E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694
Van Medical Journal - Van Med J: 30 (1)
Volume: 30  Issue: 1 - 2023
1.Cover

Pages I - III

CLINICAL RESEARCH
2.Effect of Kidney Transplant on Erectile Dysfunction and Orgasmic Function
Yusuf Kasap, Kazım Ceviz, Emre Uzun, Samet Senel, Beyza Algül Durak, Sedat Tastemur, Erkan Olcucuoglu, Oner Odabas
doi: 10.5505/vtd.2023.75983  Pages 1 - 5
GİRİŞ ve AMAÇ: RT erektil fonksiyon üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: RT yapılmış hastaların IIEF-15 skorları nakil öncesi ve sonrası için değerlendirildi. Çalışmaya böbrek nakli olan ve stabil bir partnerle cinsel olarak aktif olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Katılımcıların RT sonrasında geçen süresi ortalama 5,9 yıldı. Hastaların RT öncesinde ve sonrasındaki IIEF-15 skorları puanlandı. 5 ayrı parametrede (erektil fonksiyon, orgazmik fonksiyon, cinsel istek, cinsel memnuniyet, genel memnuniyet) değerlendirildi.
BULGULAR: RT öncesine göre IIEF-15 in 4 parametresinde erektil fonksiyon, cinsel istek, cinsel memnuniyet, genel memnuniyet anlamlı derecede düzelme olmamış olup orgazmik fonksiyonu anlamlı derecede iyileştirmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: RT erektil fonksiyon üzerine anlamlı katkısı olmasa da orgazmik işleve olumlu yönde katkısı olmuştur.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate the effect of RT on erectile function.
METHODS: IIEF-15 scores of patients who underwent RT were evaluated before and after transplantation. Patients who had a kidney transplant and were sexually active with a stable partner were included in the study. The mean duration of the participants after RT was 5.9 years. IIEF-15 scores of the patients before and after RT were scored. It was evaluated in 5 different parameters (erectile function, orgasmic function, sexual desire, sexual satisfaction, general satisfaction).
RESULTS: Erectile function, sexual desire, sexual satisfaction, and general satisfaction were not significantly improved in 4 parameters of IIEF-15 compared to pre-RT, but orgasmic function was significantly improved.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although RT did not significantly contribute to erectile function, it contributed positively to orgasmic function.

3.An Overview of Corneal Topography and Visual Outcomes after Different Pterygium Surgeries: An Interventional Case Series Study
Yusuf Cem Yilmaz, Hamidu Hamisi Gobeka, Sefik Can Ipek
doi: 10.5505/vtd.2023.60679  Pages 6 - 8
GİRİŞ ve AMAÇ: Pentacam Scheimpflug cihazı kullanılarak farklı pterjium cerrahi teknikleri sonrasında korneal topografi ve görsel sonuçların araştırılması.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Doksan sekiz tek taraflı, primer, nazal pterjium hastası, konjonktival otogreft (grup 1) veya sabitlenmiş konjonktival rotasyonel flep (grup 2) ile, her ikisi de fibrin doku yapıştırıcısı kullanılarak topikal anestezi altında ameliyat edildi. Başlangıç ve cerrahi sonrası üçüncü ayda en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) ve anterior korneal astigmatizma (AKA), en düz (Kf) ve en dik keratometri (Ks) ve posterior korneal astigmatizma (PKA) araştırıldı.
BULGULAR: Grup 1 ve 2'de ortalama logMAR EİDGK sırasıyla 0.119±0.113'ten 0.082±0.086'ya ve 0.169±0.128'den 0.120±0.121'e yükseldi (her iki grup için p<0.001). Cerrahi öncesi ve sonrası AKA, PKA, Kf ve Ks açısından iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p=0.686; 0.902; 0.107; ve 0.592, sırasıyla). Grup içi analiz, her iki grupta da önemli farklılıklar ortaya çıkardı; AKA grup 1'de (2.072) daha fazla farklılık gösterirken, Kf'de grup 2'de (1.910) nispeten daha fazla değişiklik gösterdi (her iki grup için p<0.001). Grup içi analizde, PKA değişimi her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (her iki grup için p=0.061).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Anterior korneal topografik değişikliklerdeki belirgin iyileşmenin, konjonktival otogreft ile yüksek oranda ilişkili olduğu gözlemlendi. Posterior korneal topografik değişiklikler ise daha çok konjonktival rotasyonel flep ile ilişkilendirildi.
INTRODUCTION: To investigate corneal topography and visual outcomes after different pterygium surgical techniques using Pentacam Scheimpflug device
METHODS: Ninety-eight unilateral primary nasal pterygium patients underwent surgery under topical anesthesia with either conjunctival autograft (group 1) or anchored conjunctival rotational flap (group 2), both using fibrin tissue adhesive. Baseline and three-month post-operative best-corrected visual acuity (BCVA) and anterior corneal astigmatism (ACA), flattest keratometry (Kf), steepest keratometry (Ks) and posterior corneal astigmatism (PCA) were investigated.
RESULTS: In groups 1 and 2, the mean logMAR BCVA increased from 0.119±0.113 to 0.082±0.086 and 0.169±0.128 to 0.120±0.121, respectively (p<0.001 for both). There were no significant differences between the two groups in pre- and post-operative ACA, PCA, Kf and Ks (p=0.686; 0.902; 0.107; and 0.592, respectively). Intra-group analysis revealed significant differences in both groups: ACA (p<0.001 for both), with a greater difference in group 1 (2.072), and Kf (p<0.001 for both), with a slightly greater difference in group 2 (1.910). Intra-group analysis revealed no statistically significant PCA changes for either group (p=0.061 for both).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Significantly improved anterior corneal topographic changes were found to be highly related to conjunctival autografting. Conjunctival rotational flap, on the other hand, was associated with significantly greater posterior corneal topographic changes.

4.Correlation Between the Modified and the Classical Methods in Carpal Tunnel Syndrome Diagnosis
Hamza Sahin
doi: 10.5505/vtd.2023.29863  Pages 9 - 14
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, karpal tünel sendromu (KTS) tanısında modifiye yöntem ile klasik yöntem arasındaki ilişkinin araştırılması amaçladı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 188 hastanın toplam 275 eli dahil edildi. Öncelikle KTS şikayeti olan hastalara klasik ve modifiye yöntemlere göre tanı konuldu. Daha sonra bu iki yöntem arasında uyum olup olmadığı Kappa testi ile değerlendirildi.
BULGULAR: Bu çalışmada toplam 155 elde (80 hafif + 75 orta) KTS tanısı konuldu ve 137 hastanın (%85.2) kadın olduğu saptandı. Ayrıca modifiye yöntemin klasik yönteme göre %90 duyarlılık ve %97 özgüllüğe sahip olduğu tespit edildi. Orta dereceli KTS tanısında, modifiye yöntem yüksek bir duyarlılık ve özgüllük gösterdi (sırasıyla %98.6 - %100).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, KTS tanısı için modifiye ve klasik yöntemler arasında mükemmele yakın bir uyum bulundu.
INTRODUCTION: This study aimed to investigate the correlation between the modified and the classical methods in carpal tunnel syndrome (CTS) diagnosis.
METHODS: The study included a total of 275 hands of 188 patients. First, the patients with CTS complaints were diagnosed according to the classical and the modified methods. Then, it was investigated whether there was a correlation between these two methods. The correlation agreement analysis between two methods was evaluated with the Kappa test.
RESULTS: In present study, it was found that 155 hands were (80 mild + 75 moderate) diagnosed with CTS, and 137 patients were female (85.2%). Moreover, it was detected that the modified method had a sensitivity of 90% and specificity of 97% regarding the classical method. In diagnosing moderate CTS, the modified method showed a high sensitivity and specificity (98.6% – 100%, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, a near-perfect agreement was found between the modified and the classical methods for the diagnosis of CTS.

