14,44) komplikasyon izlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: RİRC işlemi yeterli donanım ve deneyim varlığında, böbrek taşlarının tedavisinde komplikasyon oranı düşük, başarı oranı yüksek minimal invaziv bir tedavi yöntemidir.
INTRODUCTION: To evaluate the results of retrograde intrarenal surgery (RIRC) performed in our clinic in cases with renal stones.
METHODS: The results of 90 patients that underwent RIRC between June 2016 and January 2019 were evaluated retrospectively. The demographic data and the preoperative and postoperative clinical characteristics of the patients were examined.
RESULTS: The mean age of 90 patients that underwent RIRC (41 men/49 women) was 43.35 (21-84) years, and the mean stone size was 16.22 (10-28) mm. The operation was performed under general anesthesia in 38 patients (42.22%) and spinal anesthesia in 52 (57.78%). The mean operation duration was 61.76 (30-115) min, and the mean stone fragmentation time was 48.33 (15-95) min. In 23 patients (25.55%), a double-J stent was inserted into the ureter since the kidney could not be reached due to stenosis. In 75 patients (83.33%), a double-J stent was placed at the end of the operation. The mean hospital stay was 1.08 (1-3) days. The stone-free rate was 71.12%. Of the cases with residual stones, 21 (23.32%) underwent an additional intervention and five (5.55%) were followed up without further intervention. Complications were observed in 13 patients (14.44%) and evaluated according to the modified Clavien classification.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the presence of adequate equipment and experience, RIRC is an effective and safe procedure with high success, low complication and minimal morbidity rates in the treatment of renal stones.

16.
Türkiye’de Ameliyathane Çalışanlarının Anestezi Tercihleri
Anesthesia Preferences of Operating Room Staffs in Turkey
Arzu Esen Tekeli, Esra Eker, Hilmi Demirkiran, Mehmet Kadir Bartın, Canan Demir
doi: 10.5505/vtd.2020.81059  Sayfalar 87 - 92
GİRİŞ ve AMAÇ: Anestezi uygulamaları ile her gün karşı karşıya olan ameliyathane çalışanlarının kendileri ya da yakınları ile ilgili bir cerrahi gerektiğinde hangi anestezi yöntemini tercih ettiklerini ve nedenlerini ortaya koymak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yarı yapılandırılmış sorulardan oluşan bir anket teknolojik iletişim yöntemleri ile (internet üzerinden Google forms, messenger, whatsapp gibi) Türkiye’nin farklı bölgelerinde ve farklı hastanelerinde görev yapan 1000 ameliyathane çalışanına ulaştırıldı. Yaş, cinsiyet, meslek ve süresi, kendilerine anestezi uygulanıp uygulanmadığı, uygulandı ise yöntemi, hangi anestezi yöntemini neden tercih edecekleri ya da etmeyecekleri ve hangi anestezi yöntemini neden önereceklerini kapsayan sorular soruldu.
BULGULAR: Yaşları 20 ila 60 arasında değişen katılımcıların %51.2’sini (n=327) erkekler, %48.8’ni (n=312) kadınlar oluşturuyordu. Katılımcıların % 69’u (n=440) herhangi bir nedenle kendilerine anestezi uygulandığını belirtirken %31’i (n=199) anestezi uygulanmadığını ifade etti. Katılımcılar için genel anestezi, rejyonal anestezi, periferik sinir bloğu yöntemlerinin üçünün de uygun olduğu cerrahi işlemlerde tercihin % 47 ile rejyonal anestezi (spinal, epidural, kombine spinal epidural anestezi) yönünde olduğu anlaşıldı. Yakınlarınıza ve hastalarınıza hangi anestezi yöntemini tavsiye edersiniz sorusuna ameliyathane çalışanlarının cevabı rejyonal anestezi ağırlıklı olmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada Türkiye’de ameliyathane çalışanlarının daha çok rejyonal anestezi tercih ettiğini saptadık. Daha geniş katılımlı çalışmalar ile anestezi tercihlerinin ne yönde olacağının öğrenilebileceği ve bu durumun iş gücü ve maliyet planlaması açısından da önemli olabileceği kanısındayız.
INTRODUCTION: To determine which anesthesia method is preferred and why by the operating room staffs who are faced with anesthesia applications every day, when they need a surgery about themselves or their relatives.
METHODS: A semi-structured questionnaire consisting of questions was sent to the 1000 operating room staffs who are working in different hospitals on different regions of Turkey by technological methods of communication (Google forms over the Internet, messenger, like WhatsApp). Age, gender, occupation and duration of occupation of participiants, whether or not anesthesia was applied to them, and if applied the method, which anesthesia method they would prefer or not and why, and which anesthesia method they suggest to their relations were asked in questionnaire.
RESULTS: Of the participants aged between 20 and 60, 51.2% (n = 327) were men and 48.8% (n = 312) were women. 69 % (n = 440) of the participants indicated that anesthesia was applied to them for any reason, while 31% (n = 199) indicated that they were not anesthetized. While general anesthesia, regional anesthesia, peripheral nerve block methods were the most suitable methods for the participants,choice was regional anesthesia (spinal, epidural, combined spinal epidural anesthesia) with 47%. The answer to the question of which anesthesia method do you recommend to your relatives and patients has been predominantly regional anesthesia.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found that regional anesthesia more preferred in the operating room staff in Turkey. We believe that it will be possible to find out the direction of anesthesia preferences through larger studies and this situation may be important in terms of labor and cost planning.

