E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694
Van Tıp Dergisi - Van Med J: 14 (1)
Cilt: 14  Sayı: 1 - 2007
KLINIK MAKALE
1.
Kısmi Kalınlıkta Cilt Grefti Verici Sahalarının Bakımında Açık-Kuru ve Kapalı-Nemli Pansuman Tekniklerinin Karşılaştırılması
Compare Of Dry Open And Wet Closed Dressing Technique In Split Thickness Skin Grafts
Önder Tan, Bekir Atik, Duygu Ergen, Hamit Acemoğlu
Sayfalar 1 - 5
Amaç: Kısmi greftlerin alındığı verici sahaların tedavisinde bugüne kadar birçok pansuman yöntemi kullanılmış olmasına rağmen henüz standart bir yöntem bulunmamaktadır ve bu tip kısmi kalınlıktaki yaraların tedavisi hâlâ tartışmalıdır. Biz, bu çalışmada antibiyotik emdirilmiş gazlı bez kullanarak, yaranın açık ve kuru ortamda bırakılması ile kapalı ve nemli ortamda bırakılmasının greft verici saha iyileşmesi üzerine olan etkileri, iyileşme süresi, hasta memnuniyeti ve komplikasyonlar açısından karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya 40 hasta dahil edildi ve rastgele 2 eşit gruba ayrıldı. Her iki grupta da aynı dermatom makinasıyla, kalınlıkları 0.30 mm-0.45 mm arasında değişen orta kısmi kalınlıkta deri greftleri aynı vücut bölgesinden (uyluk anterolaterali) alındı. Birinci grupta greft verici sahaları açıkta bırakılıp bir ışık kaynağıyla kurutulurken, ikinci grupta kapalı ve nemli tutuldu. Hastalar epitelizasyonun tamamlanma süresi, komplikasyonlar ve hasta memnuniyeti yönünden değerlendirildi. Bulgular: Hastalarda ameliyat sonrası verici alanda ağrı ve kaşıntı yakınmaları açık-kuru grupta, kapalı-nemli gruba göre daha belirgindi. Ameliyat sonrası ilk grupta verici sahalarda herhangi bir komplikasyonla karşılaşılmazken, kapalı-nemli grupta 2 hastada yüzeysel yara enfeksiyonu gelişti. İyileşme süreleri açık-kuru grupta 7-18 gün (ortalama 12.05±3.07 gün), kapalı-nemli grupta ise 5-15 gün (ortalama 8.45±2.39 gün) arasında değişmekteydi (p< 0.05) Sonuç: Kapalı-nemli yöntemin daha yüksek enfeksiyon riskine sahip olmasına rağmen biz, kısmi kalınlıkta deri grefti verici sahalarının tedavisinde kapalı-nemli yöntemin açık-kuru yöntemden daha hızlı bir yara iyileşmesi oluşturduğunu düşünmekteyiz.
:Although a variety of dressing methods have been used in the management of split-thickness skin graft donor sites to date, a standart method is not available yet and the treatment is still controversial. In the present study, we aimed to compare the effects of open-dry dressing to closed-moist dressing on the healing of graft donor site by using the same topical antibiotics with regard to healing time, patient satisfaction and complications. Methods:40 patients were included in the study and they were divided in two groups at random. Intermediate split-thickness skin grafts of 0.30 mm to 0.45 mm were harvested from the same body region (anterolateral site of the thigh) with the same dermotome in both groups. While the donor sites were left open and dried with a light source in the first group, they were kept in a closed and moist environment in the second group. The patients were evaluated in terms of epithelization time, complications, and patient satisfaction. Results:Postoperative pain and itch in the donor site were more evident in the open-dry group than the closed-moist one. While no complication was seen in the first group, infection developed in two patients of the second group. The healing times ranged from 7 to18 days (mean, 12.05±3.07 days) and from 5 to15 days (mean, 8.45±2.39 days) in Group 1 and 2, respectively (p< 0.05). Conclusions:Although the closed-moist dressing has a higher rate for infection,we think that the closed-moist dressing method produces a faster healing than the open-dry one in the management of split-thickness skin graft donor sites.