5.The Relationship Between Prediabetes With Peripheral Pulse Wave Values and Carotid Intima-Media Thickness
Hamza Şahin, Mustafa Gökçe, Kamile Gül, Ayten Oğuz, Vedat Nacitarhan, Murat Şahin, Didem Şentuna
doi: 10.5505/vtd.2023.77853  Pages 15 - 21
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, prediyabet ile damar sertliği arasında bir ilişkinin olup olmadığını ortaya koymak amacıyla yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya endokrin polikliniğinde prediyabet tanısı alan hastalar ile daha önce herhangi bir hastalık öyküsü olmayan sağlıklı gönüllüler dahil edildi. Aşikar diyabet, hipertansiyon, geçirilmiş myokard infarktı ve antihipertansif ilaç kullananımı olanlar ise çalışmadan çıkarıldı. İlk önce ultrasonografi cihazı ile sağ ve sol internal karotis arterlerde ortalama karotis intima-media kalınlığı (KİMK) değerleri hesaplandı. Bu iki değerin ortalaması alınarak ortalama KİMK değeri elde edildi. Daha sonra EMG cihazı yardımıyla EKG ve fotopletismografi elektrotları kullanılarak nabız dalga değerleri kaydedildi. İstatistiksel analizde Mann-Whitney U, Ki-Kare ve Spearman’s rho testi kullanıldı.
BULGULAR: Çalışmaya 27’si prediyabet, 19’u kontrol grubundan oluşan 46 birey katıldı. Kontrol grubu ile prediyabet grubu arasında yaş, düşük ve yüksek dansiteli lipoprotein, kolesterol, trigliserid ve insülin yönünden anlamlı fark yok iken açlık kan şekeri, vücut kitle indeksi, ortalama KİMK ve nabız dalgası geçiş zamanı açısından anlamlı bir fark saptandı (p<0.05). Korelasyon analizi yapıldığında KIMK (sağ, sol ve ortalama) ve nabız dalga hızı veya geçiş süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada prediyabet hastalarında, kontrol grubuna göre, anlamlı olarak nabız dalga geçiş zamanının daha kısa ve karotis intima-media kalınlığının daha fazla olduğu tespit edildi.
INTRODUCTION: This study was conducted to reveal whether there is a relationship between prediabetes and arterial stiffness.
METHODS: Patients diagnosed with prediabetes in the endocrine outpatient clinic and healthy volunteers without any previous disease history were included in this study. Those with diabetes, hypertension, previous myocardial infarction, and those using antihypertensive drugs were excluded from the study. First, the mean carotid intima-media thickness (CIMT) values in the right and left internal carotid arteries were calculated with an ultrasonography device. The mean CIMT value was obtained by taking the average of these two values. Then, pulse wave values were recorded using ECG and photoplethysmography electrodes with the help of the EMG device. Mann-Whitney U, Chi-Square and Spearman's rho tests were used for statistical analysis.
RESULTS: A total of 46 individuals, 27 of whom were prediabetes and 19 of whom were control group, participated in the study. While there was no significant difference between the control and the prediabetes group in terms of age, low and high-density lipoprotein, cholesterol, triglyceride, and insulin, there was a significant difference in terms of fasting blood glucose, body mass index, mean CIMT and pulse wave transition time (p<0.05). In the correlation analysis, no significant relationship was found between CIMT (right, left, and mean) and pulse wave velocity or transition time.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, it was determined that the pulse wave transition time was significantly shorter and the carotid intima-media thickness was higher in prediabetes patients than in the control group.

6.Association of Matrix Metalloproteinase-3 (MMP-3) Gene Methylation Status with the Risk of Developing Achilles Tendonitis: A Preliminary Study
Ercan Tural, Zulfinaz Betul Celik, Esra Tekcan, Sengul Tural
doi: 10.5505/vtd.2023.88864  Pages 22 - 26
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, MMP-3 geni promotör metilasyon durumu ile dayanıklılık sporu ile uğraşan bireylerde aşil tendinit gelişimi riski arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya aşil tendinitli toplam dayanıklılık 20 sporcusu ve 20 sedanter kontrol dahil edildi. Tüm gönüllülerin periferik kan örneklerinden DNA izolasyonu ve bisülfit modifikasyonu yapıldı. Daha sonra MMP-3 gen promotörleri için tasarlanmış metilasyona özgü primerler kullanılarak metilasyon profilleri, metilasyona özgü polimeraz zincir reaksiyonu yöntemiyle analiz edildi.
BULGULAR: MMP-3 gen promotörü metiasyon analizinde, aşil tendiniti olan sporcularda metilasyon sıklığı %75 olarak saptanırken, kontrol grubunda %100 olarak bulundu. Hasta grubunda MMP-3 promotör bölge metilasyon durumu kontrol grubuna göre hipometile olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlarımıza göre MMP-3 gen promotörünün hipometile durumu, sporcularda aşil tendinit gelişiminde rol oynuyor olabilir. Sonuçlarımızı doğrulamak için daha fazla ve daha büyük çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to examine the relationship between the MMP-3 gene promoter methylation status and the risk of developing Achilles tendinitis in endurance athletes.
METHODS: A total of 20 endurance athletes with achille tendonitis and 20 sedantary controls were involved in the study. DNA isolation and bisulfite modification were performed from peripheral blood samples of all volunteers. Using methylation-specific primers designed for MMP-3 gene promoters, methylation profiles were analyzed by the methylation specific polymerase chain reaction method
RESULTS: In the MMP-3 gene promoter methiation analysis, the methylation frequency was found to be 75% in athletes with Achilles tendinitis, while it was found to be 100% in the control group (p<0.05). MMP-3 promoter region methylation status in the patient group was found to be hypomethylated compared to the control group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The hypomethylated status of the MMP-3 gene promoter may have a role in developing achille tendonitis in athletes. Furher and larges studies are needed to confirm our results.

