E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694
Van Tıp Dergisi - Van Med J: 13 (2)
Cilt: 13  Sayı: 2 - 2006
KLINIK MAKALE
1.
Hepatit B İmmünizasyonunda Düşük Doz İntradermal ve Subkutan Aşı ile Klasik İntramüsküler Aşı Uygulama Sonuçlarının Karşılaştırılması
Comparison of Response Results to Low Dose Alternative Intradermal and Subcutaneous Vaccine Applications with the Results of Classical Intramuscular Vaccination Route
Hayrettin Akdeniz, Mustafa Kasım Karahocagil, Hasan Karsen
Sayfalar 28 - 35
Amaç: Klasik 20 µg hepatit B aşısının İM uygulanmasına göre sırasıyla 1/10 ve 1/4 oranında düşük doz ve maliyetle uygulanabilen alternatif intradermal (İD) ve subkutan (SK) aşı uygulama yöntemlerinin, yeterli koruyucu antikor titresi oluşturup oluşturmadığının araştırılmasıdır. Yöntem: Sağlık personeli, öğrenci ve risk gruplarından oluşan, 3 doz aşı sonrası (3. ay) antikor ölçümü yapılan 597 kişi çalışmaya alındı. 4 doz aşı sonrası (13. ay) antikor ölçümü yapılan 483 kişi çalışmayı tamamladı. İM gruba 20 µg, İD gruba 2 µg, SK gruba 5 µg rekombinant hepatit B aşısı (Euvax B) 0, 1, 2 ve 12. aylarda uygulandı. 3, ve 13. aylarda antikor ölçümleri yapıldı. Bulgular: 3. ayda koruyucu antikor (Seroproteksiyon-Sp) geliştirme oranları; İM, İD ve SK gruplar için sırasıyla %96.6, %91.9, %88.2 iken, 13. ay Sp oranları; %98.8, %95.6, %92.5 bulundu. Yan etki açısından en emin uygulama yolu SK yol olarak görünürken, en fazla lokal yan etki İD grupta, en fazla sistemik yan etki İM grupta görüldü. Yan etkilerin hiç biri aşılamayı kesmeyi gerektirmedi. Sonuç: İD hepatit B aşı uygulama yolu, klasik İM aşı uygulama yoluna alternatif ve aşı maliyetini 9/10 oranında azaltan etkili bir yöntem olup; SK yol ise uygulama kolaylığı nedeniyle, aşı maliyetini İM aşı uygulama yoluna göre 3/4 oranında azaltan etkili bir yöntem olarak gözükmektedir.
Aim: Investigation of whether alternative intradermal (ID) and subcutaneous (SC) vaccination methods, which may be applied with low doses lowering the costs respectively in the rates of 1/10 and 1/4 when compared with classical IM 20 µg. hepatitis B vaccination method, provide or not sufficient protective antibody titers. Method: 597 subjects consisting of hospital staff, students and risk groups, in whom measurement of antibody titers after 3 doses of vaccine was available, were enrolled in the study, and 483 subjects, in whom measurement of antibody titers after 4 doses of vaccine was achieved, fullfilled the study. Recombinant hepatitis B vaccine (Euvax B) was applied at 0, 1, 2 and 12 months intervals to IM group with standard 20 µg dose, to ID group with 2 µg dose and to SC group with 5 µg dose. Antibody measurements were done at 3rd and 13th months. Results: While seroprotection rates were respectively 96.6 %, 91.9 % and 88.2 % in IM, ID and SC groups at the 3rd month; they were 98.8 %, 95.6 % and 92.5 % at the 13th month.. While the safest application route in view of side effects appears to be SC route, the most frequent local side effect was seen in ID group and the most frequent systemic side effect in IM group. None of these side effects leaded to interrupting the vaccination. Conclusion: While ID hepatitis B vaccination appears to be an efficient method lowering the cost of vaccination in a rate of 9/10, alternative to classical IM vaccine application route; SC hepatitis B vaccine application route appears to be an efficient method lowering the cost vaccination in a rate of 3/4 according to IM vaccine application route, because of its ease of application.

2.