2.
İskemik Mitral Yetersizliğinde Cerrahi Yaklaşımlar: Koşuyolu Deneyimi
Surgical Approach In Ischemic Mitral Failure: Koşuyolu Experience
Hakan Akbayrak, Suat Nail Ömeroğlu, Denyan Mansuroğlu, Hasan Basri Erdoğan, Vedat Erentuğ, Mustafa Güler, Kaan Kırali, Cevat Yakut
Sayfalar 6 - 14
Amaç: Bu çalışmada, 1985-2003 yılları arasında iskemik kalp hastalığı (İKH) ve buna bağlı gelişen iskemik mitral yetersizliği (İMY) nedeniyle, Koşuyolu Kalp Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde opere edilen ve koroner arter bypas greftleme (CABG) ve/veya kombine mitral kapak müdahalesi yapılan hastalar incelenmiştir. Bu gruplar, preoperatif ve postoperatif sonuçları açısından karşılaştırılmış ve sonuçları değerlendirilmiştir. Yöntem: 1985-2003 yılları arasında, İKH ve buna bağlı gelişen İMY tanısıyla, Koşuyolu Kalp Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde CABG ve/veya kombine mitral kapak müdahalesi yapılan 123 hasta retrospektif olarak incelemeye alındı. Bulgular: Grup I’de mitral kapağa müdahale edilmeyen ve sadece CABG yapılan toplam 80 (%65) hasta, Grup II’de ise mitral kapak rekonstrüksiyonu veya mitral kapak replasmanı ile beraber CABG yapılan toplam 43 (%35) hasta üzerinde çalışılmıştır. Hastaların 94’ü (%76.4) erkek, 29’u (%23.6) ise kadındı. Yaş ortalamaları 59.1 yıl idi. Gruplardaki hastalar, anjiyografik olarak damarlarında %50’den fazla darlığı olan miyokard infarktüsü geçirmiş iskemik kalp hastalığı olan ve beraberinde orta veya ileri mitral yetersizliği (MY) bulunan hastalardır. Mitral kapağa müdahale edilen grupta yer alan 43 hastadan 29’una (%67.4) mitral kapak replasmanı ve CABG, 14’üne (%32.6) ise mitral rekonstrüksiyonu ve CABG operasyonu uygulandı. Sonuç: Tüm hastaların preoperatif ve postoperatif fonksiyonel kapasiteleri karşılaştırıldığında, postoperatif dönemde fonksiyonel kapasitelerinin belirgin olarak düzeldiği görülmektedir.
: In this study, between 1985-2003 years, ischemic mitral failure due to ischemic heart disease patients operated as CABG and or combined with mitral valve intervention in Koşuyolu Heart Education and Investigation Hospital. Method: Between 1985-2003 years, ischemic heart disease and owing to ischemic mitral failure diagnosed 123 patients operated as CABG and or combined with mitral valve interventions investigated retrospectively in Koşuyolu Heart Education and Investigation Hospital Results: In group I, only CABG performed without valve intervention are 80 (65%) patients, in group II, mitral valve reconstructed or mitral valve replaced with CABG are 43 (35%) patients investigated. 94 (76.4%) of them were male, 29 (23.6%) were female. Average age was 59.1 years. In all groups the patients had angiographically more then 50% obstruction in their vessels had MI secondary to ischemic heart disease concomitantly had moderate to severe mitral failure. In mitral valve intervened group 29 (67.4%) patients were mitral valve replaced and CABG performed, 14 (32.6%) patients were mitral valve reconstructed and CABG performed. Conclusion: All of the patients’ preoperative and postoperative functional capacities were compared and functional capacities of the postoperative periods were got better markedly.

3.