7.The Validity of the Turkish Translation of Mania Rating Scale, and the Depression Rating Scale for Children and Adolescents
Mustafa Tunçtürk, Çağatay Ermiş, Serkan Turan, Dicle Büyüktaşkın, Yesim Sağlam, Mutlu Özbek, Sezen Alarslan, Denizhan Tanyolaç, Celal Yeşilkaya, Ayse Sena Yuksel, Omca Güney, Dilara Akça, Gülcan Akyol, Ekin Süt, Merve Can, Fatma Nur Elmas, Gül Karaçetin
doi: 10.5505/vtd.2023.01460  Pages 27 - 37
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, çocuk ve ergenlerde Değiştirilmiş Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi - Mani Derecelendirme Ölçeği (D-ÇDŞG-MDÖ), ve Depresyon Derecelendirme Ölçeği (D-ÇDŞG-DDÖ)’nin Türkçe çevirisinin geçerlilik ve güvenilirlik analizleridir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi kliniğine Eylül 2020- Mayıs 2022 tarihleri arasında başvuran 151 çocuk ve ergen (6 - 18 yaş) ve 30 sağlıklı kontrol (6 - 18 yaş) çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara D-ÇDŞG-MDÖ, D-ÇDŞG-DDÖ, Çocuklar İçin Depresyon Değerlendirme Ölçeği - Gözden Geçirilmiş Formu (ÇDDÖ), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ), Çocuklar için Genel Değerlendirme Ölçeği (ÇGDÖ) ve Klinik Global İzlenim Ölçeği (KGİ) ölçekleri uygulanmıştır.
BULGULAR: D-ÇDŞG-MD֒nün Cronbach alfa katsayısı ve benzer şekilde D-ÇDŞG-DD֒nün Cronbach alfa katsayısı 0,899 olarak saptandı. YMDÖ ile D-ÇDŞG-MDÖ arasında (r=0,932, p< 0,001) ve ÇDDÖ ile D-ÇDŞG-DDÖ arasında yüksek korelasyon saptandı (r=0,911, p< 0,001). Zıt polariteyi gösteren ölçekler arasındaki negatif korelasyon mevcuttu. ROC analizlerinde eğri altında kalan alan D-ÇDŞG-MDÖ için 0,927 ve D-ÇDŞG-DDÖ için 0,920 olarak bulundu. Görüşmeciler arası sınıf içi korelasyon katsayıları D-ÇDŞG-MDÖ için 0,996 (%95 güven aralığı= 0,992 – 0,998) ve D-ÇDŞG-DDÖ için 0,980 (%95 güven aralığı= 0,956 – 0,991) ’di.
TARTIŞMA ve SONUÇ: D-ÇDŞG-MDÖ ve D-ÇDŞG-DDÖ Türkçe formları geçerli ve güvenilir ölçeklerdir ve ülkemizdeki çocuk ve ergenlerde kullanımı uygundur.
INTRODUCTION: The aim of this study is to analyze the validity and reliability of the Turkish translation of the Kiddie Schedule for Affective Disorders and Schizophrenia for School-Age Children - Mania Rating Scale (K-SADSC-MRS), and the Depression Rating Scale (K-SADSC -DRS).
METHODS: 151 children and adolescents (6 - 18 years old) and 30 healthy controls (6 - 18 years old) who applied to the Child and Adolescent Psychiatry clinic between September 2020 and May 2022 were included in the study. All participants were given K-SADSC-MRS, K-SADSC-DRS, Children's Depression Rating Scale - Revised Form (CDRS), Young Mania Rating Scale (YMRS), Children's General Assessment Scale (CCI) and Clinical Global Impression Scale (CGI) ) scales were applied.
RESULTS: Cronbach's alpha coefficient of K-SADSC-MRS was found to be 0.899 and similarly, Cronbach's alpha coefficient of K-SADSC-DRS was found to be 0.899. A high correlation was found between YMRS and K-SADSC-MRS (r=0.932, p< 0.001), and between CDRS and K-SADSC-DRS (r=0.911, p< 0.001). There was a negative correlation between the scales showing opposite polarity. In ROC analyses, the area under the curve was found to be 0.927 for K-SADSC-MRS and 0.920 for K-SADSC-DRS. Intra-class correlation coefficients between the interviewers were için 0,996 (%95 confidence interval= 0,992 – 0,998) for K-SADSC-MRS and 0,980 (%95 confidence interval= 0,956 – 0,991) for K-SADSC-DRS.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The Turkish forms of K-SADSC-MRS and K-SADSC-DRS are valid and reliable scales and are suitable for use in children and adolescents in our country.

8.The efficacy of Radial and Focused Extracorporeal Shock-Wave Therapies in the Treatment of Subacute Coccydynia According to Age and Body Mass Index
Volkan Sah
doi: 10.5505/vtd.2023.86143  Pages 38 - 47
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, subakut koksidini tedavisinde radyal Ekstrakorporeal Şok Dalga Tedavisi (r-ESWT) ve focused/odaklı ESWT (f-ESWT) yöntemlerinin etkilerini yaşa ve vücut kitle indeksi (VKİ)’ne göre araştırmaktır..
YÖNTEM ve GEREÇLER: Altmış hasta, üç ESWT grubuna (Radyal, Odaklı, Sham-Plasebo) randomize edildi. Tüm hastalar tedavi öncesi, 4 seans tedaviden hemen sonra (4. hafta), tedavi bitiminden 1 ay sonra (8. hafta) ve tedavi bitiminden 3 ay sonra (16. hafta) Görsel Analog Skala (VAS) ve Oswestry Engellilik İndeksi (ODI) ile değerlendirildi.
BULGULAR: 18-35 yaş arası hastaların ortalama VAS skorları tedavi öncesi ile karşılaştırıldığında, sadece Radial ESWT grubunda 4. haftada istatistiksel olarak anlamlı düşüş gösterdi (p<0.05). 18-35 yaş aralığında 16. haftada VAS skorları r-ESWT grubunda Odaklı ESWT grubuna göre daha fazla düşüş göstermiştir (p>0.05). 16. hafta ODI skorları; 18-35 yaş aralığında r-ESWT grubunda f-ESWT grubuna göre daha fazla, 36-50 yaş aralığında ise f-ESWT grubunda r-ESWT grubuna göre daha fazla düşüş göstermiştir (her ikisi için, p>0.05). Normal kilolu hastalarda 16. haftadaki VAS ve ODI skorları r-ESWT grubunda daha fazla düşerken, aynı haftada aşırı kilolu/obez hastalarda bu iki skor f-ESWT grubunda daha fazla düşüş göstermiştir (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Koksidini tedavisinde; r-ESWT erken erişkinlik döneminde (18-35 yaş) ve normal kilolu hastalarda (VKİ <25) tercih edilebilir, f-ESWT ise orta erişkinlik döneminde (36-50 yaş) ve aşırı kilolu/obez (VKİ ≥25) hastalarda tercih edilebilir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to investigate the effects of Radial Extracorporeal Shock Wave Therapy (r-ESWT) and Focused ESWT (f-ESWT) methods in the treatment of subacute coccydynia according to age and BMI.
METHODS: Sixty patients were randomized into the three ESWT groups (Radial, Focused, Sham). All patients were evaluated with Visual Analog Scale (VAS) and Oswestry Disability Index (ODI) before treatment, right after 4 sessions of treatment (4 weeks), 1 month after the end of treatment (8th week), and 3 months after the end of treatment (16th week).
RESULTS: Compared with baseline, the mean VAS scores of patients aged 18-35 showed a statistically significant decrease in the 4th week only in r-ESWT group (p<0.05). VAS scores at week 16 in the 18-35 age range decreased more in the r-ESWT group than in the f-ESWT group (p>0.05). The 16th week ODI scores decreased more in the r-ESWT group than in the f-ESWT group at the ages of 18-35, and in the f-ESWT group at the ages of 36-50 compared to the r-ESWT group (p>0.05 for both). While VAS and ODI scores at week 16 decreased more in the r-ESWT group in normal weight patients, these two scores decreased more in the r-ESWT group in overweight/obese patients at the same week (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The r-ESWT could be preferable in the early adulthood (18-35 ages) and normal weight patients (BMI <25) and the f-ESWT could be preferable in the ages of middle adulthood (36-50) and overweight/obese patients (BMI ≥25) in the treatment of coccydynia.

