E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694
Van Tıp Dergisi - Van Med J: 17 (3)
Cilt: 17  Sayı: 3 - 2010
KLINIK MAKALE
1.
Yarı-otomatik 16 Gauge Tru-cut İğne ile Perkütan Karaciğer Biyopsileri
Percutaneous Liver Biopsies with Half-automatic 16 Gauge Tru-cut Needles
Bilgin Kadri Arıbaş, Dilek Nil Ünlü, Gürbüz Dingil, Pelin Demir, Sevim Özdemir, Zekiye Şimşek, Ümit Üngül, Aliye Ceylan Zaralı
Sayfalar 69 - 76
Amaç: 16G yarı-otomatik iğne ile yapılan karaciğer biyopsilerinde, lezyon tipi, primer malignite varlığı, lezyon yapı ve boyutu gibi etkenleri değerlendirmek ve iğne seçimini tartışmaktır. Yöntem: Biyopsi yapılan 160 hastanın 81’i kadın, 79’u erkek olup, ortalama yaş 56.0 idi. Parankimden biyopsi yapılan hastaların 43’ünde hepatit B, 13’ünde hepatit C pozitifti. Geriye kalan 104 (%65) hastadaki biyopsi yapılan lezyonlardan 93’ü solid, 10’u semisolid, 1 tanesi de kistik idi. Kitle boyutları 2–6 cm arasında değişmekte olup ortalama kitle boyutu 3.3±1.0 cm ölçüldü. Hastalarda ciddi bir komplikasyon görülmedi. Bulgular: Primer başarısız olan yanlış negatif kabul edilen 10 hastada, ikinci biyopsi sonuçları tanısal idi. Bağımsız prediktör olarak yaş (p=0.997), cinsiyet (p=0.056), primer malignite varlığı (p=0.711), lezyonun malign-benign olması (p=0.515), boyutu (p=0.119), lezyonun hipoekoik (p=0.077), izoekoik (p=0.064), hiperekoik yapısı (p=0.313), solid (p=0.149) veya semisolid olması (p=0.614) başarıda etkili bulunmamıştır. Doğru pozitif 74 olgu, doğru negatif 76 olgu, yanlış negatif 10 olgu (6’sı malign, 4’ü benign) iken, yanlış pozitif olgu mevcut değildi. Sensitivite, spesifisite, pozitif ve negatif prediktif değerler ve doğruluk sırasıyla, %88.1, %100, %100, %88.4 ve %93.8 bulunmuştur. Sonuç: Yarı-otomatik 16G Tru-cut iğne ile karaciğer biyopsileri yüksek başarıyla tanıya gitmekte olup biyopsi başarısı açısından belirgin bir etken bulunamamıştır.
Aim: Objective is to evaluate factors as lesion type, primary malignancy, lesion quality and size in liver biopsies performed with 16G half-automatic needles and to discuss needle choice. Methods: Of 160 patients biopsied 81 were women and 79 men, the mean age being 56.0 years. Of the patients biopsied from their liver parenchyma, hepatitis B was positive in 43 and hepatitis C was positive in 13. Among the remaining 104 patients (65%), 93 had solid lesions, 10 had semisolid lesions, and one had a cystic lesion. Hepatic mass sizes varied between 2 cm and 6 cm, with a mean diameter of 3.0±1.0 cm. No serious complication was seen. Results: Secondary biopsy results were diagnostic in 10 patients with primary failure whose biopsies were accepted as false negative. Age (p=0.997), gender (p=0.056), primary malignancy (p=0.711), lesion type as malignant-benign (p=0.515), lesion size (p=0.119), hypoechoic (p=0.077), isoechoic (p=0.064), hyperechoic lesion structure (p=0.313), solid (p=0.149) or semisolid feature (p=0.614) were not effective on success as independent predictors. There were 74 true positive, 76 true negative, 10 false negative results (6 malignant and 4 benign), whereas there was no false positive result. Sensitivity, specificity, positive and negative predictive values and accuracy rates were found as 88.1%, 100%, 100%, 88.4% and 93.8%, respectively. Conclusion: Liver biopsies with 16G half-automatic needles were highly successful in diagnostic yield, and no effective factor was found on the success of the biopsies.

2.
