E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694
Van Tıp Dergisi - Van Med J: 14 (3)
Cilt: 14  Sayı: 3 - 2007
KLINIK MAKALE
1.
Ayaktan Kemoterapi Ünitesinde Tedavi Alan Hastaların Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp Uygulamalarına Başvurma Sıklığı ve Nedenleri
The Prevalance and Causes of the Use of Complementary and Alternative Medicine in Patients Treated at an Outpatient Chemotherapy Unit
Gamze Uğurluer, Aktan Karahan, Tamer Edirne, Hüseyin Avni Şahin
Sayfalar 68 - 73
Amaç: Tamamlayıcı ve alternatif tıp (TAT) konvansiyonel tedaviler dışında kalan uygulamalar için kullanılan bir kavram olup kanser hastaları arasında kullanımı artmaktadır. Bu çalışmada Yüzüncü Yıl Üniversitesi (Y.Y.Ü) Tıp Fakültesi Medikal Onkoloji Kliniği Ayaktan Kemoterapi Ünitesinde tedavi alan hastaların TAT uygulamalarına başvurma sıklığı ve nedenlerinin araştırılması amaçlandı. Yöntem: Ayaktan kemoterapi ünitesinde 1 Ağustos 2006-31 Aralık 2006 tarihleri arasında tedavi alan hastalara yüz yüze görüşme yöntemiyle anket uygulandı. Veriler SPSS programında değerlendirildi. Çalışmaya 143 hasta dâhil edildi. Bulgular: Hastaların %56,6'sı erkek, %43,4'ü kadındı. Yaşları 16–76 arasında değişiyordu (medyan 51). Hastaların %44,7'si okur-yazar değildi. Hastaların %55,9'u yeşil kart sahibiydi, %42,6'sı şehir merkezlerinde ikamet etmekteydi ve sadece %4,9'u çalışıyordu. Hastaların %45,5'i gastrointestinal sistem, %16,1'i meme, %12,5'i akciğer, %7,7'si genitoüriner sistem kanseriydi. Hastaların %93'ü “Sizce hastalar hekim dışı kişi ve uygulamalara başvuruyorlar mı?” sorusuna evet yanıtı verdi. “Siz bu hastalığınızdan önce hekim dışı kişi ve uygulamalara başvurdunuz mu?” sorusuna %5,6'sı evet yanıtı verirken “Bu hastalığınız için başvurdunuz mu?” sorusuna %44,8'i evet yanıtı verdi. Hastaların %81,2'si TAT uygulamalarına konvansiyonel tedavileri devam ederken başvurmuştu. Hastaların %56,3'ü hastalığı yenmek için, %26,6'sı fiziksel olarak daha iyi hissetmek için, %17,2'si zararı olmaz belki faydası olur veya ruhsal olarak daha iyi hissetmek için kullandıklarını belirtti. TAT yöntemlerine başvuran hastaların %90,6'sı bitkisel karışımlar ve bitki çayları kullanmıştı (%89,6'sı ısırgan otu). Hastaların sosyo-demografik özellikleri ile TAT kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Sadece tanı grupları ile TAT kullanımı arasında fark bulundu (p=0,028). Genitoüriner sistem kanserli hastaların ise bu uygulamalara daha az başvurduğu görüldü. Sonuç: TAT yöntemlerine başvurma kanser hastaları arasında sıktır. Bu konuda bilimsel çalışmalar yapılmalı, bu yöntemlerin yararları ve olası yan etkileri araştırılmalı, hastalar ve sağlık personeli bu konuda bilgilendirilmelidir.
