E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694
Van Tıp Dergisi - Van Med J: 17 (1)
Cilt: 17  Sayı: 1 - 2010
KLINIK MAKALE
1.
Demir Eksikliği Anemisinin Sol Ventrikül Diyastolik Fonksiyonları Üzerine Etkisi
The effect of iron-deficiency anemia On left ventricular diastolic functions
Yüksel Kaya, Cengiz Demir, Mustafa Tuncer, Yılmaz Güneş, Ünal Güntekin, Hakkı Şimşek
Sayfalar 1 - 6
Amaç: Orta (Hb 7-10 g/dl) ve derin (Hb <7 g/dl) demir eksikliği anemisi olan bireylerde aneminin sol ventrikül diyastolik fonksiyon parametreleri üzerine olan etkisini değerlendirmek ve sağlıklı bireylerle karşılaştırmaktır. Materyal ve Metot: Ek hastalığı bulunmayan Hb değeri 7 g/dl’nin altında olan kronik derin demir eksikliği anemili 40 hasta ile Hb değeri 7-10 g/dl arasında olan kronik orta demir eksikliği anemili 40 hasta çalışmaya alındı. Kontrol grubu olarak çalışma grubuna benzer demografik özellikleri olan ve anemisi olmayan 20 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların tamamı başlangıçta anamnez, kardiyak risk faktörleri ve sistem sorgusu, kan basıncı, nabız ve sistemik fizik muayene ile değerlendirildi. Hastalarda hemogram ve kreatin bakıldı. 12 derivasyonlu elektrokardiyografi (EKG) ile kardiyak ritim değerlendirildi. Transtorasik ekokardiyografi yapıldı. Ekokardiyografi’de konvansiyonel tüm parametreler, mitral akım pulse wave (PW) Doppler ve mitral kapak lateral anulustan PW doku Doppler bakıldı. Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anemi olgularında sol atriyum çapı ve sol ventrikül diyastol sonu çapı anlamlı olarak daha büyüktü. Derin anemi grubunda 5 kişide, orta anemi grubunda 7 kişide diyastolik doluş bozukluğu saptandı. Sonuç: Anemi kalbin diastolik fonksiyonlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Aneminin ciddiyetine paralel olarak kalbin sol ventrikül diyastol sonu çapı ve sol atriyum çapı artmaktadır.
Aim: Investigation of the effect of anemia on diastolic echocardiographic parametrs in potients having moderate (Hb 7-10 g/dl) and deep anemia (Hb < 7 g/dl) and comparison of these findings with non-anemic healthy people. Material and Method: 40 patients having iron-deficiency anemia whose Hb parameters are below 7 gr/dl without any other accompanying illness and 40 other moderate iron-deficiency anemic patients (Hb 7-10 g/dl ) are included in the study. As the control group 20 healthy volunteers having similar demographic charesteristics were recruited in the study. At the beginning all subjects were assesed for medical history, cardiac risk factors and general systematic problems after which blood pressure and pulse were determined and a medical examination was performed. Hb and creatinine levels were determined in all patients. An electrocardiographic (ECG) and transthorasic echocardiographic examination were performed on each subject. The cardiac rithym was determined by a 12-derivation ECG. In the echocardiographic examination, beside all conventional parameters, mitral valvular pulse wave (PW) Doppler, mitral annulus PW tissue doppler and mitral valve M-mode propogation velocity examinations were performed. Findings: In the anemic patients compared to the control group, the left atrial diameter and LV end diastolic diameter were significantly greater than the controls. Five patients in the deep and 7 patients in the moderate anemic groups were found to have impaired diastolic filling. Results: Anemia negatively affects the cardiac diastolic functions. According to the severity of anemia, the left atrial diameter and LV end diastolic diameter of the heart increase.

2.