17.
Çocukluk Çağı Tiroid Nodül Hacmi ve Multisentrisite Malignite Üzerine Etkili midir?
Do Thyroid Nodule Volume and Multicentricity in Childhood Effective on Malignancy?
KEMAL AYENGİN, veli avci
doi: 10.5505/vtd.2020.36604  Sayfalar 93 - 96
GİRİŞ ve AMAÇ: Tiroid kanserleri en sık görülen endokrin doku malignitelerindendir. Son yıllarda tüm dünyada çocukluk çağında gittikçe artan oranlarda görülmektedir. Bu çalışmada amaç kliniğimizde cerrahi işlem uygulanan tiroid hastalarında tiroid nodül hacminin, çapının ve multisentrisitenin malignite üzerine etkisini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2014-2019 yılları arasında troid nodülü nedeni ile total tiroidektomi ve/veya lobektomi uygulanan 1-17 yaş arası toplam 20 çocuk hasta değerlendirildi. Hastaların yaş, cinsiyet, nodül çapı, hacmi ve multisentrisitenin malignite üzerine etkisi açısından geriye dönük incelendi.
BULGULAR: Çalışmadaki hastaların 15’i kız, 5’i erkekti. Hastaneye başvuru yaşı ortalama 14 yıl, nodül çapı malignlerde 3 cm, benignlerde 2 cm iken; nodül hacmi hem malign hem de benignlerde 7,8 cm3 bulundu. Cerrahi işlem sonrası patoloji sonuçlarına göre multisentrisite dokuz hastada mevcuttu. Bu dokuz hastanın yedisi malign, ikisi benign karekterdeydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmada artmış nodül çapı, hacmi ve multisentrisitenin malignite riskini arttırmadığı görüldü. Bu yüzden tiroid cerrahisinde işleme karar verilirken nodülün çapı, hacmi ve multisentrisitenin maligniteyi tahmin etmek veya cerrahi rezeksiyona karar vermek için kullanılamayacağı kanısındayız.
INTRODUCTION: Thyroid cancers are the most common endocrine tissue malignancies. In recent years, it has been increasingly seen in childhood throughout the world. The aim of this study was to investigate the effect of thyroid nodule volume, diameter and multicentricity on malignancy in patients undergoing surgical procedures in our clinic.
METHODS: A total of 20 pediatric patients aged 1-17 years who underwent total thyroidectomy and / or lobectomy for thyroid nodule between 2014-2019 were evaluated. The effect of age, sex, nodule diameter, volume and multicentricity in the patients were examined on malignity retrospectively.
RESULTS: The study patients were 15 female and 5 male. The mean age of the patients was 14 years, nodule diameter was 3 cm in malignancies and 2 cm in benign tumors, while nodal volume was 7.8 cm3 in both malignant and benign patients. According to the pathology results after surgery, multicentricity was present in nine patients. Seven of the these nine patients were malignant and two were benign.
DISCUSSION AND CONCLUSION: High nodule diameter, volume and multicentricity did not increase risk of malignancy. Therefore, we concluded that the diameter, volume and multicentricity of the nodule cannot be used to predict malignancy or to decide surgical resection.

OLGU SUNUMU
18.
Genç bir hastada göğüs ağrısında sizce ilk ne düşünülmelidir?
What should you have to be fırst ın your chrıstıan age ın young patıent?
Murat Günday
doi: 10.5505/vtd.2020.83436  Sayfalar 97 - 99
Bu olgu sunumunda üç gün önce göğüs ağrısı şikayeti başlayan, tanısı geciken, kliniğimizde tip 1 aort diseksiyonu tanısı alan hastanın başarılı bir şekilde yapılan tubuler greft implantasyonu ile tedavisi aktarılmıştır.
In this case report, the patient was diagnosed with type 1 aortic dissection that was diagnosed with chest pain three days before and was diagnosed as having delayed diagnosis, and the patient was successfully treated with tubular graft implantation.