Çocukluk Yaş Grubu İshallerinde Escherichia Coli O157:H7’nin Araştırılması
Investigation Of Escherichia Coli O157:H7 In Childhood Diarrhea
Fahriye Ekşi, Tekin Karslıgil, Ayşen Bayram
Sayfalar 15 - 18
Amaç: İshalle seyreden hastalıklar, gelişmekte olan ülkelerde halen bebek ve küçük çocuklarda önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Bu çalışmada, Gaziantep Perilikaya Sağlık Ocağı’na Haziran–Temmuz 2000 tarihlerinde akut ishal yakınması ile başvuran beş yaşın altındaki çocuk dışkılarında Escherichia coli O157:H7 araştırılmıştır. Metod ve Bulgular: Akut ishal yakınması olan 91 çocuk hasta grubu, aynı yaş grubundan herhangi bir yakınması olmayan 60 çocuk ise kontrol grubu olarak mikrobiyolojik incelemeye alınmıştır. Dışkı kültürlerinde üreyen E. coli suşlarının Sorbitol Mac Conkey Agar (SMCA) besiyerine pasajları yapılarak 37ºC’de 24-48 saat inkübe edilmiştir. SMCA’da sorbitolü fermente etmeyen kolonilerin Sceptor (Becton Dickınson, Maryland, USA) sistemi ile identifikasyonları yapılmıştır. Elde edilen izolatlarda lateks aglütinasyon yöntemiyle ve Dryspot E.coli O157 (Oxoid, Basingstoke, İngiltere) kiti kullanılarak E. coli O157:H7 araştırılmıştır. Kontrol grubu çocukların dışkı kültürlerinde üreyen E. coli suşları da aynı yöntemlerle incelemeye alınmıştır. İshal olgularında E. coli O157:H7’nin yaygınlığını araştırdığımız bu çalışmada hasta ve kontrol grubunda E. coli O157:H7 suşu tespit edilmemiştir. Hasta grupta dışkı örneklerinin 27’sinde (%29.7) çeşitli protozoonlar, 25’inde (%27.5) Rotavirus, 24’ünde (%26.4) Candida türleri izole edilmiştir. Örneklerin %5.5’inde ise çeşitli bakteriyel patojenler tespit edilmiştir. Sonuç: Araştırmamız sonucunda çocukluk yaş grubu ishallerinde Escherichia coli O157:H7 ’ye rastlanmamıştır. Ancak, bu konuda daha kapsamlı araştırmalara gereksinim olduğunu düşünmekteyiz.
Aims: Gastroenteritis is one of the major causes of mortality and morbidity in infants and young children in developing countries. In this study, we investigated Escherichia coli O157:H7 serotype in stool specimens of children under five years admitted with diarrhea to Perilikaya Health Center in Gaziantep through June-July 2000. Methods and Results: Ninetyone stool specimens from infants and children suffering from acute diarrhea and 60 from asymptomatic children within the same age group were screened for intestinal pathogens. Escherichia coli strains grown in stool culture were inoculated onto Sorbitol Mac Conkey Agar (SMCA) and were incubated at 37 °C for 24-48 hours. Sorbitol negative colonies on SMCA were further identified with the Sceptor system (Becton Dickinson, Maryland, USA). All isolates were screened for E. coli O157:H7 with latex agglutination test (Dryspot, E.coli O157, Oxoid, Basingstoke, England). For the control group same procedures were applied. Escherichia coli O157:H7 was not detected in any stool specimen from the study and control groups. Regarding the study group, protozoa were detected in 27 (29.7%), Rotavirus in 25 (27.5%) and Candida species in 24 (26.4%) cases. Pathogenic bacteria were isolated in five (5.5%) of the specimens. Conclusion: Escherichia coli O157:H7 was not detected in our investigation as a result of childhood diarrhea, but we think that more research studies should be done in future.

4.