Diz Osteoartriti Tedavisinde TENS ve Elektroakupunkturun Kısa Dönem Etkinliklerinin Karşılaştırılması
Comparison of the short term effects of TENS and Electroacupuncture on the treatment of knee osteoarthritis
M. Kemal Tezelli, Levent Ediz, İbrahim Tekeoğlu
Sayfalar 77 - 83
Amaç: Bu çalışmanın amacı, osteoartritin neden olduğu diz ağrısını azaltmada elektroakupunktur ve TENS’in etkinliğini incelemektir. Yöntem: Kırk-70 yaşları arasında, 51 kadın, 14 erkek toplam 65 primer diz osteoartritli olgu çalışmaya alındı. İki ay sonunda takibi yapılamayan 3 kadın ve 2 erkek hasta çalışma dışı tutuldu. Hastalar rastgele elektroakupunktur, TENS ve kontrol grubu olarak ayrıldılar. Elektroakupunktur grubundaki hastalara ağrılı dizdeki 2 akupunktur noktasına 20 dakika düşük frekanslı (2 hz) EA uygulandı. TENS grubunda ağrılı olan dizin lateral ve medialine 20 dakika, 200 µs genişliğinde, 2 hz’lik düşük frekanslı TENS uygulandı. Hem TENS, hem de elektroakupunktur gruplarına elektriksel tedavi 4 hafta boyunca 8 seans uygulandı. Kontrol grubundaki hastalar, izometrik kuadriseps egzersizlerini, her iki diz kuadriseps kaslarını günde 3 kez 20’şer defa 10 saniye süreyle izometrik olarak kasarak uyguladılar. Elektroakupunktur, TENS ve kontrol gruplarının her üçüne de günde üç kez parasetamol (3000 mg/gün) verildi. Tüm hastalar tedaviden önce, tedaviden sonra ve 4 haftalık takip periodu sonunda değerlendirildi. Değerlendirme parametreleri olarak Western Ontario and McMaster University skorları, Visual Analog Scale ve Eklem Hareket Açıklığı kullanılmıştır. Bulgular: TENS ve Akupunktur gruplarında, Western Ontario and McMaster University skorları, Visual Analog Scale skorlarında, tedavi öncesine göre anlamlı bir iyileşme saptanırken; egzersiz grubunda sadece Visual Analog Scale skorlarında anlamlı bir iyileşme saptandı. Hiçbir grupta eklem hareket açıklığında anlamlı bir artış saptanmamıştır. Bir aylık takiplerde elektroakupunktur grubunda devam eden iyileşmenin TENS grubuna göre anlamlı olduğu görülmüştür. Sonuç: Elektroakupunktur osteoartrit tedavisinde yararlıdır. Tedaviden 1 ay sonraki kontrollerde elektroakupunkturun yararlı etkisinin TENS’e göre anlamlı olarak devam ettiği görülmektedir.
The aim of the study was to examine the effectiveness of electroacupuncture (EA) and transcutaneous electrical nerve stimulation (TENS) in alleviating osteoarthritic (OA)-induced knee pain. Method: Between 40-70 years old, 51 female, 14 male total 65 cases with primary knee osteoarthritis included the study. 3 female and 2 male patients withdrew the study because of lost to follow up after a month treatment. No patient discontinued the study because of adverse effects. Subjects were randomly assigned to the EA, TENS, or control group. Subjects in the EA group received low-frequency EA (2 Hz) on two acupuncture groups (St-35, Liv-8) of the painful knee for 20 minutes. Subjects in the TENS group received low-frequency TENS of 2 Hz and pulse width 200 µs on the lateral and medial side of the painful knee for 20 minutes. İn both tretment groups, electrical treatment was carried out for a total of 8 sessions in 4 weeks. Day applied isometric quadriceps exercises to the control group, three times a day and every session by contracting both quadriceps muscles izometrically 20 times of 10 second periot. EA, TENS and control groups have been all given acetaminophen (3000 mg/gün) three times a day during tretment. All subjects were evaluated before the first treatment, after the last treatment, and at 4 week follow-up periods. “Western Ontario and McMaster University” (WOMAC), “Visual Analog Scale” (VAS) and “Range of Motion” (ROM) were evaluated as clinical follow up parameters. Results: In all the EA, TENS and control groups have been determined a significant recovery according to their WOMAC index and VAS scores. There was no significant increase in ROM. In one mounth follow up it was found that, this continuing recovery in EA group was significant when compared to TENS group. Conclusion: EA is usefull for OA treatment. By checking the patients after a mounth of the treatment; it was found that usefull effect of EA was significantly going on.