19.
Travma Sonrası Gelişen Ruhsal Bozuklukların Adli-Tıbbi Açıdan Değerlendirilmesi
Evaluation of Post -Traumatic Mental Disorders from Medicolegal Perspective
MEHMET SUNAY YAVUZ, UFUK AKIN, Gökmen Karabağ, EROL OZAN, Ömer Faruk Aykır
doi: 10.5505/vtd.2020.47154  Sayfalar 100 - 102
Adli rapor düzenlenmesi amacıyla anabilim dalımıza gönderilen beş olgu sunularak, travma sonrası gelişen psikiyatrik tablonun basit tıbbi müdahale açısından rapor sonucuna etkisi tartışılmış ve adli tıbbi değerlendirmede psikiyatrik muayenenin önemine dikkat çekilmesi amaçlanmıştır. Anabilim dalımıza gönderilen üçü etkili eylem, ikisi araç içi trafik kazası sonucu yaralanan olguların incelenen tıbbi belgelerinde, ekimoz ve laserasyon gibi basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek travmatik lezyonlar tarif edilmiştir. Yapılan psikiyatri konsültasyonu sonucu dört olguda “Travma Sonrası Stres Bozukluğu”, bir olguda “Akut Stres Bozukluğu” saptanmıştır. Travma olgularının fiziksel bulgularını değerlendirmenin yanı sıra ruhsal değerlendirmelerinin de yapılmasının, gerekli görüldüğünde psikiyatri kliniklerinden görüş alınmasının, travma sonrası kişide meydana gelen patolojinin tam olarak ortaya konulmasında önemli olduğunu düşünüyoruz.
We presented five cases who were sent referred to our department for a judicial report. We discussed the effect of post-traumatic psychiatric diseases on the results of the report and we aimed to emphasize the importance of psychiatric examination in the forensic-medical evaluation. Traumatic lesions resolved basic medical intervations such as ecchymosis and laceration had been described in the medical documents of the three assault injury cases and two traffic accident cases. All cases referred to our department for preparation of a judicial report. The results of the psychiatric consultation, four cases diagnosed with “Post Traumatic Stress Disorder” and one case diagnosed with “Acute Stress Disorder”. We think that along with the evaluation of physical findings of cases, to have a psychical evaluation and if necessary to take the opinions from psychiatry clinics are important for a complete exhibition of posttraumatic pathologies of the individual.

DERLEME
20.
Konstipasyon Yönetiminde Akupresur Uygulaması ve Hemşirenin Rolü
Acupressure Application and Role of Nurse in Constipation Management
Mahinur Durmuş İskender, Nurcan Çalışkan
doi: 10.5505/vtd.2020.65002  Sayfalar 103 - 108
Konstipasyon, gastrointestinal sistemin fonksiyonel bozukluklukları arasında yer alan, her yaştan bireyi etkileyen, sağlığı tehdit eden önemli bir semptomdur. Konstipasyonun görülme sıklığı yaşla birlikte artmakta, 65 yaş ve üzeri yaşlıların %40’ı konstipasyon sorunu yaşamaktadır. Hastane ortamında konstipasyon sıklığına bakıldığında, %71.7’ si cerrahi kliniklerde görülmekte, kalp rahatsızlığı olan hastaların %95’ inde, kanser hastalarının ise % 100’ünde görülmektedir. Son yıllarda sağlık bakımında farmakolojik olmayan yöntemler yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu yöntemlerden biri olan akupresur, ağrıyı azaltmak, gevşemeyi ve rahatlamayı sağlamak, gastrointestinal motiliteyi arttırmak, semptomları azaltmak için bedende akupunktur meridyenleri ve meridyenler üzerinde bulunan belli noktalara pres-bası ve ovma benzeri manipülasyonlarla yapılan uygulamadır. Birçok farklı hastalık ve semptomda sıklıkla kullanılan akupresurun kullanım alanlarından biride konstipasyon sorunudur. Yapılan çalışmalarda akupresurun konstipasyon üzerine olumlu etkilerinin olduğu belirlenmiştir. Hemşirelerin hastanede sık karşılaştığı semptomlar arasında yer alan konstipasyon sorununu yönetebilmeleri için farmakolojik olmayan yöntemler hakkında bilgi sahibi olmaları gerekmektedir. Bu makalede konstipasyonun önlenmesinde ve giderilmesinde etkili olduğu bilinen akupresur yöntemi incelenmiştir.
Constipation is an important symptom of functional disorders of the gastrointestinal system that affects individuals from all ages and causes a threat to health. The frequency of constipation increases with age and 40% of individuals who are 65 and older experience constipation. When the frequency of constipation in a hospital environment is examined, 71.7% of the cases are seen in surgery clinics, in 95% of patients with heart disease and in 100% of cancer patients.
Non-pharmacological integrated methods have been widely used in health care in recent years. Acupressure, which is a treatment that is used to reduce the pain, to relax and relieve and reduce the symptoms by application of certain point pressures and scrubbing manipulations on the body’s acupuncture meridians and meridians. Constipation is one of the areas of acupuncture which is frequently used in many different diseases and symptoms. Studies reported that the acupressure has positive effects on the constipation. Nurses should be knowledgeable about non-pharmacological methods in order to manage the problem of constipation which is among the common symptoms in the hospital. This article investigated the acupressure method known to be effective in preventing and eliminating constipation