Et Ve Et Ürünlerinden Listeria Monocytogenes’in İzolasyonu
Isolation of Listeria Species in Meat and Meat Products
Mustafa Berktaş, Edibe N. Bozkurt, Hamza Bozkurt, Mustafa Alişarlı, Hüseyin Güdücüoğlu
Sayfalar 36 - 41
Amaç: Çalışma, ilimizde et ve et ürünlerinde Listeria suşlarının ve bunların içinde Listeria monocytogenes suşunun bulunma oranını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Bu amaçla 100 adet kıyma, 50 adet parça et, 25 adet sucuk, 25 adet salam, 25 adet sosis ve 25 adet pastırma örneği alınarak, United States Department of Agriculture (USDA)-Food Safety and Inspection Service (FSIS) tarafından önerilen yöntemle çalışılmıştır. Bulgular: Çalışma sonucunda, kıyma örneklerinin %73 (73/100)’ünde, parça et örneklerinin %74 (3750)’ünde, sucuk örneklerinin %76 (19/25)’sında, salam örneklerinin %16 (4/25)’sında, sosis örneklerinin %44 (11/25)’ünde ve pastırma örneklerinin %32 (8/25)’sinde Listeria suşu izole edilmiştir. Bu sonuçlarla; kıyma, sosis ve parça ette en sık L. innocua, sucuk ve pastırmada en sık L. monocytogenes, salamda ise en sık L. welshimeri ile kontaminasyonların oluştuğu saptanmıştır. Sonuç: Et ve et ürünlerinin çiğ olarak ya da yeteri kadar ısı işlemi görmeden tüketilmesi halinde sağlık açısından önemli bir potansiyel güç oluşturabilecekleri kanaatine varılmıştır.
Aim: In this study, we decided to investigate the ratio of Listeria monocytogenes and the other Listeria spp. in meat and meat products in Van City Center. Methods: For his purpose; 100 mince meats, 50 meats, 25 (garlic-flavoured) sausage, 25 salamis, 25 sausage and 25 preserve of dried meats were used. The method suggested by USDA-FSIS has been used for the determination of Listeria species. Results: As the result of the study, Listeria species were isolated in 73 %(73/100) of mince meats, in 74 %(37/50) of meats, in 76% (19/25) of (garlic-flavoured) sausage, in 16 %(4/25) of salamis, in 44 %(11/25) of sausage and in 32 %(8/25) of preserve of dried meats. It was established that the mince meat was mostly contaminated by L. innocua, (garlic-flavoured) sausage and preserve of dried meats were mostly contaminated by L. monocytogenes and salami was mostly contaminated by L. welshimeri. Conclusion: In conclusion, it is assumed that a potential problem for public health could arise, if meat and meat products are consumed raw or uncooked.

3.
Hemodializ Amaçlı Açılan A-V Fistüllerde Proksimal Distal Başarı Oranı Karşılaştırılması
Comparison of Proximal Distal Success Rate In A –V Fistulas Settled for Hemodialysis
Murat Başer, Hayriye Sayarlıoğlu, Ekrem Doğan, Reha Erkoç, Ali Çiftçi, M.Çetin Kotan
Sayfalar 42 - 45
Amaç: Hemodiyaliz hastalarında yaşam beklentisi ve hayat kalitesi uygun bir damar yolu seçimi ile yeterli diyalize bağlıdır. Damar yolu yetersizliği hemodiyaliz hastalarında önemli bir problemdir. Bu konuda gelişen komplikasyonlar önemli morbidite nedenidir. Çalışmamızda kronik böbrek yetmezlikli hastalarda açılan arteriovenöz (A-V) fistüllerin, yerlerini de göz önüne alarak, erken ve geç dönemde açık kalma oranlarını ve cerrahi sonuçları değerlendirmeyi amaçladık. Method: Çalışmada, ocak 1997- aralık 2004 yılları arasında 114 kronik böbrek yetmezliği vakasına damar yolu amaçlı açılan arteriovenöz fistüller değerlendirildi. Operasyon için hastanın dominant olmayan kolu seçildi. Hastaların 63’ü erkek (% 55.3), 51’i kadındı (%44.7). Ortalama yaş 45.5±14.4 yıl idi. Bulgular: Açılan fistüllerin 39(%.29.5)’u radiosefalik, 86(%65.2)’sı brakiosefalik, 7(%5.3)’si brakiobazilik A-V fistüllerdi.Tüm vakalarda erken başarısızlık 18(%13.63) olguda, geç dönemde başarısızlık ise 8(%6.06) olguda gözlendi. Erken başarısızlık distaldeki fistüllerde (%23.07) proksimaldeki fistüllerden (%9.67) istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Geç dönemde ise proksimal ve distal başarısızlık oranları arasında istatistiksel fark yoktu (p>0.05). Açılan fistüllerin 31(%23.48)’inde komplikasyon gelişti. Sonuç: Ekstremite distaline açılan arterio venöz fistüllerde proksimale açılanlara oranla başarı oranları daha düşüktür. Brakial bölgeyi sonraki dönemlerde kullanılmak üzere korumak için distal uygulamalar ilk seçenek olarak tercih edilmelidir.