9.Computed Tomography Findings Associated With Gynecomastia In The Adolescent Males
Ayşe Kalyoncu Uçar, Yasemin Kayadibi
doi: 10.5505/vtd.2023.80345  Pages 48 - 53
GİRİŞ ve AMAÇ: Adölesan erkeklerde kontrastsız bilgisayarlı tomografi (BT) ile insidental jinekomasti prevalansını, görüntüleme bulgularını ve olası ilişkili faktörleri araştırmayı hedefledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mart 2020- Mayıs 2021 tarihleri arasında, 13-18 yaşları aralığındaki hastalara ait trafik kazası, COVID-19 şüphesi veya göğüs duvarı anomalisi nedeniyle çekilen 103 kontrastsız toraks BT incelemesi retrospektif olarak değerlendirildi. Karaciğer ve dalak parankim dansitesi, sirküler ROI yerleştirilerek Houndfield Ünit cinsinden ölçüldü ve birbirine oranlandı; 0,8 sınır değer altında kalanlar hepatosteatoz(HS) olarak değerlendirildi. 2 cm genişlikte glandüler doku sınır jinekomasti olarak belirlendi. Yağ dokusu kalınlığı (YDK) ise 3 seviyede değerlendirildi: subareolar alanda cilt altı mesafe (S-YDK); rektus abdominis ile cilt arasındaki mesafe (A-YDK) ve böbrek posterioru ile fasya arası mesafe (B-YDK) ölçüldü. İstatiksel analiz IBM SPSS 25.0 versiyonu kullanılarak yapıldı.
BULGULAR: 103 olgunun 20’sinde jinekomasti, 7'sinde HS mevcuttu. Jinekomasti ile HS arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p=0,843). HS ile A-YDK (p=0,029) ve S-YDK(p=0,01); jinekomasti ile B- YDK (p=0,03), A-YDK (p=0,023) ve S-YDK (p=0,034) arasında istatiksel anlamlı ilişki mevcuttu. Pearson korelasyon analizine göre jinekomasti ile S-YDK arasında ( r=0,321, p=0,001), B-YDK arasında (r=0,353; p=0,001) zayıf; S-YDK ve B-YDK arasında (r=0,508, p<0,001) orta; A-YDK ve S-YDK arasında (r=0,892, p0,001) güçlü korelasyon mevcuttu.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda B-YDK, A-YDK ve S-YDK miktarının jinekomasti ile ilişkili olabilecek faktörler olduğunu gösterdik. Saptadığımız bu ilişkinin nedeni yağ dokusundan salınan aromatazın neden olduğu östrodiol artışı olabilir. Adölesan grupta jinekomasti veya lipomasti saptanan olgularda visseral yağlanmanın da eşlik edebileceği klinik pratikte göz önünde bulundurulmalıdır.
INTRODUCTION: We aimed to investigate the prevalence, imaging findings and possible related factors of incidental gynecomastia on non-contrast computed tomography (CT) in adolescent males.
METHODS: 103 non-contrast thoracic CT scans taken between the ages of 13-18 in terms of traffic accident, suspected COVID-19 or chest wall anomaly, were evaluated retrospectively. Liver and spleen parenchyma density proportioned to each other, and those below the value of 0.8 were evaluated as hepatosteatosis (HS). Retroareolar glandular tissue above 2 cm cut-off were determined as gynecomastia. Adipose tissue thickness(ATT) was evaluated at 3 levels: subareolar subcutaneus tissue(S-ATT); abdominal subcutaneus tissue(A-ATT), and the distance between the kidney posterior and fascia(I-ATT) was measured. Statistical analysis was performed using IBM SPSS version 25.0.
RESULTS: 20 of 103 cases had gynecomastia and 7 cases had HS. No significant correlation was found between gynecomastia and HS (p=0.843). There was a statistically significant relationship between gynecomastia and I-ATT(p=0.03); HS vs A-ATT(p=0.029), S-ATT (p=0.01), A-ATT (p=0.023) and S-ATT(p=0.034). According to Pearson's correlation analysis, there was a weak correlation between gynecomastia and S-ATT (r=0.321, p=0.001), and between I-ATT (r=0.353; p=0.001); moderate correlation between S-ATT and A-ATT (r=0.508, p<0.001); strong correlation between A-ATT and S-ATT (r=0.892, p0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We showed that the amount of S-ATT, A-ATT and I-ATT are factors that may be associated with gynecomastia. The reason for this relationship may be the increase in estradiol caused by aromatase that released from subcutaneous and intra-abdominal adipose tissue. In cases with gynecomastia in the adolescent group, visceral increased adiposity may also be considered in clinical practice.

10.Our Testicular Mass Series; Retrospective Analysis of 150 Patients
Murat Beyatlı, Tuncel Uzel, Mehmet Duvarcı, İsa Dağlı, Erdem Öztürk, Halil Basar, Nurullah Hamidi
doi: 10.5505/vtd.2023.62443  Pages 54 - 59
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç: Testis tümörü nedeniyle radikal orşiektomi yaptığımız hastaların uzun dönem onkolojik sonuçlarını sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Gereç ve Yöntemler: Ocak 2010-Şubat 2022 tarihleri arasında kliniğimize testis tümörü öntanısı ile başvuran ve bu nedenle inguinal radikal orşiektomi operasyonu yapılan 150 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Patoloji sonucu germ hücreli testiküler tümör olarak gelen 141 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmamızın birincil amacı uzun dönem sağ kalım sonuçlarını değerlendirmek idi.
BULGULAR: Bulgular: Hastalarımızın 8 (%5,7) inde kriptorşidizm öyküsü mevcut idi. Yetmiş yedi (%54.6) hastada sağ testiste tümör görülürken, 58(%41.1) hastada sol testiste, 6 (%4.3) hastada ise senkron veya metakron bilateral testis tümörü mevcuttu. Hastaların ameliyat öncesi ortanca AFP, ßHCG ve LDH değerleri sırasıyla 3.6 ng/ml, 1.7 mIU/ml ve 225 U/Lidi. Ameliyat sonrası ortanca AFP ve ßHCG değerleri ise sırasıyla 3.2 ng/ml, 0.1 mIU/ml idi.Elli dört hastada (%38,2) lenf nodu tutulumu mevcuttu. Ortalama lenf nodu boyutu 2,32 cmidi. Hiçbir hastamızda visseral organ tutulumu yoktu.Hastaların ortalama takip süresi olan 76 ay süre zarfında testis kanseri nedeniyle sadece 1 (%0,7) hastada ölüm gerçekleşti. Hiçbir hastamızda TK haricinde herhangi bir sebepten ölüm olayı gözlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç: İleri evrede testis tümörü olan hastalarda dahi hem cerrahi hem medikal/radyasyon tedavisinin koordineli olarak planlanabilen merkezlerde sağ kalım oranlarının yüksek olduğunu belirtebiliriz.
INTRODUCTION: We aimed to present the long-term oncological results of patients who underwent radical orchiectomy for testicular tumor.
METHODS: The data of 150 patients who were admitted to our clinic with a preliminary diagnosis of testicular tumor and underwent inguinal radical orchiectomy between January 2010 and February 2022 were evaluated retrospectively. 141 patients whose pathology result was germ cell testicular tumor were included in the study. The primary aim of our study was to evaluate long-term survival outcomes.
RESULTS: Eight (5.7%) of our patients had a history of cryptorchidism. Seventy-seven (54.6%) patients had tumors in the right testis, 58 (41.1%) patients had left testis, and 6 (4.3%) patients had synchronous or metachronous bilateral testicular tumors. Preoperative median AFP, ßHCG and LDH values of the patients were 3.6 ng/ml, 1.7 mIU/ml and 225 U/L, respectively. Postoperative median AFP and ßHCG values were 3.2 ng/ml and 0.1 mIU/ml, respectively. Fifty-fourpatients (38.2%) had lymph node involvement. The mean lymph node size was 2.32 cm. None of ourpatients had visceral organ involvement. During the mean follow-up period of 76 months, only 1 (0.7%) patient died due to testicular cancer. No death was observed in any of our patients due to any reason other than TC.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We can state that survival rates are high in centers where both surgical and medical/radiation therapy can be planned in coordination, even in patients with advanced testicular tumors.