3.
Fakoemülsifikasyonda Üst Temporal veya Üst Nazal Şeffaf Korneal Kesinin Yol Açtığı Cerrahi Astigmatizma
Surgically Induced Astigmatism after Superotemporal or Superonasal Clear Corneal Incision in Phacoemulsification Surgery
Adil Kılıç, Adem Gül, Halil İbrahim Yener, Adnan Çınal, Ahmet Demirok
Sayfalar 84 - 88
Amaç: Kliniğimizde üst temporal ya da üst nazal şeffaf korneal kesiyle fakoemülsifikasyon ve Göz İçi Lensi (GİL) implantasyonu cerrahisi uygulanan hastalarda cerrahinin yol açtığı korneal astigmatizmayı değerlendirmek. Yöntem:Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı’nda Ocak 2006- Ağustos 2007 yılları arasında üst temporal veya üst nazal şeffaf korneal kesiyle fakoemülsifikasyon ve GİL implantasyonu cerrahisi uygulanan 72 (33 kadın, 39 erkek) hastanın 75 gözü cerrahinin yol açtığı korneal astigmatizma açısından değerlendirildi. Cerrahi uygulanan gözlerden 52’si sağ, 23’ü sol göz idi. Tüm olgularda ön kamaraya 135obir başka ifadeyle, sağ gözlerde üst temporalden, sol gözlerde üst nazalden, 3.2 mm metal bıçakla iki aşamalı şeffaf korneal kesi yoluyla girildi. Korneal kesi yerine ya hiç sütür konmadan, ya da bir adet tek 10-0 monoflaman naylon sütür konarak operasyon sona erdirildi. Postoperatif birinci hafta, birinci ve üçüncü aylarda keratometrik ölçümler yapıldı. Eğrilmez’in Vektör Analizi 2002 adlı programı kullanılarak cerrahinin yol açtığı astigmatizma miktarı ve ekseni tespit edildi. Bulgular:Fakoemülsifikasyon cerrahisi sırasında hiçbir hastada komplikasyon gerçekleşmedi. Fakoemülsifikasyon cerrahisi geçiren tüm gözlerin cerrahi öncesi ve sonrası silindirik değerler ve aksları arasında anlamlı fark tespit edilmemiştir. Fakoemülsifikasyon cerrahisinde üst temporal ya da üst nazal şeffaf korneal kesi tercihi postoperatif astigmatizma miktarının düşük seviyede tutulmasında etkili bulunmuştur. Sonuç:Üst temporal ve üst nazal kesi yapılan gözler ayrı ayrı değerlendirildiğinde, cerrahinin yol açtığı ortalama astigmatizma miktarının, üst temporal şeffaf korneal kesi yapılanlarda, üst nazal şeffaf korneal kesi yapılanlara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha az olduğu tespit edilmiştir.
Surgically Induced Astigmatism after Superotemporal or Superonasal Clear Corneal Incision in Phacoemulsification Surgery Objective: To evaluate the surgically induced astigmatism after superotemporal or superonasal corneal incision in patients who underwent phacoemulsification and intraocular lens implantation surgery. Material and Methods: This retrospective study included 75 eyes of 72 (33 female, 39 male) patients who underwent phacoemulsification employing superotemporal or superonasal clear corneal incision at Yüzüncü Yıl University Department of Ophthalmology between January 2006 and August 2007. Of the eyes, 52 were right eye and 23 were left eye. Seventy five eyes of 72 (33 female and 39 male) patients underwent phacoemulsification surgery through a two-step clear corneal incision at 135°, in other words, superotemporally in right eyes and superonasally in left eyes. Access into anterior chamber was obtained using a 3,2mm slit-knife. Corneal incision was either left for self healing without suturing, or secured using a single 10-0 monofilament nylon suture. No intraoperative complication was observed. On postoperative first week, first and third month keratometric measurements were obtained. Employing Eğrilmez’s programme entitled ‘Vektör Analizi 2002’, the diopter and axis of surgically induced astigmatism were determined. Results: Our current study disclosed the lack of any statistically significance between the preoperative and postoperative cylindrical values and axis. Employing superotemporal or superonasal clear corneal incision in phacoemulsification surgery was suggested to help lowering the degree of postoperative astigmatism. Conclusion: Surgery employing superotemporal clear corneal incision induced less amount of astigmatism, when compared to surgery employing superonasal clear corneal incision.