Aim: Complementary and alternative medicine (CAM) is a group of diverse medical practices that are not considered to be part of conventional medicine and its use is increasing among cancer patients. The aim of the study was to investigate the prevalence and reasons of CAM usage among cancer patients treated in the Yuzuncu Yil University medical oncology outpatient chemotherapy unit. Material and Methods: Patients treated in the outpatient unit between 1 August 2006 and 31 December 2006 were asked to complete a face to face questionnaire. One hundred and forty three patients participated in the study. Data analysis was performed using SPSS software. Results: The study population consisted of 81 men (56.6%) and 62 women (43.4%). The median age was 51, ranging from 16 to 76. Patients were illiterate in 44.7%, 55.9% owned a green card, 42.6% lived in urban centers and only 4.9% reported having an employment. Sites of cancer were gastrointestinal system in 45.5%, breast in 16.1%, lung in 12.5% and genitourinary system in 7.7%. Patients answered “yes” in 93% to the question if patients seek help from non-medical persons or modalities. Patients reported to have used CAM in 5.6% before their illnesses and in 44.8% after their diagnoses of cancer. In 81.2% patients used CAM during their conventional treatments. Reasons for CAM use were dealing with the illness in 56.3%, feeling better physically in 26.6% and feeling better emotionally in 17.2%. Among the patients, 90.6% used mixtures of herbal products, mainly (89.6%) tea of the stinging nettle (Urtica dioica/urens). There were no significant correlations between CAM usage and social and demographic characteristics of the patients. Diagnosis was affecting use of CAM whereas patients with genitourinary cancer were using CAM less frequently (p=0.028). Conclusion: CAM usage is frequent among cancer patients. Scientific studies must be done about TAT, benefits and probable side effects must be evaluated and health professionals must be trained.

2.
Malign Plevral Efüzyonda Klinik Yaklaşım: 49 Hastanın Analizi
Clinical Approach in Malign Pleural Effusion: Analysis of 49 Patients
Ufuk Çobanoğlu
Sayfalar 74 - 79
Amaç: Bu çalışmada, malign plevral efüzyonlarda seçilecek tedavi yöntemlerinin etkinliğinin ve komplikasyonlarının tartışılması amaçlandı. Yöntem: Kliniğimizde takip edilen 49 malign plevral efüzyonlu hasta retrospektif olarak incelendi. Hastalara uygulanan tedavi girişimleri, tedaviye alınan yanıtlar ve gelişen komplikasyonlar değerlendirildi. Bulgular: Genel durum iyi olmayan ve kısa yaşam beklentisi olan terminal dönemdeki torasentez yapılan hastaların oranı %14,28 idi. Kimyasal plöredezis uygulanan hastaların oranı %61,22 idi. Kimyasal ajan vakaların 26’sında (%86,6) tüp torakostomi içerisinden, 4’ünde (%13,3) ise torakoskopi yoluyla uygulanmıştı. Kalıcı kateter uygulanan hastaların oranı %12,24 ve Denver plöroperitoneal şant uygulananlar %8,1 idi. Hastaların % 4,08’ine plörektomi yapıldığı tespit edildi. Sonuç: Malign plevral efüzyonu olan hastalarda tanı konulması için torasentez yapılmalıdır. Sadece torasentez veya toraks tüpü drenajı ile tedavileri mümkün değildir. Bu hastaların büyük çoğunluğunda plevral efüzyon kısa sürede tekrarlamaktadır. Toraks tüpü drenajına plöredezis eklenmesi veya başka bir palyatif yöntemin kullanılması gerekmektedir. Akciğer ekspansiyonu sağlanamıyorsa kronik drenaj seçenekleri değerlendirilmelidir. Kronik plevral kateter veya plöroperitoneal şant bu amaçla kullanılabilir. Daha uzun sağkalım beklenen hastalarda dekortikasyon yapılabilir.
Aim: It was aimed to discuss effectiveness of treatment modality and complications of malignant pleural effusion. Methods: Forty nine patients with malignant pleural effusion were analyzed retrospectively. It was assessed in terms of applied treatment procedures, response to treatment and developed complications. Results: Thoracenthesis had been applied to 14.28 % of patients with deteriorated general condition and whose life expectancy was short. The ratio of patients that had been applied chemical pleurodesis was 61.22%. Chemical agent was applied to 26(86.6%) and 4(13.3%) patients by thoracostomy tube and thoracoscopy, respectively. Permanent catheter and Denver pleuroperitoneal shunt had been applied to 12.24% and 8.1% of patients, respectively. Pleuroectomy had been done in 4.08% of patients. Conclusion: Thoracenthesis should be performed in patients with malignant pleural effusion for diagnosis. Treatment of these patients is not possible only by thoracenthesis and tube thoracostomy. Pleural effusion is usually reoccurred in these patients after awhile. Pleurodesis and another pallative treatment modality should be added to thoracal tube drainage. If lung does not expand, chronic drainage options should be considered. Chronic pleural catheter and pleuroperitoneal shunt are among those options. Decortication can be another option for patients with longer survival expectations.