Menopoz Dönemindeki Kadınlarda Üriner İnkontinans Prevalansı ve Risk Faktörleri
The Risk Factors and Prevalence of Urinary Incontinence at Postmenopausal Women
Şenol Şentürk, Mustafa Kara
Sayfalar 7 - 11
Gereç ve yöntem: Çalışma Ağustos 2008-Kasım 2008 arasında polikliniğe başvuran 216 postmenopozal hasta üzerinde üriner inkontinansları hakkında yapıldı. Bulgular: Olguların ortalama menopoz yaşı 46.6 idi. Olguların % 45.3’ünde üriner inkontinans görülmektedir. En sık tipi miks üriner inkontinans %64.3 idi. İleri yaş, yüksek parite, hormon replasman tedavisi kullanmama istatistiksel olarak anlamlı risk faktörleri olduğu saptandı. Sonuç: Üriner inkontinans postmenopozal dönemdeki kadınların sosyal yaşantısını etkileyen yaygın bir problemdir. Çalışmamızda prevalans %45.3 olarak saptanmıştır. Literatürde postmenopozal dönemde üriner inkontinans prevalansı %32-73 aralığında bildirilmektedir. Menopoz dönemindeki kadınlarda üriner inkontinansla ilgili risk faktörleri tanınarak ve düzeltilmesi için daha fazla çaba sarfedilerek hayat kalitesi artırılabilecektir.
Material-methods: The study was made about urinary incontinence of 216 patients who referred our clinic between August 2008-November 2008. Findings: The mean menoposal age of the cases was 46.6. The urinary incontinence was seen in %45.3. The most seen type was mixed urinary incontinence (%64.3). Advanced age, high parity, not to use hormone replacement therapy was detected as meaningful risk factors. Conclusion: Urinary incontinence is a common problem influencing the social experience of the postmenoposal women.The prevalence was detected %45.3 in our study.The urinary incontinence prevalence of the postmenoposal period was stated % 32-73 in the literature.The quality of the life is augmentable in the postmenoposal women by diagnosing the risk factors of urinary incontinence and spend effort to improve.

3.
Van Yöresinde Glomerulonefritlerin Epidemiyolojisi; 2009 Güncellemesi
Epidemiology Of Glomerulonephritis In Van Area; 2009 Update
Yasemin Usul Soyoral, Hüseyin Beğenik, Gülay Bulut, Süleyman Özen, Reha Erkoç
Sayfalar 12 - 15
Amaç: Van yöresinde son 12 yılda yapılmış böbrek biyopsilerinin patolojik bulgularının ve yıllar içindeki değişikliğin değerlendirilmesi. Yöntem: Ocak 2004 -Ekim 2009 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde erişkinlerde yapılmış tüm böbrek biyopsi sonuçları geriye dönük olarak incelendi ve Ocak 1997-Aralık 2003 dönemi ile karşılaştırıldı, ayrıca tüm veriler birleştirilerek değerlendirildi. Bulgular: Toplam olarak 231 biyopsi yapılmıştı (birinci dönemde 129, ikinci dönemde 102 adet). İlk dönemde yeterli materyal alınamayan olgu 14(%10) iken, 2. dönemde ise 1(%1) idi(p;0,001). Tüm olgulardan yeterli materyal elde edilemeyen 15(%6,5) olgu çıkarıldı. İki dönem arasında histopatolojik tanılar açısından kronik böbrek yetmezliği tanısı hariç fark saptanmadı. Tüm olgular birlikte değerlendirildiğinde en sık saptanan histopatolojik tanılar sırasıyla; membranoproliferatif glomerulonefrit (%22,1), sistemik lupus eritematozus (%20,7), proliferatif glomerulonefrit (%9,7), amiloidoz(%8,3) ve membranöz GN(%8,3) idi. Sonuç: Bölgemizde glomerulonefrit’lerin en sık nedeni membrenoproliferatif ve sistemik lupus eritematozus olup 1997–2003/2004–2009 dönemleri arasında histopatolojik tanılar arasında belirgin fark görülmedi. Yetersiz materyal oranı 2. inceleme döneminde azaldı, KBY histopatolojisi 2. dönemde daha fazlaydı.