4.
Mean Platelet Volume In Acute Coronary Syndrome
Akut Koroner Sendromda Ortalama Trombosit Hacmi
Rıdvan Mercan, Cengiz Demir, İmdat Dilek, Müntecep Asker, Murat Atmaca
Sayfalar 89 - 95
Objective: Description of risk factors in coronary heart disease has a very important place in the prevention of acute coronary syndromes as well as in predicting the prognosis. In this study, the association between acute coronary syndrome and platelet volume, which is thought to be risk factor of the former one, was investigated. Materials and methods: 214 patients were included to the study, comprising of 69 patients with acute myocardial infarction (AMI), 73 patients with unstable angina pectoris, and 72 patients with stable angina pectoris. Control group consisted of 45 subjects who had atypical chest pain with no pathological sign in coronary angiography. In cases with acute coronary syndrome, blood samples were taken at the time of hospitalization, whereas it was performed at routine follow-up visits in the other group. Statistical analysis was made through “one-way variance analysis (ANOVA)” and post-hoc Tukey HSD. A p-value of <0.05 was considered to be statistically significant Results: Mean platelet volume (MPV) and platelet counts were found to be 9,0 ? 1,0 fl and 239,6 ? 59,2 x 109/L in unstable angina group, respectively; 8.9 ? 0.8 fl and 228.5 ? 74.1 x 109/L in AMI patients, respectively; 7.5 ? 0.6 fl and 268.3 ? 73.5 x 109/L in stable angina pectoris group, respectively; 7.2 ? 0.6 fl and 285.5 ? 80.9 x 109/L in control group, respectively. Control subjects had significantly lower MPV and significantly higher platelet counts compared to each of the unstable angina and AMI groups (p<0.001, p<0.001; p=0.004, p<0.001, respectively). MPV was detected to be significantly lower in stable angina group, compared to unstable angina and AMI groups (p<0.001, p<0.001, respectively), whereas neither a significant difference was determined between stable angina and AMI groups in terms of MPV (p=0,126) nor was it between unstable angina and AMI groups (p=0.999). While no significant difference was detected between the number of platelets of stable angina group and that of control and unstable angina groups (p=0.586, p=0.076, respectively), stable angina group had significantly higher platelet counts than AMI patients (p=0.006). Such comparison between unstable angina and AMI groups also did not reach a significant level (p=0.791). Conclusion: Platelet count and mean platelet volume was detected to be increased in patients with acute coronary syndrome.
Amaç: Koroner kalp hastalığında risk faktörlerinin tanımlanması gerek akut koroner sendromların önlenmesinde, gerekse prognozu tahmin etmede büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada akut koroner sendrom ile risk faktörü olabileceği düşünülen trombosit hacmi arasındaki ilişki araştırıldı. Materyal ve metod: Çalışmaya, 69 akut miyokard infarktüslü (AMİ), 73 kararsız angina pektoris ve 72 kararlı angina pektorisli olmak üzere toplam 214 hasta dahil edildi. Atipik göğüs ağrısı olan ve koroner anjiyografilerinde patolojik bulgu saptanmayan 45 olgu ise kontrol grubu olarak seçildi. Akut koroner sendromlu hasta grubunun kan örnekleri hastaneye yatışlarında, diğer olgularda ise hastaların rutin takiplerinde alındı. İstatistiksel analiz “Tek yönlü varyans analizi (ANOVA)” ve post-hoc Tukey HSD ile yapıldı. P< 0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Ortalama trombosit hacmi (TH) ve trombosit sayıları sırasıyla; kararsız angina grubunda 9,0 1,0 fl ve 239,6 ? 59,2 x 109/L, AMİ grubunda 8.9 ? 0.8 fl ve 228.5 ? 74.1 x 109/L, kararlı angina grubunda 7.5 ? 0.6 fl ve 268.3 ? 73.5 x 109/L, kontrol grubunda ise 7.2 ? 0.6 fl ve 285.5 ? 80.9 x 109/L olarak bulundu. Kontrol grubu ile kararsız angina ve AMİ grubu karşılaştırıldığında ortalama TH anlamlı olarak düşük, trombosit sayısı daha yüksek saptandı (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p=0.004, p<0.001). Ortalama TH açısından; kararlı angina grubu, kararsız angina ve AMİ grubu ile karşılaştırıldığında TH anlamlı olarak daha düşük saptandı (sırasıyla p<0.001, p<0.001), kararlı angina grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı (p=0,126), kararsız angina grubu ile AMİ grubu karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı (p=0.999). Trombosit sayıları açısından; kararlı angina grubu ile kontrol grubu ve kararsız angina grubu karşılaştırıldığında trombosit sayıları anlamlı olarak farklı bulunmadı (sırasıyla p=0.586, p=0.076), kararlı angina grubu ile AMİ grubu karşılaştırıldığında trombosit sayısı anlamlı olarak yüksek saptandı (p= 0.006). Kararsız angina ile AMİ grubu karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı (p= 0.791). Sonuç: Akut koroner sendromlu hastalarda, trombosit sayılarının azaldığı ve ortalama trombosit hacimlerinin arttığı saptandı.