21.
Diyabetik erkek ve kadınlarda seksüel disfonksiyon
Sexual dysfunction in men and women with diabetes mellitus
Selamettin Demir
doi: 10.5505/vtd.2020.60963  Sayfalar 109 - 116
Diyabet ile seksüel fonksiyon arasındaki ilişki ilk olarak 10.yüzyılda diyabete özgü bir komplikasyon olarak ‘’seksüel fonksiyonun kollapsı’’ adıyla İbni Sina tarafından tanımlanmış ancak cinsel tabular nedeniyle bu konu 1950’lere kadar araştırılamamıştır. Diyabet tüm popülasyonun %3-6’sını etkilemektedir. Erkek diyabetik hastalarda seksüel ilişkiye yönelik ilgi veya güdü, suboptimal glisemik kontrol, değişmiş vücut imajı, azalmış enerji, diyet uyumu veya glikoz seviyesini kontrol etmedeki zorluklardan kaynaklanan kişiye özgü problemlerden etkilenebilmektedir. Diyabet ile ilişkili erektil disfonksiyon sıklığı yaşla artmakta ve bazı çalışmalarda %75 gibi büyük oranlar bildirilmektedir. Kadın seksüel fonksiyon üzerine çalışmalar 1971’de Kolodny’nin ilk yayınına kadar ihmal edildiği görülmektedir. Yayınlanan makaleler tarandığında, erkeklerde seksüel disfonksiyonda diyabetin rolü üzerine 477 yayın olmasına rağmen kadınlarda ise sadece 19 yayın yapıldığı görülmektedir. Datalardaki bu orantısızlık kısmen kadınlarda seksüel cevabın ölçülmesindeki zorluklara bağlıdır. Erkeklerde erektil disfonksiyon kolaylıkla ölçülürken ve erkeklerin direk subjektif uyarımını yansıtırken, kadınların subjektif uyarımı ile kötü bir korelasyondan dolayı genital konjesyonu ölçmek daha zordur. Bu derleme boyunca erkek ve kadınlarda seksüel disfonksiyonun patofizyolojisi ve güncel tedavi seçeneklerini analiz edeceğiz.
The relationship between diabetes and sexual dysfunction was first discribed as a complication distinctive to diabetes in the 10th century by Avicenna with the name “collapse of sexual function”, but this issue was not investigated until the 1950s due to sexual taboos. Diabetes affects %3-6 of all population. Concern or incentive for sexual interaction may be affected by suboptimum glycaemic control, reduced energy, changed body image, and person-specific problems resulting from hardship with dietary compliance or glucose monitoring. The incidence of diabetes-associated erectile dysfunction increases with age, and some studies have reported rates as high as 75% in. Studies on female sexual function appear to have been neglected until the first publication of Kolodny in 1971. When the published articles were scanned, it was seen that there were 477 publications on the role of diabetes on sexual function in men—but only 19 in women. This disproportion in data is partially because of difficulties in measuring the sexual response in women. While erectile dysfunction is easily measured in men and reflects directly subjective arousal of men, it is more difficult to measure genital congestion due to erroneous correlation with subjective arousal in women Throughout this article, we will analyze the pathophysiology of sexual dysfunction and its up-to-date treatment options in men and women.

EDITÖRE MEKTUP
22.
Sütüersüz Aort Kapak Replasmanı
Suturless Aortic Valve Replacement
Alper Sami KUNT
doi: 10.5505/vtd.2020.47855  Sayfalar 117 - 0
Cerrahi riski yüksek izole aort darlığı olan 65 yaş üstü hastalarda sütürsüz aort kapak ve trans aortik valve implantasyonu düşük mortaite ve morbidite ile uygulanmaktadır.
Suturless and transaortc valve implatation performed low mortality and morbidity in high surgical risk patients for aortic stenosis.




Copyright © 2020 Van Medical Journal. All Rights Reserved. LookUs & Online Makale