Aim: In the last 12 years have been pathological changes of renal biopsy findings in the Van region and in the years of assessment. Methods: All renal biopsy results were evaluated retrospectively in adults between January 2004 and October 2009 at the Yuzuncu Yil University Faculty of Medicine and were compared with January 1997-December 2003 period; also combined all the data were evaluated. Results: In total, 231 biopsies were performed. While first period can not be enough material in 14 patients (10%), the second period 1 (1%), respectively (p, 0.001). Fifteen cases(6.5%) excluded from all patients because of can not be obtained enough material. The most common diagnoses; SLE (20.7%), MPGN (22.1%), proliferative GN (9.7%), amyloidosis (8.3%) and membranous GN (8.3%) respectively. Conclusion: İn our area the most frequent pathologies observed were MPGN(22.7%) and SLE(20.7%), there is no significant change between the periods (1997-2003/2004-2009) in terms of histopathologic diagnoses. Insufficient material for second review period was reduced, histopathologic findings of end stage renal disease second period was higher than first period.

OLGU SUNUMU
4.
Duodenal Atrezinin Prenatal Ultrasonografik Tanısı
Prenatal Ultrasonographic Diagnosis of Duodenal Atresia
Mertihan Kurdoğlu, Mehmet Melek, Yeşim Elcüman Edirne, Zehra Küçükaydın, Recep Yıldızhan, Ertan Adalı, Ali Kolusarı, Mansur Kamacı
Sayfalar 16 - 18
Duodenal atrezi, fetüste en sık saptanan intestinal atrezidir. Prenatal tanı ile cerrahi prosedürlerin erken dönemde planlanması, neonatal mortalite ve morbiditeyi azaltmaktadır. Bu konuda çarpıcı bir örnek olması bakımından prenatal tanı almış bir olgumuzu doğumdan sonraki yönetimini de ele alarak tartışmayı amaçladık. Yirmi dört yaşında, sularının gelmesi şikâyetiyle Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği’ne başvuran hastanın obstetrik ultrasonografisinde fetal ölçümler 34 hafta ile uyumlu olup polihidramnios tespit edilmiş ve fetüsün batın incelemesinde de “double-bubble” görünümü izlenmiştir. Fetal kalp atımlarının bradikardik olması üzerine hasta acil olarak sezaryene alınmış ve 7-9 apgarlı 1900 gr. erkek bebek doğurtulmuştur. Prenatal tanıda duodenal atrezi düşünülmesi nedeniyle çekilen direkt batın grafilerinde de “double bubble” görünümü izlenmesi üzerine bebek, Çocuk Cerrahisi Bölümü’nce operasyona alınmıştır. Operasyonunda atretik duodenal uçlara “side to side” anastomoz uygulanan bebek, postoperatif 16. gün taburcu edilmiştir. Duodenal atrezinin prenatal tanısında ultrasonografi önemli bir yer tutmakta olup bu olgularda prognozu belirlemede doğumun olduğu gebelik haftası, ek anomalilerin varlığı ve tanıda gecikme olup olmadığı önemlidir. Tanıda gecikme; kusma, aspirasyon pnömonisi, elektrolit dengesizliği, dehidratasyon ve mide perforasyonu sonucunda ölüme neden olabilir ve bu nedenle erken tanı hayat kurtarıcıdır.
Duodenal atresia is the most common intestinal atresia diagnosed in a fetus. Early planning of the surgical procedures with the help of prenatal diagnosis reduces neonatal mortality and morbidity. We would like to discuss a prenatally diagnosed case together with his postnatal management as an impressive example of this topic. A 24 year-old patient gravida 1, para 0 was admitted to Obstetrics and Gynecology Clinic after membrane rupture and her obstetric ultrasonography revealed a fetal biometry compatible with 34 weeks of gestation together with polyhydramnios and a “double bubble” sign was noticed in abdominal examination of the fetus. Since the fetal heart rates were bradycardic, a cesarean section was performed to the patient and a 1900 g male baby was delivered with 7-9 apgars. The baby was operated by the Department of Pediatric Surgery upon the sign of “double bubble” seen on the direct abdominal graphies which were taken over the prenatal diagnosis of duodenal atresia. The baby in whose operation atretic duodenal ends were anastomised “side to side” was discharged in 16th postoperative day. Ultrasonography is quite helpful in the prenatal diagnosis of duodenal atresia, and prognosis of these patients depends on gestational week at delivery, presence of additional anomalies and delay in diagnosis or not. Delay in diagnosis may lead to death as a result of vomiting, aspiration pneumonia, electrolyte imbalance, dehydratation and gastric perforation and thus, early diagnosis is lifesaving.