OLGU SUNUMU
5.
Fahr Sendromu; İki Olgu Sunumu
Fahr Syndrome; Two Case Report
Ramazan Esen, Yasemin Usul Soyoral, Aydın Bora, Nebi Yılmaz, Reha Erkoç, Hüseyin Beğenik
Sayfalar 96 - 99
Fahr sendromu, bilateral ve simetrik olarak bazal gangliyonlar, serebellum ve sentrum semiovaleye kalsiyum ve çeşitli minerallerin birikimi ile ortaya çıkar. Bu sendrom, radyasyon, sistemik hastalıklar, toksinler, hipoparatiroidizm, psödohipoparatiroidizm ve hiperparatiroidizmde sporadik görülebileceği gibi ailesel de olabilir. Acilimize 54 ve 74 yaşlarındaki 2 kadın olgu bilinç kaybı nedeniyle başvurdular. Birinci olgu 15 yıl önce total troidektomi operasyonu olmuştu. Postoperatif gelişen hipoparatroidi için verilen kalsiyum ve D-vitamini preparatlarını düzenli olarak kullanmıyordu. İkinci olgunun ise öz geçmişinde herhangi bir özellik yoktu. Tüm şikayetleri yaklaşık olarak 4 gündür mevcut idi. Beyin görüntülemeleri ve laboratuvar incelemeleri sonucunda her iki olguya da fahr sendromu tanısı kondu. Birinci olgumuzun etyolojisinde hipoparatroidi sorumlu iken ikinci olgumuzda ise psödohipoparatiroidi sorumlu idi. Bilinç kaybı ile gelen hastalarda nadir görülen Fahr sendromunun da akılda tutulması hayati önem taşımaktadır.
Fahr's syndrome revealed accumulation of calcium and various minerals in basal ganglia, cerebellum and centrum semiovale as bilateral and symmetrically. This syndrome may be linked sporadic such as radiation, systemic diseases, toxins, hypoparathroidy, pseudohipoparathroidy and hyperparathroidy also familial. 54 and 74 years old two women patients were admitted to our emergency because of loss of consciousness. The first patient had been total thyroidectomy operation 15 years ago. She didn’t use regularly calcium and vitamin D preparations for developing postoperative hypopharatroidsm. Any features did not have in the history of second case. All complaints were approximately 4 days. Fahr's syndrome was diagnosed as a result of brain imaging and laboratory studies in both cases. The etiology of our cases was responsible hypoparathroidy and pseudohyipoparatiroidi respectively. To remember the rarely seen Fahr’s syndrome in a patient with loss of consciousness state is extremely important. The cases are reported to emphasize on the importance of early diagnosis and treatment.

6.
Periton Diyalizi Hastasında Kateterden Cilt Altına Sıvı Kaçağı: Demonstratif BT Bulguları
Fluid Leak To Subcutan Tissue From Cathater In Capd Patients: Demonstrative CT Findings
Yasemin Usul Soyoral, Hüseyin Beğenik, Hayriye Sayarlıoğlu, Reha Erkoç
Sayfalar 100 - 102
Sürekli ayaktan periton diyalizinin mekanik komplikasyonlarının gösterilmesinde BT peritonografi, MR peritonografi ve abdominal sintigrafi gibi bazı yöntemler kullanılmaktadır. Bu makalede, BT peritonografi ile kateterinden cilt altına sıvı kaçağı olan bir periton diyalizi olgusu rapor edilmektedir. 26 yaşındaki kadın hastaya 5 yıl önce kronik böbrek yetmezliği nedeni ile periton diyalizi başlanmıştı. Takiplerinde peritonit atağı dahil ciddi hiç bir problemi olmamıştı. Fizik muayenesinde pubik bölge ve batın alt kadranında cilt ödemi saptanmıştı. Bu da bize peritoneal kaçağın olabileceğini düşündürdü. Kaçağı tespit etmek üzere periton sıvısının kontrastlı olarak batına doldurulmasından 15 dakika sonra batın tomografisi çekildi. Tomografide cilt altında kaçak tespit edildi. Bu olgu demonstratif tomografi görüntüleri nedeniyle sunulmaya değer bulundu.