11.Efficacy of Topical Boric Acid in the Treatment of Experimental Pseudomonas Aeruginosa Keratitis in Rats
Osman Ondas, Bahadir Utlu, Kemal Bayrakceken, Serkan Yildirim
doi: 10.5505/vtd.2023.15425  Pages 60 - 65
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada keratit tedavisinde topikal borik asitin iyileşmeye etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 56 sağlıklı rattan rastgele 32 tanesinin kornealarında epitel defekti oluşturulup psödomonas aeruginosa (1x108 koloni oluşturan birim/ml pseudomonas eruginosa (PA-ATC27853) içeren solüsyondan 0.05 ml) inoküle edilerek keratit oluşturulmuş ve rastgele 4 gruba eşit olarak dağıtılmıştır. Geriye kalan 24 sağlıklı rat rastgele 3 gruba eşit olarak dağıtılmıştır. Böylece; grup 1 (kontrol grubu), grup 2 (psödomonas keratitli), grup 3 (psödomonas keratitli ve %4 borik asit tedavisi uygulanan), grup 4 (psödomonas keratitli ve %8 borik asit tedavisi uygulanan), grup 5 (psödomonas keratitli ve vankomisin+seftazidim uygulanan), grup 6 (keratit olmayan ve sadece %4 borik asit uygulanan), grup 7 (keratit olmayan ve sadece %8 borik asit uygulanan) olarak oluşturulmuştur. Çalışmanın sonunda sıçanların oküler dokuları çıkarılarak histopatolojik olarak incelenmiştir.
BULGULAR: Topikal borik asit (%4 ve %8) uygulanan gruplarda inflamasyonda anlamlı bir azalma saptanmıştır (p˂0,05). Keratit + topikal %4 ve %8 borik asit uygulanan gruplarda TGF-β1 boyanmasında azalma saptanmıştır (p˂0,05). Şiddetli inflamasyon ve dokularda şiddetli dejenerasyon içeren keratitli grupla (grup 2) karşılaştırıldığında, %4 ve %8 borik asit uygulanan gruplarda yapılan incelemede hafif/orta düzeyde kornea ödemi ve korneal kalınlaşma, hafif/orta düzeyde kornea epitelinde dejenerasyon ve intertisyel dokularda hafif/orta derecede dejenerasyon ve inflamasyon saptanmıştır (p˂0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Keratit tedavisinde topikal borik asit damlaları doku iyileşmesinde ve inflamasyonla mücadelede önemli bir terapötik faktör olabilir.
INTRODUCTION: It was aimed to investigate the effect of topical boric acid on healing in the treatment of keratitis.
METHODS: Keratitis was created by randomly 32 of 56 healthy rats with inoculating pseudomonas aeruginosa (1x108 colony-forming units/ml 0.05 ml of solution containing pseudomonas eruginosa-PA-ATC27853) by creating epithelial defects in the corneas and randomly distributed to 4 groups. The remaining 24 healthy rats were randomly divided into 3 groups, so that; group 1 (control group), group 2 (with pseudomonas keratitis), group 3 (with pseudomonas keratitis and 4% boric acid treatment), group 4 (with pseudomonas keratitis and 8% boric acid treatment), group 5 (with pseudomonas keratitis and vancomycin+ ceftazidime given), group 6 (non-keratitis and only 4% boric acid applied), group 7 (non-keratitis and only 8% boric acid applied). At the end of the study, the ocular tissues of the rats were removed and examined histopathologically.
RESULTS: A clinically significant reduction in inflammation was detected in the groups using topical boric acid (p˂0,05). Decreased TGF-β1 staining was detected in the groups in which keratitis + %4 and %8 boric acid was treated topically (p˂0,05). Compared to the infected group (group 2), 4% and 8% boric acid administered groups revealed mild/moderate corneal edema and thickening, degeneration of the corneal epithelium, and mild/moderate inflammation in the interstitial (p˂0,05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Topical boric acid drops may be an important therapeutic factor in tissue healing and in the fight against inflammation in the treatment of keratitis.

12.The Effect of Trace Elements in the Development of Ascending Aorta Aneurysm
Sinan Gocer, Ekin Ilkeli, Ali Kemal Gur, Hasan Sunar
doi: 10.5505/vtd.2023.30676  Pages 66 - 71
GİRİŞ ve AMAÇ: Asendan arot anevrisması patofizyolojisi tam tanımlanmamış bir durumdur. Eser elementler, immün sistemle bağlantılı enfeksiyon ve inflamasyon dahil vucududumuzda birçok sistemin etkili çalışması için gereklidir. Asendan aorta anevrizmasının etiyolojinde inflamasyon önemli olduğundan; aort dokusunda eser element düzeylerini karşılaştırırak değişiklik olup olmadığını araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada asendan aort anevrizması ameliyatı olan 23 hasta ile koroner by-pass ameliyatı olan 32 hastayı prospektif olarak çalışmaya dahil ettik. Doku örnekleri cerrahi operasyon sırasında asendan aortanın ön duvarından alındı. Dokularda demir (Fe), bakır (Cu), çinko (Zn) seviyeleri ölçülerek iki grup arasında fark olup olmadığı araştırıldı
BULGULAR: Çalışma grubu çinko (Zn) düzeyi ortalaması kontrol grubuna göre yüksekti. Ancak gruplara göre olguların Zn ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. (p>0.05). Çalışma grubundaki olguların bakır (Cu) ortalamaları, kontrol grubundan istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı düşüktür (p<0.001). Çalışma grubundaki olguların demir (Fe) ortalamaları, kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, çıkan aort dokusundaki eser element seviyelerindeki değişiklikler ile anevrizma gelişimi arasındaki ilişki hakkında daha fazla bilgi edinmeyi amaçladık. Eser element seviyelerindeki değişikliklerin aort anevrizmalarının ilerlemesinde rol oynayabileceğine inanıyoruz
INTRODUCTION: Ascending aorta aneurysm is a serious condition with an undetermined pathophysiology. Trace elements are essential for the effective performance of the body's multiple systems, including the immune system, and relevant information to inflammation and infections. Since inflammation may contribute to the etiology of ascending aortic aneurysm, we investigated whether trace element alterations associated with inflammation occur in blood and tissue samples over the course of the condition.
METHODS: We compared 32 individuals who underwent coronary artery bypass grafting and 23 patients who underwent surgery for an ascending aortic aneurysm. During surgery, samples of the ascending aorta's anterior portion were removed from the aortic wall. The tissue's iron (Fe), copper (Cu), and zinc (Zn) levels were measured.
RESULTS: There were no statisticaly significant differences between the groups in the Zn averages of the cases divided by groups(p>0.05). Individual Cu mean values of the study group were statistically significantly lower than those of the control group (p <0.001). The mean Fe levels of the participants in the study group were identified to be statistically substantially higher than those of the control group (p <0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, we aimed to find out more about the relationship between changes in the levels of trace elements in the tissue of the ascending aorta and aneurysm development. We believe that changes in trace element levels may involve a role in the progression of aortic aneurysms.

13.Cervical Meningomyelocele - Single Center Experience
Mehmet Edip Akyol, Ozkan Arabaci
doi: 10.5505/vtd.2023.42223  Pages 72 - 77
GİRİŞ ve AMAÇ: Servikal meningomyelosel (MMS), lumbosakral ve torakalomber meningomyelosellere göre nadir görülür. Literatürde, servikal MMS ile ilgili sadece birkaç seri bulunmaktadır. Bu çalışma, en geniş servikal meningomyelosel serilerinden birini sunarak klinik özelliklerini, cerrahi tedavisini ve yönetim stratejilerini gözden geçirmektedir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Ocak 2010'dan Eylül 2022'ye kadar 25’ine servikal meningomyelosel tanısı konulan toplam 520 spina bifida hastası dahil edildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların %88’i (22) yenidoğandı. Yaş ortalamaları 3 gündü. Hastaların %52’si (13) kadın, %48’i (12) erkekti. Servikal meningomyeloselin en sık görüldüğü bölgeler %24’lük benzer oranlarla C4-C5, C5-C6 ve C7-T1 bölgeleriydi. Hastaların %56’sında (14) kranial anomali mevcuttu. En sık görünen kranial anomaliler %24 (6) ile Chiari tip II, hidrosefali ve %16 (4) ile Chiari tip II, hidrosefali, sringomiyeli idi. Tüm hastalara kesenin cerrahi rezeksiyonu ve intradural eksplorasyon uygulandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Servikal meningomyelosel, torakolomber ve lumbosakral meningomyeloselerden yapısal ve klinik olarak farklılık gösterir ve cerrahi sonrası daha olumlu sonuçları vardır. Servikal meningomyeloselin kese ve spinal kord yapısı ile ek anomalileri tanımlamak için cerrahi öncesi manyetik rezonas görüntüleme yapılması ve hastanın detaylı değerlendirilmesi önerilir. Cerrahi tedavi erken yapılmalı ve kesenin rezeksiyonuna ek olarak intradural eksplorasyonu yapılması önerilir.
INTRODUCTION: Cervical meningomyelocele (MMC) is rarely seen compared to lumbosacral and thoracolumbar meningomyelocele. There are only a few series related to cervical MMC in the literature. This study presents one of the most extensive series of cervical meningomyelocele, reviewing its clinical features, surgical management, and management strategies.
METHODS: A total of 520 spina bifida patients, 25 of whom were diagnosed with cervical meningomyelocele, from January 2010 to September 2022, were included in the study.
RESULTS: 88% (22) of the patients included in the study were newborns. The mean age was 3 days. Of the patients, 52% (13) were female and 48% (12) were male. The most common sites of cervical meningomyelocele were C4-C5, C5-C6, and C7-T1 regions with similar rates of 24%. There was a cranial anomaly in 56% (14) of the patients. The most common cranial anomalies were Chiari II with 24% (6), hydrocephalus, and Chiari type II with hydrocephalus and syringomyelia with 16% (4). All patients underwent surgical resection of the sac and intradural exploration.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Cervical meningomyelocele is structurally and clinically different from thoracolumbar and lumbosacral meningomyelocele and has more favorable outcomes after surgery. Preoperative magnetic resonance imaging and detailed patient evaluation are recommended to identify the cervical meningomyelocele's sac and spinal cord structure and additional anomalies. Surgical treatment should be done early and intradural exploration is recommended in addition to resection of the sac.