5.
Radyasyon “RECALL” Dermatiti: Bir Olgu Sunumu
Radiation Recall Dermatitis: A Case Report
Gamze Uğurluer, Mustafa İzmirli, Zehra Akpınar Palabıyık, Gülay Bulut, Necmettin Akdeniz
Sayfalar 19 - 22
Radyasyon recall dermatiti daha önceden radyoterapi almış bir bölgede kemoterapi veya diğer ilaçların uygulanmasından sonra nadir görülen akut inflamatuar reaksiyonla karakterizedir. Meme kanseri, kemik metastazı olan, 40 yaşındaki bayan hastanın L4 vertebrasındaki metastazına yönelik Eylül 2007’ tarihinde tek arka alandan 30 Gy dozunda palyatif radyoterapi uygulandı. Tanı tarihinden itibaren tamamlayıcı ve alternatif tıp yöntemlerine de başvurduğu bilinen ve Şubat 2008 tarihinde Trastuzumab-Docetaxel-Epirubicine kemoterapi protokolü başlanan hasta Ağustos 2008’de radyoterapi, aldığı bel derisinde ağrı, sertlik ve kızarıklık şikayeti ile kliniğimize başvurdu. Punch biyopsi raporu ‘radyodermatit ile uyumlu’ olarak raporlandı. Topikal tedavilerle şikâyetleri düzeldi.
Radiation recall dermatitis is characterized by acute inflammatory reaction which is a rare condition seen following the administration of chemotherapeutics or other drugs on a region where radiation therapy is applied previously. A 40-year-old woman with breast carcinoma was applied palliative radiotherapy for the metastatic lesion on L4 vertebra using single posterior field with a dose of 30 Gy in September 2007. The patient used additive and alternative medicine since the time of diagnosis, and was applied Trastuzumab-Docetaxel-Epirubicine chemotherapeutic regimen in February 2008. In August 2008, the patient admitted with the complaints of pain, stiffness, and redness on the skin of the flank region where radiation therapy was applied. Punch biopsy of the affected skin revealed ‘radiodermatitis’. The patient was recovered after topical treatment.

DERLEME
6.
Gastrointestinal Stromal Tümörlerin Medikal Tedavisinde Güncel Açılımlar
Current options in Medical Treatment of Gastrointestinal Stromal Tumors
Yüksel Küçükzeybek, Betül Bolat Küçükzeybek, Abdullah Altıntaş, Cengiz Demir
Sayfalar 23 - 31
Gastrointestinal stromal tümör, gastrointestinal kanalın en sık görülen mezenkimal tümörüdür. Lokalize gastrointestinal stromal tümör tedavisi cerrahidir. Metastatik ya da inoperabl gastrointestinal stromal tümör tedavisinde imatinib kullanımından önce kemoterapi ajanları ile oldukça sınırlı yanıtlar alınmaktaydı. İmatinibin kullanım onayı almasından sonra sağkalım oranlarında belirgin artış meydana gelmiştir. İmatinib tedavisi ile progresyon gelişen hastalarda sunitinib kullanılması uygun olacaktır. İkinci basamak tedavi sonrası progresyon gelişen hastalarda faz 2 çalışmalardan elde edilen sonuçlar ile nilotinib veya sorafenib gibi diğer reseptör tirozin kinaz inhibitörlerinin kullanımını düşünülebilir.
Gastrointestinal stromal tumor is the most common mesenchymal tumor of the gastrointestinal tractus. The main treatment of localized gastrointestinal stromal tumor is surgery. Before the utilization of imatinib, there had been very limited efficacy of conventional chemotherapeutic agents in the treatment of inoperabl and metastatic gastrointestinal stromal tumor. After the approval of imatinib in the treatment of gastrointestinal stromal tumor, a dramatic improvement in the survival of this disease was achieved. However if progression occurs while using imatinib, it will be appropriate to change the treatment into sunitinib. If progression is observed after the second line treatment, then other tyrosine kinase inhibitors like nilotinib or sorafenib can be an option depending on the available data from phase II trials.

LookUs & Online Makale