Aim: The long-term survival and quality of life of patients on hemodialysis (HD) is dependent on the adequacy of dialysis via an appropriately placed vascular access. Vascular access failure remains a significant problem in haemodialysis. Complications of dialysis access represent major cause of morbidity in dialysis patients. The purpose of this study was to evaluate the incidence of early and long term patency rates of arteriovenous fistula (AVF) and results of surgical treatment in chronic renal failure patients. Method: Between January 1997 and December 2004 AVF operations in 114 chronic renal failure cases for vascular access were investigated. Non-dominant arm was chosen for the operation. Of the 114 cases, 63 (55.3%) were male and 51(44.7%) were female .The mean age was 45.5±14.4 years. Results: In total, there were 39 (29.53%) radiocephalic, 86(65.15%) brachiocephalic, and 7(5.3%) brachiobasilic AVF. Overall, early failure was occured in 18 (13.63%) cases and late failure occured in 8 (6.06%) cases. Early failure statistically more frequent in distal fistula (23.07%) when compared to proximal (9.67%) ones. (p<0.05). In late phase, there was no significant difference between proximal and distal fistula in terms of success rates. (p>0.05) In 31 (23.48%) of the fistula operations complication developed. Conclusion: Although the success rate of distally located AVF operations was lower than the proximal ones, this location should be preferred in order to provide subsequent availability of brachial location.

4.
Megaloblastik Anemili 45 Olgunun Klinik ve Hematolojik Yönden Değerlendirilmesi
Evalution Of Fourty-Five Children With Megaloblastic Anemia Accourding To Clinical and Hemotologic Findings
Ali Bay, Ahmet Faik Öner
Sayfalar 46 - 48
Amaç: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Kliniğinde 1997-2005 yılları arasında takip ve tedavi edilen megaloblastik anemili 45 olgunun klinik ve hematolojik özelliklerinin değerlendirilmesi. Metod: Hasta dosyaları retrospektif olarak incelendi. Megaloblastik anemi tanısı periferik yayma ve kemik iliği aspirasyon bulguları ve vit B12 ve folik asit serum düzeylerine bakılarak kondu. Bulgular: Hastaların 15 (%33,3)i kız 30 (%66,6)u erkekti. Yaş ortalaması 34,4 (9-174) aydı. Hastaların en sık başvuru nedeni solukluk, halsizlik ve iştahsızlıkdı. Hastaların 3’ünde folik asit, 42’sinde vit B12 eksikliği saptandı. Olguların ortalama hemoglobin konsantrasyonu 5.5 g/dl, ortalama MCV değeri 96.3 fl, ortalama beyaz küre sayısı 9334/mm3, ortalama RDW değeri 24,2 idi. Proteinüri 6 (%13,3) olguda saptandı. Olgularımız parenteral B12 vitamini ve oral folik asit ile tedavi edildi ve hepsinde düzelme saptandı. Tedavi sonrası 3 (%6,6) olguda demir eksikliği anemisi gelişti. Megaloblastik anemi saptanan olgularımızın yaklaşık olarak 1/3 ünde ilk başvuru anında MCV değeri 90 fl nin altında idi. Sonuç: Sonuç olarak bu olguları sunarak makrositer olmayan anemi durumlarında da megaloblastik anemi olabileceğini ve yöremizde özellikle hamile kadınlarda ve süt çocuklarında dengeli beslenmenin önemini vurgulamak istedik.