3.
Foramen Mentale Asimetrisi
Asymmetry of the Mental Foramen
Necat Koyun
Sayfalar 80 - 82
Amaç: Foramen mentale çeşitli toplumsal gruplarlarda farklı pozisyonlarda bulunmuştur. Diğer yandan, foramen’e yönelik cerrahi ve lokal anestezi uygulamalarında tekrar eden başarısızlıklar görülmesi muhtemel bir asimetrinin varlığını düşündürmektedir. Bu çalışmanın amacı, foramen mentale asimetrisini araştırmaktır. Metot: Çalışmamızda 37 yetişkin mandibula kemiği kullanıldı. Asimetri, foramen’in alt çene dişleri ile olan ilişkisine göre değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda foramen mentale dört ayrı pozisyonda bulundu. Foramen, ayrıca en çok ikinci premolar diş hizasında görüldü (pozisyon-IV). Sonuç: Foramen mentale varyasyonları insan vücudunda mevcut olan asimetri sonucu gibi görünmektedir. Foramen’in yeri toplumlara göre değişiklik gösterebilir. Çene anestezisini gerektiren uygulamalarda bu durum dikkate alınmalıdır.
Aim: The locatiun of mental foramen has been reported for various ethnical groups in various positions. During injections and other operative procedures, the repeated failures of getting into the mental foramen suggest presence of a asymmetry or an anatomical variation. The aim of the present study is to investigate the possible foramen mentale asymmetry. Methods: The present investigation is based on the examination of 37 adult mandibles. Asymmetry was determined as to the relations of the mental foramen to the lower teeth Results: In our study, the foramen was found in 4 different positions. The most common position of the foramen was in line with the vertical axis of the second premolar tooth (position-IV). Conclusion: It appears that the variation of the mental foramen is a result of asymmetry commonly found in the human body. The location of the foramen may also reflect ethnical differences. Prior to the surgery, the knowledge of the most common location of the foramen peculiar to the population might provide effective mental block anaesthesia.

OLGU SUNUMU
4.
Enterococcus Faecalis’e bağlı Aort ve Mitral Kapak Tutulumlu Bir Endokardit Olgusunda Tedavi Yaklaşımları
Management in an Endocarditis Case with Aort and Mitral Valve Involvement due to Enterococcus Faecalis
Cengiz Özbek, Ufuk Yetkin, Nagihan Karahan, Tevfik Güneş, Ali Gürbüz
Sayfalar 83 - 86
İnfektif kapak endokarditi hastada ciddi kardiyak hasarlara yol açabilmektedir. İnfektif endokarditin kalple ilgili komplikasyonları kapaklarda oluşan vejetasyonlar aracılığıyla meydana gelmektedir. Madde kaybıyla beraber lifletlerde yırtılma, yıpranma ve perforasyon gelişmektedir. Bunlar gibi ağır kardiyak yapısal defektlerin oluşumu 21. yüzyılda bile infektif endokarditin yüksek morbidite ve mortaliteye sahip bir infeksiyon hastalığı olma özelliğini korumasına neden olmaktadır. Bu çalışmada Enterococcus faecalis’e bağlı aort kapağının non koroner ve sağ koroner lifletlerinde yoğun vejetasyon yerleşimine bağlı madde kayıplı yıpranma gelişimi saptanan ve eş zamanlı mitral kapağı da etkilenmiş olan bir endokardit olgusu sunulmuştur. Olgumuzun tanısal değerlendirilmesinin yanı sıra uyguladığımız cerrahi yaklaşımın literatür bilgileri ışığında aktarılması amaçlanmıştır.
Severe cardiac injuries can be seen after infective endocarditis. Cardiac complications of infective endocarditis develop with vegetations of valves. In association with tissue loss, tearing, erosion and perforation of leaflets develop. These severe cardiac structural defects lead to high morbidity and mortality rates even in 21st century. In this study we present an endocarditis case due to Enterococcus faecalis showing erosion with tissue loss because of intensive vegetation located at the non-coronary and right coronary leaflets of the aortic valve and also effecting the mitral valve. We aimed to present our diagnostic evaluation and surgical approach by literature support.