14.Knowledge and Attitudes of Patients with Advanced Heart Failure Toward Heart Transplantation
Selahattin Turen, Sevda Turen
doi: 10.5505/vtd.2023.48752  Pages 78 - 85
GİRİŞ ve AMAÇ: Artan kalp yetersizliği (KY) prevalansı aynı zamanda ileri evre KY prevalansının da artmasına neden olmaktadır. İleri evre KY tedavisinde kalp nakli halen "altın standart tedavi" olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada, ileri evre KY hastalarının kalp nakline karşı tutum ve bilgilerini belirlemek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, kesitsel nitelikte olup Şubat 2021 ile Ocak 2022 tarihleri arasında üçüncü basamak sağlık merkezindeki ileri evre KY ve nakil polikliniğinde takip edilen 110 hasta ile gerçekleştirildi.
BULGULAR: Hastaların %82,7'si erkek ve ortalama yaşı 49,5±10,50 yıl bulundu. Hastaların çoğunluğu (%77,2) naklin dini açıdan uygun olduğunu düşündüklerini belirtti. Ancak hastaların sadece %50,6'sı sağlıklı olsalar organlarını bağışlayacaklarını bildirdi. %49,2'si nakil ile ilgili eğitim almıştı. Hastaların sadece %27,3'ü aldıkları eğitimi yeterli bulduğunu bildirdi. Nakil konusunda eğitim alan hastalar, nakil öncesi değerlendirme süreci ve nakil sonrası gelişebilecek olumsuz durumlar hakkında anlamlı düzeyde daha iyi bilgiye sahipti. Yaşam kalitesine göre hastaların nakile yönelik bilgi ve tutumları açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Yalnız ameliyattan korkan hastaların Minnesota Kalp Yetersizliği ile Yaşam Anketi puanı anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastalar nakil hakkında yeterli bilgiye sahip değillerdi, ancak buna karşı olumlu bir tutumları vardı. Multidisipliner bir ekip hastaların endişelerini ele almalı ve gerekli eğitimi vererek hastaların nakil sürecine uyum sağlamasına yardımcı olmalıdır.
INTRODUCTION: The increased prevalence of heart failure (HF) has also led to an increased prevalence of advanced HF. Heart transplantation (HTx) is still considered the "gold standard therapy" in the treatment of advanced HF. We sought to determine the attitudes and knowledge of patients with advanced HF toward HTx.
METHODS: This is a cross-sectional study conducted in an outpatient advanced HF and transplant clinic in a tertiary care center from February 2021 to January 2022 and 110 patients were included.
RESULTS: The mean age was 49.5±10.50 years and 82.7% of the patients were male. The majority of the patients (77.2%) stated that they thought HTx was religiously appropriate. However, only 50.6% of patients stated that if they were healthy, they would have donated their organs. 49.2%, received education about HTx. Only 27.3% of the patients found the education they received sufficient. The patients who received education about HTx had significantly better knowledge regarding the pre-transplant evaluation process and adverse conditions that may develop after HTx. There were no significant differences in terms of patients' knowledge and attitudes toward the HTx according to quality of life. Only the Minnesota Living with Heart Failure Questionnaire score of the patients who were afraid of surgery was found to be significantly higher (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Patients did not have sufficient knowledge about HTx, but they had a positive attitude toward it. A multidisciplinary team should address the concerns of the patients, and assist the patients in adapting to the HTx process by providing the necessary education.

15.Comparison of Two Different Methods for Determination of hVISA Rates in Methicilline-Resistant Staphylococcus aureus
Nesrin Sakarya, Ayşe Büyüktaş Manay, Hadiye Demirbakan, Deniz Gazel
doi: 10.5505/vtd.2023.47639  Pages 86 - 93
GİRİŞ ve AMAÇ: Vankomisine dirençli Staphylococcus aures (VRSA) ve vankomisine orta derecede dirençli S. aureus (VISA) dışında, stafilokok enfeksiyonlarının tedavi sürecindeki başarısızlığın önemli nedenlerinden birisinin de vankomisine heterojen-orta dirençli S. aureus (hVISA) olduğu düşünülmektedir. Ancak, hVISA’yı tespit etmek yoğun emek isteyen ve uzmanlık gerektiren bir süreçtir. Çalışmamızda üçüncü basamak üniversite hastanesinden izole edilmiş Metisilin Dirençli Staphylococcus aureus (MRSA) izolatlarında hVISA oranlarının belirlenmesi ve popülasyon analizi profili (PAP) yöntemi ile Satola testinin kıyaslanması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Altmış MRSA izolatı çalışmaya alınmıştır.Öncelikle tüm izolatların sıvı mikro dilüsyon yöntemiyle MİK değerlerine bakılmıştır. Ardından hVISA tespiti için, izolatlar Satola’nın geliştirdiği Beyin Kalp İnfüzyon agar tarama yöntemi ve altın standart kabul edilen PAP yöntemi ile çalışılarak, sonuçlar karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Tüm izolatlar vankomisine karşı duyarlı bulunmuş, Satola testinde 48. saatteki sonuçlara göre 28 izolat (%46.66) hVISA olarak saptanmıştır. hVISA olarak tespit edilen izolatlar PAP yönteminde değerlendirilmiştir. 28 MRSA izolatından 12’si hVISA olarak tespit edilmiştir. Satola testinde hVISA oranı %46.66 (28/60) olarak tespit edilmiştir. Bu izolatlara PAP metodu ile araştırma yapıldığında sadece %20 (12/60)’si hVISA olarak tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda Satola ve PAP yöntemiyle bölgemizde ilk defa hVISA oranları araştırılmıştır. Elde edilen veriler ışığında, Satola testi ile PAP karşılaştırıldığında Satola testinde yalancı pozitiflik oranının yüksek olduğu saptanmıştır.
INTRODUCTION: EExcept vancomycin-resistant Staphylococcus aures (VRSA) and vancomycin intermediate S. aureus (VISA), one of the important causes of failure in the treatment of staphylococcal infections is considered to be vancomycin heterogeneous-intermediate resistant S. aureus (hVISA). But detecting hVISA is a labor-intensive and specialized procedure. In our study, it was aimed to determine the hVISA rates in Methicilline-Resistant Staphylococcus aureus (MRSA) strains isolated from a tertiary university hospital and to compare the population analysis profile (PAP) method with the Satola test
METHODS: Sixty MRSA isolates were taken to the study. First of all, the MIC values of all isolates were determined using the broth microdilution method. Then the Brain Heart Infusion agar screening method developed by Satola and the PAP method, which is accepted as the gold standard, were compared for detecting hVISA.
RESULTS: All isolates were found to be sensitive to vancomycin. Satola method was perfomed and 28 isolates (46.66%) were determined as hVISA at the 48th hour. These strains detected as hVISA were re-evaluated in the PAP method. Among these only 20% (12/60 of all isolates) strains were identified as hVISA.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, hVISA rates were investigated for the first time in our region using Satola’s method and PAP method. In the light of the data obtained, when the Satola test and PAP were compared, it was determined that the false positive rate was high in the Satola test.