Aim: The aim of our study was to evaluate 45 children with megaloblastic anemia that are followed and treated in Yuzuncu Yil University Hospital between 1997 and 2005. Methods: Patients records were evaluated retrospectively. The diagnosis of megalaoblastic anemia was obtained according to findings of bone marrow and peripheral blood smear and the serum level of vitamin B12 and folic acid. Results: Fifteen (%33.3) of the children were female and 30(%66.) were male. The average age was 34.4 months (9-174 month). Pallor, weakness and anorexia were the most common symptoms. Folic acid and vitamin B12 deficiency was obtained 3 and 42 cases respectively. The average values of complete blood count were as follows; Hb:5.5 g/dl, MCV:96.3fl, WBC:9334/mm3 and RDW:24,2. Proteinuria was obtained in 6 (13,3 %) cases. All patients treated with parenteral Vit B12 and oral folic acid recovered. Iron deficiency anemia developed in 3 of our patients after the treatment. The MCV values were below the 90 fl at first admission in 1/3 of our patients with megaloblastic anemia. Conclusion: We emphasize that megaloblastic anemia can occur without macrocytosis and well balanced feeding especialy in the pregnant women and infant to prevent anemia is very important in our region.

5.
Nozokomiyal Stenotrophomonas Maltophilia Suşlarının İzolasyonu ve Antibiyotiklere Duyarlılığı
The Isolation and Antibiotic Susceptibility Of Nosocomial Stenotrophomonas Maltophilia Strains
Dilek Dülger, Mustafa Berktaş, Hamza Bozkurt, Hüseyin Güdücüoğlu, Aykut Mısırlıgil
Sayfalar 49 - 52
Amaç: Çalışma, özellikle immun sistem defekti olan kişilerde ve nozokomiyal infeksiyonlarda giderek daha fazla önem kazanan ve antibiyotiklere çoğul direnç gelişimi ile göze çarpan Stenotrophomonas maltophilia (S. maltophilia) suşlarının bölgemizdeki nozokomiyal infeksiyonlardaki rolünün ve antibiyotik direnç paterninin ortaya konulması amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Bu amaçla çeşitli kliniklerden Mikrobiyoloji Laboratuvarı’na kültür amacıyla gönderilen örnekler, klasik kültür yöntemleri uygulanarak incelenmiş ve 62 örnekten S. maltophilia izole edilmiştir. S. maltophilia izole edilen örneklerin en çok Pediatri (28 örnek, % 45), KBB (12 örnek, % 19), İç Hastalıkları (6 örnek, % 10) ve Üroloji (4 örnek, % 7) kliniklerinden gönderildiği; S. maltophilia izole edilen örneklerin dağılımında ise suşların 16 (% 25.8)’sının idrar, 11 (% 17.8)’inin kulak, 8 (% 12.9)’inin kan, 7 (% 11.3)’sinin aspirasyon sıvısı ve 20 (% 32.2)’sinin diğer klinik örneklerden izole edildikleri saptanmıştır. Bulgular: İzole edilen suşlara yapılan antibiyotik hassasiyet testi sonucunda, S. maltophilia suşlarının en çok duyarlı oldukları antibiyotiklerin başında imipenem (% 65), siprofloksasin (% 64) ve amikasinin (% 53) geldiği, S. maltophilia suşlarının % 90’ından fazlasında nitrofurantoin, sefazolin, trimetoprim, tetrasiklin, sefuroksim ve ampisiline karşı direnç geliştiği gözlenmiştir. Sonuç: Çalışmada gözlenen yüksek orandaki direnç nedeniyle, S. maltophilia suşlarının etken olduğu nozokomiyal infeksiyonların tedavisinde olabildiğince in-vitro duyarlık testlerinden yararlanılması gerektiği, bunun mümkün olmadığı ve ampirik tedavi uygulanması gereken durumlarda kinolonların yanı sıra aminoglikozidlerin iyi bir seçenek olduğu sonucuna varılmıştır.