Erkeklerde Aşırı Alkol Kullanımının C Reaktif Protein ve Alfa-1 Antitripsin Üzerine Olan Etkileri
The Effects Of Heavy Alcohol Consumption On The C Reactive Protein And Alpha-1 Antitrypsine In Men
Sadık Büyükbaş, Ali İnal
Sayfalar 19 - 24
Amaç: Erkeklerde aşırı alkol kullanımının C reaktif protein (CRP) ve alfa-1 antitripsin (?1-AT) düzeylerine etkileriyle ilgili literatür bilgisi azdır. Bu nedenle bu araştırmanın amacı, aşırı alkol tüketiminin CRP ve ?1-AT üzerine etkisi olup olmadığıdır. Yöntem: Hiç alkol almayan 28 kişiden oluşan kontrol grubu (18-53 yaş arası) ve 41 kişiden oluşan aşırı alkol grubu (20-52 yaş arası) olmak üzere toplam 69 kişi çalışmaya alındı. Kan örnekleri alkol alımından 6-8 saat sonra alındı. Alkol ve kontrol grubunun yaş ve BMI değerleri birbirine yakın tercih edildi. Serum CRP ve ?1-AT düzeyleri immunotürbidimetrik yöntemle, ve aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP) ve gamma glutamil transferaz (GGT) aktiviteleri enzimatik ticari kitlerle ölçüldü. Sonuçların istatistiksel değerlendirimesinde One-sample Kolmogorov-Smirnov ve Student’s t independent testleri kullanıldı. Bulgular: Aşırı alkol grubu ile kontrol grubu arasında BMI, yaş, AST, ALT, ALP ve ?1-AT değerleri bakımından fark yoktu. Alkol grubu kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak daha yüksek GGT ve CRP düzeylerine sahipti (p<0.001). Alkol grubu CRP değerleri kontrol grubuna göre belirgin olarak yüksek olmasına rağmen her iki grubun da CRP değerleri normal referans değerlerindedir. Alkol grubundaki kişilerin %41.5’i normal GGT düzeylerine (19-29 U/L) %58.5’i ise yüksek GGT düzeylerine (31-83 U/L) sahipti. Sonuç: Aşırı alkol alımının a) enflamasyon etkisiyle CRP’i arttırması, b) serbest radikal üretimiyle ?1-AT aktivitesini baskılaması ve c) hepatosit membranını etkileyerek GGT ’ı arttırması önemlidir. Bu etkiler uzun ve orta vadede karaciğer incinmesi ve siroz riski açısından önemli olabilir.
Aim: Data of effects of excessive alcohol consumption on alpha 1 antitrypsin (?1-AT) and C reactive protein (CRP) levels is little in men. Therefore, the objective of this investigation was to the effects of excessive alcohol consumption on CRP and ?1-AT levels. Methods: A total of 69 men including 28 with no alcohol consumption (age range 18-53) and 41 with excessive alcohol use (age range 20-52) were recruited. Blood was drawn 6-8 hours after alcohol consumption. Persons having similar BMI and age were preferred for alcohol and control groups. Serum CRP and ?1-AT were measured with immunoturbidimetric method, and aspartate aminotransaminase (AST), alanine aminotransaminase (ALT), alkaline phosphatase (ALP) and gamma-glutamyltransferase (GGT) activities were measured with commercial enzymatic kits. Results were assessed with One-sample Kolmogorov-Smirnov and Student’s t independent tests statistically. Results: There is no difference between excessive alcohol and control groups in terms of BMI, age, AST, ALT, ALP and ?1-AT values. GGT and CRP levels of alcohol group were significantly higher than control group (p<0.001). Although alcohol group’s CRP values were significantly higher than controls, CRP values were within normal range for both groups. While in 41.5% of persons within alcohol group had normal GGT levels (19-29 U/L), 58.5% persons had high GGT levels (31-83 U/L). Conclusions: Excessive alcohol consumption is important due to (a) increase of CRP with its inflammatory impact (b) decrease of ?1-AT production by its free radical production effect (c) increase of GGT by its effects on hepatocyte membrane. These effects may important for the risk of injury and cirrhosis in mid and long term.

5.