16.Pattern of Injuries from Improvised Explosive Devices Who Survived in Somalia
Hashim Mohamed Farah, Nisanur Özdilek, Feride İrem Şimşek, Abdirahman Moallim Fiqi, Mohamed Yusuf Hassan, Osman Mahmud Mohamed (Dufle), Mohamed Mohamoud Hassan, Orhan Alimoglu
doi: 10.5505/vtd.2023.47827  Pages 94 - 98
GİRİŞ ve AMAÇ: Yaralanmalar dünya genelinde sıkça görülen sağlık sorunlarındandır. Patlamalar, yaralanmaların başlıca sebeplerindendir. Doğaçlama İnfilak Aygıtıları’nın (DİA) yaklaşık yarısına sebep olduğu patlamalar, dikkate değer sayıda insanın hayatını etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı 1 Ocak 2018- 31 Aralık 2018 tarihleri arasındaki, Somali Medina Hastanesi’ndeki DİA patlamaları sonucu yaralanıp sağ kurtulan hastaları incelemektir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 907 hasta anket yoluyla retroperspektif ve kesitsel olarak değerlendirilmiştir. Verileri analiz etmek için SPSS programı kullanılmıştır.
BULGULAR: DİA hastalarının çoğunluğu 21-50 yaşları arasındadır (n = 600, %66.1), bunu 20 yaşın altında 199 (%21.9) ve 50 yaşın üzerinde 108 (%11.9) birey izlemektedir. Yaralananların %65.1’i (n=590) erkek, %34.9’u (n=317) kadındır. DİA patlamaları sonucu ekstiremiteler (n = 580, % 63.9), abdomen (n = 235, % 25.9), baş-boyun (n = 85, % 9.4) ve diğer vücut kısımları (n = 7, % 0.8) yaralanmıştır. Hastanede uygulanan işlemler şu şekildedir: 520 (% 57.3) hastaya cerrahi eksplorasyon uygulanmıştır ve 387 (% 42.7) hastaya debridman yapılmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmanın sonuçları DİA patlamalarından en sık yaralanan vücut bölgesinin ekstiremiteler olduğunu ve daha çok erkeklerin bu durumundan etkilendiğini göstermektedir. Olayın kapsamını daha iyi anlamak için ülke genelinde çalışmalar yapılmalıdır.
INTRODUCTION: Injury is a common health problem globally. Explosions are one of the major causes of injuries. Explosions, about half of which are caused by Improvised Explosive Device (IED), impact on the lives of a considerable number of people. The objective of this study is to analyze individuals injured and survived in the Somalia Medina Hospital as a result of IED explosions between January 1-December 31, 2018.
METHODS: A retrospective, cross-sectional study was conducted using a checklist of 907 patients identified and version 20 SPSS was used to analyze the data.
RESULTS: The majority of IED victims are between the ages of 21-50 (n = 600, 66.1%), followed by 199 (21.9%) individuals under the age of 20 and 108 (11.9%) over 50. 65.1% (n=590) of the injured are men and 34.9% (n=317) are women. The extremities (n = 580, 63.9%), abdomen (n = 235, 25.9%), head-neck (n = 85, 9.4%), and other body parts (n = 7, 0.8%) were injured by IED blasts. The procedures performed in the hospital were as follows: 520 (57.3 %) patients underwent surgical exploration and 387 (42.7 %) patients received debridement only.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study shows that most injured body part is extremities by IED explosions, and men are the most suffer from this condition. Studies should be done across the country to better understand the extent of the event.

17.Retrospective Analysis of Cases Diagnosed with Fasciola Hepatica Infestation
İrfan Binici
doi: 10.5505/vtd.2023.47600  Pages 99 - 104
GİRİŞ ve AMAÇ: Fasciola hepatica enfestasyonunun klinik, laboratuvar ve radyolojik bulguları ve hasta prezentasyonunu ortaya koyarak ayırıcı tanıda yer alması için farkındalık oluşturmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı tarafından 01.01.2013 ile 05.06.2022 tarihleri arasında tanı konmuş olan Fasciola Hepatica enfestasyonu olan 18-90 yaş aralığındaki 31 hastanın demografik özellikleri, klinik ve laboratuvar bulguları retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: 31 olgunun 21 (%67,7)’i kadın, 10 (%32,3)’u erkekti ve yaş ortalaması (40,6 ±21,1) yıldı. 31(%100) olgunun tamamında karın ağrısı şikayeti vardı. Laboratuvar bulguları incelendiğinde en sık anormal bulgu eozinofili 29 (%93,5) idi. Olguların tamamında görüntüleme yöntemleriyle fascioliazis şüpheli lezyon izlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızdaki olguların yaş ortalaması, literatürle uyumlu olup 40,6 ±21,1 idi. 20 (%64,5) olguda kırsal kesimde yaşama hikayesi mevcuttu. Tanıda görüntüleme ve laboratuvar bulguları kullanıldı. Çalışmamızda olguların büyük kısmı Van ilindendi. Bu bölgede su teresi bitkisi tüketimi yaygın olduğundan fascioliazisin Van ili ve çevresinde endemik olabileceği düşünülmektedir. Bu bölgede yaşayan; karın ağrısı, halsizlik ve eozinofili saptanan olgularda fascioliazisin de ayırıcı tanıda düşünülmesi gerekmektedir.
INTRODUCTION: We aimed to raise awareness for Fasciola hepatica infestation to be included in the differential diagnosis by revealing the clinical, laboratory and radiological findings and patient presentation.
METHODS: Demographic characteristics, clinical and laboratory findings of 31 patients aged 18-90 years with Fasciola Hepatica infestation diagnosed by the Department of Infectious Diseases and Clinical Microbiology between 01.01.2013 and 05.06.2022 were retrospectively analyzed.
RESULTS: Of the 31 cases, 21 (67,7%) were female, 10 (32,3%) were male, and the mean age was (40,6 ±21,1) years. All of the cases had abdominal pain complaints. When laboratory findings were examined, eosinophilia 29 (93,5%) was the most common abnormal finding. Fascioliasis suspicious lesion was observed in all cases by imaging methods.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The mean age of the cases in our study was 40,6 ±21,1 years, which was consistent with the literature. There was a history of living in rural areas in 20 (64,5%) cases. Imaging and laboratory findings were used for diagnosis. In our study, most of the cases were from the province of Van. Since watercress plant consumption is common in this region, it is thought that fascioliasis may be endemic in and around Van province. Living in this region; In cases with abdominal pain, weakness and eosinophilia, fascioliasis should be considered in the differential diagnosis.

CASE REPORT
18.Severe Urinary Bleeding Due to High INR and aPTT After Use of Dabigatran: A Case Report
Ferhat Işık, Ümit İnci, Abdurrahman Akyüz
doi: 10.5505/vtd.2023.13333  Pages 105 - 107
Dabigatran kullanımı sonrası görülebilen kanama, önemli bir istenmeyen sonuçtur. Artan yaş ile birlikte kanama sıklığı da artmaktadır. Doksan üç yaşında erkek hasta acil servise idrarda kanama şikayeti ile başvurdu. Hastada atriyal fibrilasyon (AF) nedeni ile dabigatran kullanım öyküsü mevcuttu. Hastanın acil serviste bakılan aPTT (activated partial tromboplastin time) ve INR (international normalized ratio) düzeylerinin yüksek olduğu görüldü. Dabigatran sonrası görülen kanamalarda tedavide hemodiyaliz ve/veya antidot uygulaması bilinmektedir. Bu olgumuzda amacımız, bahsedilen tedavi yöntemlerinin dışında hastaya konservatif tedaviler verilerek (genel destek tedavisi ve kan ürünleri) de kanama kontrolünün sağlanabileceğini göstermektir.
Bleeding that may occur after the use of dabigatran is an important undesirable consequence. With increasing age, the frequency of bleeding also increases. A 93-year-old male patient was admitted to the emergency department with urinary bleeding. He was using dabigatran for atrial fibrillation (AF). It was observed that the patient’s aPTT (activated partial tromboplastin time) and INR (international normalized ratio) levels in the emergency department were high. Hemodialysis and/or antidote giving are known in treatment for bleeding after dabigatran. In this case, our aim is to explain that bleeding control can be achieved by giving conservative treatments (general supportive treatment and blood products) to the patient apart from the treatment methods mentioned.