Aim: In this study we decided to investigate the role of Stenotrophomonas maltophilia (S.maltophilia) at nosocomial infections and the antimicrobial susceptibility of the microorganism that has gained importance in nosocomial infections and infections of immuncompromised patients. Methods:For his purpose, 62 S. maltophilia were isolated from different samples and also from different clinics at microbiology laboratory. 28 of the isolates were from pediatrics unit (45%), 12 were from otorhinolaryngology (19%), 6 were from internal medicine( 10% ) and 4 from urology (7%). 16 of the isolated S. maltophilia strains were from urine samples (25.8%), 8 of them were from ear samples (12.9%), 7 of them were from blood samples ( 11.3%), and 20 of them were from aspiration fluid samples (32.2%). Results: According to the results of the antimicrobial susceptibility tests that we performed; S.maltophilia strains were found susceptible at high rates to imipenem (65%), ciprofloxacin (64%) and amikacin (53%). More than 90% of the S. maltophilia strains were resistant to nitrofurantoin, cephazolin, trimethoprim, tetracycline, cefuroxime and ampicillin. Conclusion: According to the results of our study; because of the detected high resistance rates to antimicrobials at nosocomial infections that caused by S. Maltophilia, antimicrobial susceptibility tests must be performed; if not possible quinolones and aminoglycozides can be a good choice for ampiric treatment.

6.
Beden Eğitimi Bölümü Öğrencilerinin Yüzeyel Mantar Hastalıkları Açısından Değerlendirilmesi
The Evaluation of Superficial Fungal Infections in the Students of Physical Education Department
Hüseyin Güdücüoğlu, Necmettin Akdeniz, Hamza Bozkurt, Kumru Aygül, Hicran İzci, Mustafa Berktaş
Sayfalar 53 - 55
Dermatofitler canlılarda keratinize dokuya saldıran, deri, saç ve tırnakta enfeksiyon yapan keratinofilik mantarlardan olup Epidermophyton, Microsporum ve Trichophyton olmak üzere 3 cinse ayrılmaktadır. Bu çalışmada üniversitemizin beden eğitimi bölümünde okuyan öğrencilerin dermatofit açısından tüm vücut bölgelerinin (cilt, tırnak ve saç) değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Olguların değerlendirilmesinde; direkt bakı (%15’ lik KOH kullanılarak lam-lamel arası preparatlar) ve kültür [Sabouraud Dekstroz Agar (SDA) besiyeri, Patates-Dekstroz Agar (PDA) ve Mycobiotic agar besiyerleri] yapılmıştır. Toplam 40 öğrencinin yapılan genel cilt, tırnak ve saçlı deri muayenesi sonucunda yüzeyel mantar enfeksiyonları açısından şüpheli 27’sinden yapılan incelemeye göre direkt bakıda 17 örnekte mantar elemanlarına rastlanmış olmasına rağmen, toplam 4’ünde (%10) mikroskobik olarak Malessezia furfur, kültür sonucuna göre ise 3’ünde (%7.5) Trichophyton rubrum tespit edilmiştir. Hedef kitlelerden biri olan sporcuların taranması ile onlarda olabilecek mantar enfeksiyonlarına karşı nasıl korunabileceklerinin anlatılmasının mantar infeksiyonlarından korunmada ve erken tanıda önemli olduğunu düşünmekteyiz.
Dermatophytes are fungi that can cause infections of the skin, hair, and nails due to their ability to utilize keratin. The dermatophytes consist of three genera: Epidermophyton, Microsporum and Trichophyton. In this study, we aimed to investigate the whole skin sites, nails and hairy skin of the students of physical education department . We performed direct examination (with 15% KOH on slides ) and culturing [with Sabouraud Dextrose Agar (SDA), Potato-Dextrose Agar (PDA)and Mycobiotic agar] to investigate the lesions. As a total 40 students were researched and 27 suspicious lesions were determined , 17 of them were found as positive by direct examination; 4 (10%) of them were identified as Malessezia furfur and 3 (7.5%) of them were identified as Trichophyton rubrum by culturing. We think that research on sportsmen who are at risk of fungal infections and their education about protecting from fungal infections should be useful and important on early diagnosis.

7.