Eş Zamanlı Kardiyak ve Torasik Operasyonlar
Concomitant Cardiac and Thoracic Operations
Hasan Ekim, Veysel Kutay, Mustafa Tuncer
Sayfalar 25 - 30
Amaç: Eş zamanlı cerrahi gerektiren kardiyak ve torasik lezyonların birlikteliği enderdir. Ama karşılaşıldığında tedavi yönünden sorun oluştururlar. Eş zamanlı veya basamaklı cerrahi yaklaşımın hangisinin seçileceği konusunda kesin bir tercih yoktur. Bu çalışmamızda, kliniğimizde eş zamanlı kardiyak ve torasik cerrahi uyguladığımız olgular retrospektif olarak incelenmiştir. Metot: Ocak 2001 ile Aralık 2006 tarihleri arasında 10 hastaya eş zamanlı kardiyak ve torasik cerrahi girişim yapıldı. Hastaların 2’si kadın, 8’i erkek olup, yaşları 13 ile 65 arasında değişmekte ve ortalama yaş 34,9 idi. Myokardiyal revaskülarizasyon gereken olgularda kardiyopulmoner bypass (CPB) kullanılsın veya kullanılmasın önce koroner bypass prosedürü uygulandı ve sonra torasik cerrahi girişim yapıldı. Hemodinamisi bozuk olan 2 travma olgusu hariç CPB gereken diğer olgularda, CPB ve sistemik heparinizasyon öncesi torasik girişimler yapıldı. Bulgular: Medyan sternotomi uygulanan 7 hastanın 5’inde CPB gerekti. Hastalardan 2’sinde sol torakotomi ve kalan 1 hastada hem sol hem sağ torakotomi ve aksiller insizyon uygulandı. Torasik girişimler olguların 2’sinde wedge rezeksiyon, 2’sinde bül ligasyonu ve plöredezis, 1’inde kistotomi, 1’sinde diyafragma onarımı, 1’sinde dekortikasyon, 3’ünde ise akciğerin onarımıydı. Kardiyak girişimler ise olgulardan 2’sinde mitral kapak replasmanı, 2’sinde koroner bypass, 1’inde anevrizmatik çıkan aortanın dacron greftle replasmanı, 1’inde perikardiyektomi, 1’inde perikardiyoplöral pencere açılması, 2’sinde sol ventrikül ve 1’inde perikardın onarımıydı. Sonuç: Kardiyak ve torasik cerrahi eş zamanlı olarak emniyetle yapılabilir ve basamaklı tedaviye bir alternatif olarak düşünülmelidir. Eş zamanlı operasyonlarda CPB ve sistemik heparinizasyonla ilgili komplikasyonlardan kaçınmak için koroner bypass cerrahisinin atan kalpte yapılması tercih edilmelidir.
Aim: Concomitant cardiac and thoracic lesions are uncommon, but when present they pose a therapeutic challenge for cardiothoracic surgeon. There is no definitive agreement whether a simultaneous surgical procedure should be preferred to a stage one. In this study, we retrospectively evaluated the results of the simultaneous cardiac and thoracic operations which were performed in our department and reviewed the literature. Methods: Between January 2001 and December 2006, 10 patients underwent simultaneous cardiac and thoracic operations. There were 2 female and 8 male patients ranging in age between 13 and 65 years, with a mean age of 34,9 years. Myocardial revascularization with or without cardiopulmonary bypass CPB preceded the thoracic procedures. In other patients requiring CPB, thoracic procedures were performed before systemic heparinization and (CPB), except 2 trauma victims with unstable hemodynamy. Results: Seven patients underwent median sternotomy, 5 of whom required CPB. Two patients underwent left thoracotomy. The remaining one required both left and right anterior thoracotomy and axillary incision. The thoracic procedures consisted of wedge resection in 2 patients, ligation of bullae and pleurodesis in 2, cystotomy in 1, repair of diaphragm in 1, pleural decortication in 1, repair of injured lung in 3. The cardiac procedures consisted of mitral valve replacement in 2 patients, coronary bypass in 2, replacement of ascending aorta in 1, pericardiectomy in1, pericardiopleural window in 1, and repair of left ventricle in 2 and pericardium in 1. Conclusion: From our series and a review of the literature we conclude that simultaneous cardiac and thoracic surgery can be performed safely and should be considered as an alternative to staged treatment. Off-pump coronary artery bypass surgery should be preferred to avoid complications associated with CPB and systemic heparinization in a simultaneous operation.

6.