19.Cholesterol Granuloma and Actinomycosis Located in the Mandible
Havva Erdem
doi: 10.5505/vtd.2023.97360  Pages 108 - 111
Dental lezyonlarda olduğu gibi diğer lezyonlarda da klinik, radyolojik ve patolojik tanı farklılıkları olabilir. Klinik ve radyolojik olarak malign olduğu düşünülen vakalar, histopatolojik değerlendirme sonrasında benign veya reaktif değişiklikler olarak rapor edilebilir. Bazen beraberlik şeklinde vakalarla karşılaşabiliriz.
56 yaşındaki erkek hasta dişetlerinde şişlikten şikayetçi oldu. Hastaya muayene sonrası yapılan bilgisayarlı tomografi incelemesi sonucunda sol mandibula korpusunda şişlik tespit edildi. Biyopsi öncelikle odontojenik kistler ve diğer kistik lezyonlar için önerildi.
Burada klinik ve radyolojik olarak odontojenik kist olduğu düşünülen ve histopatolojik olarak kolesterol granülomu ve aktinomikoz olan bir olgu sunuldu.
There may be clinical, radiological and pathological diagnosis differences in dental lesions as well as other lesions. Cases considered malignant clinically and radiologically can be reported as benign or reactive changes after histopathological evaluation. Sometimes, we may encounter cases in the form of togetherness. 56-year-old male patient complained of swelling of the gums. As a result of the computed tomography evaluation performed on the patient after the examination, swelling in the left mandible corpus was detected. Biopsy was recommended primarily for odontogenic cysts and other cystic lesions. Here, a case that was considered to be an odontogenic cyst clinically and radiologically and reported as cholesterol granuloma and actinomycosis was presented histopathologically.

REVIEW
20.The Role of MicroRNAs in Monitoring Post Renal Transplantation Graft Functions
Merve Anapalı, Eda Balkan
doi: 10.5505/vtd.2023.98705  Pages 112 - 119
Renal transplantasyon, son evre böbrek yetmezliği görülen hastalarda yaşam kalitesini artıran en etkili tedavi yöntemidir. Organ ve doku fonksiyonlarının daha iyi anlaşılması, yeni cerrahi tekniklerinin geliştirilmesi, her bir hasta için uygulanan immünsupresif ve antimikrobiyal tedavi protokolleri transplantasyonun başarısını her geçen gün artırmaktadır. mikroRNA’lar (miR) transkripsiyon sonrası gen ekspresyonunu düzenleyen küçük endojen RNA’lardır. Son yıllarda miR’ların kronik böbrek hastaları, hemodiyaliz hastaları ve transplantasyon sonrası akut rejeksiyon görülen hastalardaki rolü dikkate alındığında nefroloji alanında miR’lar önemli olarak değerlendirilmektedir. miR’ların transplantasyon öncesi ve sonrası değişen ekspresyon seviyeleri ile miR’lar akut rejeksiyonunun tespiti ve greft hasarının en aza indirilmesinde önemli bir biyobelirteç haline gelmiştir. Biyopsi örneklerinin yanı sıra serum, plazma ve idrar gibi diğer vücut sıvılarından da izole edilebilmektedir. Serum ve idrardan izole edilen miR’ların immünolojik mekanizmalarla ilişkisinin aydınlatılması yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine ve greft fonksiyonunun daha detaylı incelenmesine olanak sağlayacaktır. Bu çalışmada renal transplantasyonla ilişkili miR’ları derlemeyi amaçladık.
Renal transplantation is the most effective treatment method that improves the quality of life of patients with end stage renal disease. Better understanding of organ and tissue functions, development of new surgical techniques, immunosuppressive and antimicrobial treatment protocols performed for each patient increase the achievement of transplantation day by day. MicroRNAs (miRs) are small endogenous RNAs that regulate post-transcriptional gene expression. In recent years, the role of miRs in nephrology in chronic kidney patients, hemodialysis patients and patients with acute rejection after transplantation is considered as significant. miRs have become an important biomarker in detecting acute rejection and minimizing graft damage with varying expression levels of miRs before and after transplantation. In addition to biopsy specimens, it can also be isolated from other body fluids such as serum, plasma and urine. Elucidating of relationship of immunological mechanisms and miRs isolated from serum and urine may allow the development of new treatment methods and more detailed examination of the graft function. In this study, we aim to explain miRs which related renal transplantation.

21.The Associatin of Sella Turcica Morphology and Dimension with Craniofacial and Dental Anomalies
Esra Ceren Tatlı, Yesim Kaya, Murat Tunca
doi: 10.5505/vtd.2023.68188  Pages 120 - 125
Hipofiz bezini içinde bulundurarak koruyan sella tursika, sefalometrik radyografilerde kolayca tespit edilebilmesinden dolayı ortodontik tedavilerin planlama aşamasındaki lateral sefalometrik analizlerde sıklıkla kullanılmaktadır. Embriyolojik olarak ön duvarını oluşturan kıkırdak nöral krest hücrelerinden gelişmektedir. Benzer şekilde dental epitelyal progenitor hücreler ile maksiller, palatal ve frontonasal gelişimsel alanların da nöral krest hücrelerinden köken aldığı ve bu hücrelerin sella tursika kalsifikasyonu (köprüleşmesi) ve diş gelişimi ve sürmesinde etkili olduğu bildirilmektedir. Bu nedenle hipofiz bezi ile ilişkisi, gelişimsel kökeni ve anatomik konumundan kaynaklı, sella tursika boyutları ve morfolojisindeki varyasyonların literatürde farklı kraniofasiyal ve dental anomalilerle ilişkili olabileceği bildirilmiştir. Bu noktada, sella tursikanın doğru analizi sonradan ortaya çıkabilecek bir anomalinin ya da patolojik durumun erken tanısını sağlayabilmektedir. Ancak, farklı etnik grup, yaş ve kraniofasiyal morfolojiye sahip bireylerin değerlendirilmiş olduğu ve farklı radyografi tekniklerinin kullanıldığı bu araştırmalarda çelişkili sonuçlar elde edildiği gözlenmiştir. Bu derlemede, sella tursika boyutları ve morfolojisinin farklı kraniofasiyal ve dental anomalilerle ilişkisinin değerlendirildiği araştırmaların incelenmesi amaçlanmıştır.
Sella turcica, which keeping the pituitary gland inside, is frequently used in cephalometric analysis during the orthodontic treatment planning because it can be easily detected in lateral cephalometric radiographs. Embryologically, the cartilage forming the anterior wall of the sella turcica develops from the neural crest cells. Similarly, it has been reported that the dental epithelial progenitor cells and maxillary, palatal and frontonasal development regions also generated from neural crest cells and these cells are effective in sella turcica bridging and tooth development and eruption. Thus, in the literature, the variations in sella turcica dimensions and morphology has been associated with different craniofacial and dental anomalies due to its relationship with pituitary gland, development origin, and anatomic position. At this point, the correct analysis of sella turcica, provide early diagnosis of the anomalies and pathologies that can be arise in the future. However, it has been observed that conflicting results were obtained from these studies in which subjects with different ethnical origin, age, and craniofacial morphologies were evaluated and different radiographic techniques were used. In this review, it was aimed to examine these studies which were evaluated the association of sella turcica dimensions and morphology with different craniofacial and dental anomalies.

LookUs & Online Makale