Acil Kadın Hastalıkları ve Doğum Ameliyatlarında Anestezi Uygulamalarımız
Anesthesia for Emergency Obstetric and Gynecological Operations
Gülcan Berkel Yıldırım, Serhan Çolakoğlu, Elif Bombacı, Selda Gül
Sayfalar 56 - 60
Amaç: Acil kadın hastalıkları ve doğum ameliyatlarının çoğunluğunu sezaryen operasyonu oluşturmaktadır. Bu ameliyatlarda uygulanacak anestezi yönteminin endikasyonunu, cerrahinin aciliyeti, hastanın mevcut sistemik sorunları ve hastanın tercihi belirlemektedir. Bundan sonraki anestezi uygulamalarımıza katkı sağlayacağını düşündüğümüz acil kadın hastalıkları ve doğum ameliyatlarının 2 yıllık süre içindeki sonuçlarını tartışmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Hastaların demografik verileri, cerrahi ve anestezi süreleri, ameliyat endikasyonu ve aciliyeti, olgulardaki yandaş hastalıklar, uygulanan anestezi yöntemleri, yenidoğan Apgar skorları, yenidoğanın canlandırılması işlemi, rejyonel anestezi uygulanan olgularda kullanılan lokal anestezikleri, girişim yapılan aralık ve blok seviyesi ile spinal anestezide kullanılan iğnelerin çapı ve türü retrospektif olarak anestezi kayıtlarından incelendi. Genel anestezi olgularında kullanılan indüksiyon ajanları ve kas gevşetici ajanlar ile anestezi idamesinde seçilen inhalasyon ve intravenöz ajanlar kaydedildi. Bulgular ve Sonuç: Acil kadın hastalıkları ve doğum ameliyatlarının %92 gibi önemli bir bölümünü sezaryen ameliyatları oluşturmaktadır. Tercih edilen anestezi yöntemi ameliyatın aciliyetine göre seçilmekle birlikte çoğunlukla genel anestezidir. Spinal anestezi uygulanan gebelerin yenidoğanlarının 1. ve 5. dk Apgar skorları genel anesteziye kıyasla istatistiksel olarak anlamlı olarak yüksek tespit edildi. Endikasyonu olduğu halde tüm hastaların % 43’ünün rejyonel anestezi uygulamasını reddetmesi bu anestezi yöntemi ile ilgili yeterli kültür ve bilinç düzeyinin oluşmadığını göstermektedir. Acil sezaryen ameliyatlarında spinal anestezi uygulamalarının arttırılması gerektiği kanaatindeyiz.
Aim: Most of the emergency operations for obstetrics and gynecology were cesarean sections. Anesthetic management depends on the indication and emergency of the operation as well as the patient’s physical status and approval of the anesthesia technique. The purpose of this study was to evaluate anesthetic methods that were employed in two years period in our clinic. Methods: During this study emergent obstetric and gynecological operations have been evaluated by investigating the anesthesia charts in a retrospective manner. Demographic data, techniques of anesthesia, duration of surgery, Apgar scores of the new-borns, presence of new-born resuscitation, and drugs used in regional anesthesia and the level of sensorial blockade, anesthetic choice and muscle relaxant drugs of induction and management have been recorded. Result and Conclusion: Most of the emergent operations of gynecological and obstetric surgery performed were cesarean sections (92%). Decision of anesthetic technique was especially made according to urgency of the operation. We figured out that it was frequently general anesthesia. The Apgar scores of the newborns were statistically higher in patients undergoing spinal anesthesia than general anesthesia. Forty three percent of patients refused the regional anesthesia technique although it was indicated due to the social and cultural levels of our patients are not high enough to judge between the anesthetic methods. The use of spinal anesthesia should be increased for emergency cesarean deliveries.

OLGU SUNUMU
8.