Purpura Ayırıcı Tanısında Akut İnfantil Hemorajik Ödem
Acute Infantile Hemorragic Edema: Case Report
Serdar Epçaçan, Mesut Okur, Oğuz Tuncer, Hüseyin Çaksen
Sayfalar 31 - 34
Akut İnfantil hemorajik ödem (AİHÖ) ateş, ödem ve purpurik deri döküntüleri ile karakterize derinin lökositoklastik vaskülitidir. Hastalık gürültülü ve kısa süreli bir başlangıç dönemi ile benign ve birkaç haftada spontan iyileşen bir karaktere sahiptir. Bu makalede AİHÖ nin tipik klinik bulgularının pnömoni ile birlikte görüldüğü ve dış merkezde meningokoksemi ön tanısı alan bir hastayı ele aldık. Amacımız, özellikle meningokoksemi, Henoch-Schönlein purpurası ve diğer döküntülü hastalıklarla ayırıcı tanıda bu nadir görülen hastalık hakkında klinik bulgu ve seyir ile ilgili bilgilere bir hatırlatma yapmaktır.
Acute infantile hemorragic edema is a leukocytoclastic vasculitis of the skin characterized by clinical triad of large purpuric skin lesions, fever and edema.The disease has character of short and violent onset and a benign course that spontaneously recovering. In this article we present a patient that referred as meningococcemia from a medical center and carrying the typical findings of AIHE presenting with pneumonia.Our purpose was to remember this rare disease in the differantial diagnosis with especially, meningococsemia, Henoch-Schönlein Purpura and the other purpuric rashes.

OLGU SUNUMU
7.
Brusellar Spinal Epidural Absenin Cerrahi Tedavisi: Olgu Sunumu
Surgical Treatment Of Spinal Epidural Abcess In Brucellosis: Report of a Case
Nebi Yılmaz, Nejmi Kıymaz, Gülay Bulut, Mustafa Karahocagil, Burhan Oral Güdü, İsmail Demir
Sayfalar 35 - 37
Spinal kord abseleri nadirdir ve çeşitli nörölojik problemlere sebep olabilirler. Abse formasyonları spinal kordda ekstradural basıdan dolayı miyelopati ve radikülopatiye neden olabilir. Burada brusellozis sonucu gelişen bir spinal epidural abse olgusu sunularak literatür eşliğinde tartışılmıştır. Anahtar kelimeler: Brusella, epidural abse, spinal kord.
Spinal cord abscesses are rare and can be potential harmful lesions causing a variety of neurologic problems. Abscess formation may cause myelopathyand radiculophaty due to extradural compression of the spinal cord. In this article a case of spinal epidural abcess devoloped due to brusellosis was presented in the light of literature.

8.
Orşiektomiye Giden Brusella Orşiti: Bir Olgu Sunumu
Brucella Orchitis Requiring Orchiectomy: A Case Report
Mustafa Kasım Karahocagil, Kadir Ceylan, Adnan Bilici, Gülay Bulut, Yasemin Bayram, Hasan Karsen, Hayrettin Akdeniz
Sayfalar 38 - 40
Bruselloz endemik olarak görüldüğü bölgelerde epididimorşit yapan önemli nedenlerden birisidir. Genellikle brusella epididimorşit granülamatöz tipte tutulum yapar ve prognozu iyidir. Bununla birlikte geç veya yanlış tanı ve tedavi orşiektomiye kadar giden komplikasyonlara yol açabilir. Biz burada yanlış tanı sebebiyle geç tedavi verilen bir genç erkek hasta da orşiektomiye giden unilateral brusella epididimorşit olgusunu sunarak literatür eşliğinde tartıştık.
Brucellosis is among important causes of epididmo-orchitis in regions where it is endemically seen. Generally the involvement in brucellar epididmo-orchitis is in granulomatous type and the prognosis is good. However, late or misdiagnosis and mistreatment may cause complications that can result in orchiectomy. We here presented a case of unilateral brucellar epididimo-orchitis requiring orchiectomy in a young male patient given delayed treatment due to mistaken diagnosis and discussed the case in the light of the literature.

LookUs & Online Makale