5.
Bruselloz Olgularında Yüksek Ferritin Düzeyleri: 3 Olgu Sunumu
High Ferritin Levels in Cases of Brucellosis: 3 Case Reports
Servet Efe, Mustafa Kasım Karahocagil, İmdat Dilek, Hayrettin Akdeniz
Sayfalar 87 - 89
Bruselloz bir infeksiyon hastalığı olması nedeniyle, C-reaktif protein ve ferritin gibi akut faz reaktanlarını yükseltmektedir. Çalışmamızda; bruselloz tanısı konan ve çok yüksek ferritin değerleri olan 3 olgu sunuldu. Üçü de erkek olan olguların yaşları sırasıyla 17, 40 ve 45 idi. Her üç olgu da semptomatik olup brusella aglütinasyon titreleri 1/1280’in üzerindeydi. Olguların ferritin değerleri sırasıyla 1500 ng/mL, 893 ng/mL ve 816 ng/mL bulundu. Olgulardan ilk ikisi doksisiklin, streptomisin ve rifampisin, diğeri ise doksisiklin, gentamisin ve siprofloksasin ile tedavi edildi. Bruselloz tedavisi sonrası, klinik tablo düzeldi ve ferritin düzeyleri normal sınırlara geriledi. Sonuç olarak, bu üç olgu bruselloz hastalarında ferritinin çok yüksek düzeylere çıkabileceğini göstermektedir.
Acute phase reactants such as CRP and ferritin are increased in brucellosis because it is an infectious disease. In this study, three cases with brucellosis having very high ferritin levels are presented. The patients ages were 17, 40 and 45 respectively and all of them were male. All cases had symptoms consistent with brucellosis with brucella agglutination titers above 1/1280. Ferritin levels of the cases were 1500 ng/ml, 893 ng/ml and 816 ng/ml, respectively. The first two patients were treated with doxycycline, streptomycin and rifampicin and the last with doxycycline, gentamicin and ciprofloxacin. Clinical picture recovered after antibrucellar treatment and ferritin levels declined to normal ranges. In conclusion, these three cases show that ferritin levels may increase to very high levels in brucellosis.

DERLEME
6.
Stenotrophomonas Maltophilia Suşlarının Klinik Önemi
The Clinical Importance of Stenotrophomonas Maltophilia Strains
Dilek Dülger, Mustafa Berktaş
Sayfalar 90 - 95
Esas olarak nozokomiyal bir patojen olan S. maltophilia, sıklıkla erişkinlerin orofarinkslerinden, balgamlarından ve içinde yaşadığımız birçok ortamdan izole edilen bir bakteridir. Bu bakterinin neden olduğu klinik tablolar içerisinde en sık üriner sistem ve yara infeksiyonları gözlenir. Bazı kaynaklarda fırsatçı Pseudomonas’lar içerisinde ele alınıp incelenen bu bakteri, esas olarak nozokomiyal infeksiyonlardaki rolü ile dikkati çekmektedir. Antibiyotiklere dirençli olması diğer bir özelliğidir ve bu nedenle tedaviye başlanmadan önce duyarlılık testleri yapılmalıdır. Üriner sistem, kulak-burun-boğaz infeksiyonları ya da bakteriyemi ile birlikte olan nozokomiyal infeksiyonlarda, sorumlu etkenin S. maltophilia da olabileceği hatırlanmalı ve antibiyotik tedavisine başlarken bu durum göz önünde bulundurulmalıdır.
Stenotrophomonas maltophilia is mainly a nosocomial pathogen, but usually it is isolated from the oropharynx and sputum samples of the adults and also from environmental surfaces. The most usual diseases caused by S. maltophilia are urinary tract and wound infections. S. maltophilia is important in nosocomial infections and it is taken into consideration at opportunistic Pseudomonadaceae according to some investigations. It has also high resistance rates to antimicrobials and because of this before therapy; antibiotic susceptibility test must be done. Before treatment one must remember that S. maltophilia can be a reason of urinary tract, ear – nose - throat infections and bacteremia in nosocomial cases.

LookUs & Online Makale