Atropa Belladonna İle Zehirlenme: Bir Olgu Sunumu
Poisoning With Atropa Belladonna Linnaeus:A Case Report
Cengiz Demir, Cumhur Dülger, Rafet Mete, Şevket Arslan, İmdat Dilek
Sayfalar 61 - 63
Antikolinerjik zehirlenme zamanında tanınmadığında ölümcül klinik tablo oluşturabilmektedir. Atropa belladonna Linnaeus (L.), antikolinerjik etkiyle zehirlenme yapar. Bu yazıda bu bitkinin alımı sonucu zehirlenme gelişen bir olgu sunulmuştur. Altmış dört yaşında erkek hasta, bulantı, kusma, baş ağrısı, anlamsız konuşma, çarpıntı, vücudunda ve yüzünde kızarma ve idrar yapamama şikayetleriyle acil servisimize getirildi. Fizik muayenesinde hipertansiyon, ateş, taşikardi, midriazis, yüzünde kızarıklık ve ağız mukozasında kuruluk olduğu tespit edildi. Lökositoz dışında laboratuar bulgularında herhangi bir anormallik yoktu. Hastada antikolinerjik semptom ve bulguların varlığı ve hikayesinde de şikayetlerinin bir bitki alımından sonra başlamış olması nedeniyle zehirlenme düşünüldü. Daha sonra getirtilen bitkinin Atropa belladonna L. olduğu anlaşıldı. Fizostigmin olmadığından hastanın tedavisine konservatif olarak yaklaşıldı. Gastrik lavaj uygulandıktan sonra, aktif kömür başlandı. Hasta monitorize edildi ve ajitasyonu benzodiazepin ile kontrol altına alındı. Hipertermisi için de periferik soğutma uygulandı. Üriner retansiyonu idrar sondası ile giderildi. Sonuç olarak, ajitasyonu veya konfüzyonu olup zor konuşan ve dilate pupiller ile birlikte ateşi, antikolinerjik zehirlenme bulguları olan hastalarda Atropa belladonna L. ile zehirlenmenin de düşünülmesi ve zamanında müdahalenin hayati önem taşıyacağı bilinmelidir.
When anticholinergic poisoning was not defined in time, it has been fatal. Atropa belladonna L. poisons with the effect of anticholinergic. In this article, we report as a result of taking this plant who presented to the emergency department in acute anticholinergic crisis. A 64 years old male was brought to the emergency department with signs and symptoms (nausea, headache, meaningless speechs, palpitation, redden face and urinary retantion) consistent with anticholinergic poisoning. On examination, the patient were hypertension, fever, tachycardia, midriazis, flushing and drying mouth. It was thought that the patient had poison, depending on these findings. The plant, brought later was Atropa belladona L.. Because of not being physostigmine, the treatment of the patient was approached as a conservative. After gastric lavaj was implemanted, it was started to the active cool. The patient was monitorized and his agitation taken under control by benzodiazepin. The periferic cooling and acetaminophen was given for temperature control. Consequently Atropa belladonna L. poisoning must be considered for intoxications that present with anticholinergic crisis.

9.
Epilepsili Çocukta Hipereozinofili İle Seyreden Toxocariazis: Olgu Sunumu
A Toxocariasis Case Presenting As Hypereosinophilic Syndrome In A Child With Epilepsy
Dursun Odabaş, Ali Bay, Murat Doğan, Hasan Yılmaz
Sayfalar 64 - 66
Toxocariasis, kedi ve köpeklerin barsaklarında yaşayan Toxocara cati ve canis’in neden olduğu parazitik bir hastalıktır. Bu makalede epilepsi tanısı ile takip edilen beş yaşında bir erkek çocukta hipereozinofilik sendrom şeklinde prezente olan bir Toxocariasis olgusu sunuldu. Bu olgu sunumu ile paraziter enfeksiyonların çok değişik şekillerde prezente olabileceği vurgulanmıştır.
Toxocariasis is a parasitic disease caused by Toxocara cati and canis which lives in the bowel of cats and dogs. In this article, a case of toxocarıasis in a 5-year- old boy with epilepsy who presented with hypereosonophilic syndrome is presented. We would like to emphasize that parasitic diseases can be presented with very different clinical pictures.

DERLEME
10.
Boy Kısalıkları
Short Statures
İsmail Malkoç
Sayfalar 67 - 70
Büyüme, çocuğun genel sağlığının belirlenmesinde önemli bir göstergedir. Bazen normal ve anormal büyüme arasındaki farkı belirlemek zor olabilmektedir. Bu derlemede, boy kısalığı ve etyolojisi literatür eşliğinde irdelendi.
Growth represents a sentinel for the general health of a child. The distinction between normal and abnormal growth may be difficult sometimes. In this rewiev, short stature and its etiology were investigated in the light of the literature.

LookUs & Online Makale