Some methods are used in mechanical complications of continuous ambulatuar peritoneal dialysis, such as CT peritonografi, MR peritonografi and abdominal scintigraphy. In this article, are reported subcutaneous fluid leak in catheter of Continuous Ambulatory Peritoneal Dialysis patients by computerized tomography. A 26 year old female patient was started peritoneal dialysis because of chronic renal insufficiency 5 years ago. Serious problem has never been any follow-up such as peritonitis. The physical examination of abdomen was determined skin edema in the lower quadrant and pubic area. This suggested to us peritoneal leakage. To detect leakage of peritoneal fluid as contrast-enhanced tomography of the abdomen was taken out after 15 minutes circulating. Subcutaneous leakage was detected by computerized tomography. Found to be present for these patients because of demonstratif computerized tomography image.

7.
Burger Hastalığında Femoro-Popliteal By-pass; Olgu Sunumu
Femoro-Popliteal By-Pass In Buerger Disease, A Case Report
Dolunay Odabaşı, Halil Başel, Hasan Ekim
Sayfalar 103 - 107
Burger hastalığı olan 34 yaşında erkek hastanın yapılan periferik anjiografisinde popliteal arteri tam tıkalı olarak değerlendirildi. Hastaya safen ven grefti ile femoro-popliteal by-pass uygulandı. Hastanın iskemik semptomları düzeldi. Hastaya 3 ay sonra çekilen MR Anjiografide safen ven greftin açık olduğu görüldü. Uygun vakalarda Burger hastalarına periferik by-pass ameliyatı uygulanmalıdır.
Its a case report of a 34 years old man who has Buerger’s disease diagnosed angiographically totally occluded poplital artery. The patient had a femoro-popliteal bypass with sapheneus vein graft performed and ischemic symptoms healed. The Saphenous vein graft was intact with Mr Angiogrphy 3 maonths later. In the appropriate cases peripheric by-pass operation should be applied.

DERLEME
8.
Çocuklarda Sosyal ve Medikal Bir Problem; İstismar
A Social And Medical Problem In Chilren; Abuse
Ş. İlkay Güner, Savaş Güner, Mehmet Hamdi Şahan
Sayfalar 108 - 113
Çocuk istismarı; çocuklarda ciddi morbidite ve mortaliteye neden olan sosyal ve medikal bir problemdir. Fiziksel istismar; 18 yaşından küçük çocuk ya da gencin ana babası ya da bakımından sorumlu başka kişi veya toplum tarafından sağlığına zarar verecek biçimde fiziksel hasara uğraması, yaralanması ya da yaralanma riski taşımasıdır. Bu hasar; elle ya da bir nesneyle vurularak, itilerek, sarsılarak, yakılarak ya da ısırılarak oluşabilmektedir. Çocuk ihmal ve istismarını önlemek için bireysel, toplumsal ve evrensel olarak ele almak gerekir. Gerekli olan koruyucu ve önleyici çalışmaların planlanmasını, organize edilmesini ve uygulanmasını sağlamaktır. Bu çalışmalar özellikle cinsel, fiziksel veya ağır ihmal sonucu travmaya maruz kalan çocuklar ile bu çocukların ailelerine yönelik olarak düzenlenmelidir.
Child abuse is a social and medical problem which causes serious morbidity and mortality in children. Physical abuse is the child’s or the adult’s ,who is under 18, is being physically damaged, getting hurt or running the risk of being bruised by his parents or the people responsible for his care, or by the society. This damage can emerge by hitting with hands or an object, pushing, being shaken, being burned or biting. So as to prevent the abuse, the subject should be taken into consideration individually, socially and universally. The necessary thing to prevent the child negligence and abuse is, preventive studies’ being planned, organized and applied; and it should be done by planning with various occupation groups especially towards the children who are exposed to trauma because of sexual, physical and harsh negligence, and these children’s families.

LookUs & Online Makale