E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694
Van Tıp Dergisi - Van Med J: 23 (2)
Cilt: 23  Sayı: 2 - 2016
KLINIK ARAŞTIRMA
1.
Yoğun Bakım Ünitesi’nden Gelen Hasta Örneklerinden İzole Edilen Kandida Türleri ve Antifungal Duyarlılıkları
The Isolation of Candida Species from the Samples That Come From the Patients at Intensive Care Unit and Antifungal Susceptibility
Hicran İzci Yıldız, Mustafa Berktaş, Görkem Yaman, Hüseyin Güdücüoğlu, Aytekin Çıkman
doi: 10.5505/vtd.2016.69672  Sayfalar 143 - 147
Amaç: Bu çalışmada; Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Anestezi Yoğun Bakım Ünitesi'nde gönderilen hastaların örneklerinden mayaların tanımlanması ve antifungal duyarlılığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Maya mantarları; germ tüp testi, mısır unu tween 80 agar ve BBL CHROMagar besiyerleri ile API 20C AUX maya identifikasyon yöntemi kullanılarak tiplendirildi. Amfoterisin B, flusitozin, flukonazol ve itrakonazole karşı antifungal duyarlılıkların saptanmasında ise ATB FUNGUS 2 INT agar mikrodilüsyon sistemi kullanıldı. Bulgular: Mayaların %56.4'ü C. albicans olarak saptanırken, %12'si C.parapsilosis, %10.6'sı C.tropicalis, %9.3'ü C.glabrata, %5.3'ü Trichosporon spp., %4'ü C.famata, %1.4'ü C.utilis, %1.4'ü C.kefry ve %1.4'ü Rhodotorula glutinis bulundu. Antifungal duyarlılık testlerine göre; flukanazole %14.6 ve ıtrakonazole %26.6 oranında direnç saptanırken, Amfoterisin B ve Flusitozine ise direnç saptanmadı. Sonuç: Yapılan çalışma sonucunda, hastanemiz yoğun bakım hastalarında C. albicans'ın en yaygın maya türü olduğu saptanmıştır. Genel olarak direnç gelişim oranındaki düşüklüğe karşın, ampirik tedavide sık kullanılan flukonazol ve itrakonazol direncindeki artış, antifungal duyarlılık testlerinin önemini ortaya koymaktadır.
Objective: In this study; we aimed to determine the identification and the antifungal susceptibility testing of yeasts from the samples of the patients that were sent from Anesthesia Intensive Care Unit of Yuzuncu Yil University Education and Research Hospital. Materials and Methods: The yeasts were identified by using germ tube test, cornmeal tween 80 media, BBL CHROMagar media and API 20C AUX yeast identification system. The antifungal susceptibility tests were performed for amphotericin B, flucytosine, fluconazole and itraconazole by using ATB FUNGUS 2 INT agar microdilution system. Results: 54.6% of the yeasts were identified as C.albicans which was the most common yeast followed by; C.parapsilosis (12%), C.tropicalis (10.6%), C.glabrata (9.3%), Trichosporon spp.(5.3%), C.famata (4%), C.utilis (1.4%), C.kefry (1.4%) and Rhodotorula glutinis (1.4%). According to the results of antifungal susceptibility tests, the resistance rate for fluconazole and itraconazole were 14.6% and 26.6% respectively. However no resistance was detected against amphotericin B and flucytosine. Conclusion: The results of this study show that C.albicans is the most common yeast isolated from the patients at intensive care unit in our hospital. Increase in the resistance of fluconazole and itraconazole which are frequently used for emprical treatment demonstrates the importance of antifungal susceptibility tests.

2.
Parkinson Hastalığı İle Kemik Yoğunluğunu İlişkisi
The Relationship Between Parkinson’s Disease and Bone Density
İsmet Melek, Hava Özlem Dede, Taşkın Duman, Esra Okuyucu, Yusuf Tamam
doi: 10.5505/vtd.2016.52566  Sayfalar 148 - 153
Amaç: Parkinson hastalığı tanısıyla takipli hastalar artmış fraktur; özellikle femur başı frakturu riskiyle karşı karşıyadır. Bu risk artışının hastalığa özgü postural instabilite, nörolojik hasar ya da kemik mineral yoğunluğundaki azalmaya bağlanabileceği öne sürülmüştür. Parkinson hastalığında düşme sıklığı ve komplikasyonlarının artışı nedeniyle Parkinson hastalığı ve osteoporoz ilişkisi önemini korumaktadır. Bu nedenle Türk toplumundaki Parkinson hastalığıyla osteoporoz varlığı arasındaki ilişki incelemeye değer bulunmuştur. Gereç ve Yöntem: 65 idiyopatik parkinson hastasının dahil olduğu hasta grubu ile cinsiyet ve yaş aralığı uyumlu, bilinen sistemik hastalığı olmayan 30 bireyi kontrol grubu olarak kabul ederek kemik mineral yoğunluklarını karşılaştırdık. Kemik metabolizmasına etkisi olabilecek elektrolit ve metabolik hastalığa sahip bireyler çalışma dışı tutulmuştur. Parkinson hastalığı UPDRS ve Hoehn &Yahr skalalarına göre evrelendirilerek incelenmiştir. Bulgular: Çalışmanın sonucunda Parkinson hastaları grubunda anlamlı olarak kemik mineral yoğunluklarında kontrol grubuna göre azalma; ayrıca hastalık evresi Hoehn&Yahr skalasına göre arttıkça; hastaların immobilitesi arttıkça, kemik mineral yoğunluğunda azalma saptandı (p: 0.037). Sonuç: Bu sonuçlar ışığında Parkinson hastalığı tanısıyla takipli bireylerde primer ve sekonder koruma tedavilerini planlarken osteoporoz ve olası komplikasyonların göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgulamaktayız.
Objective: Patients with a diagnosis of Parkinson’s disease face an increased risk of bone fracture, especially fracture of the head of the femur. This increased risk has been attributed to the postural instability characteristic of the disease, to neurological damage or to a reduction in bone mineral density. Because of the increased frequency of falling and its complications, the link between Parkinson’s disease and osteoporosis demands attention. For this reason, we thought it of value to investigate the relationship between Parkinson’s disease and the incidence of osteoporosis in the Turkish population. Materials and Methods: We compared a group of 65 idiopathic Parkinson’s patients with a control group of 30 individuals, who were matched for age and sex, and who had no known systemic diseases, for bone mineral density. Individuals with electrolyte and metabolic diseases which might affect bone metabolism were excluded from the study. The stage of Parkinson’s disease was determined according to UPDRS and Hoehn and Yahr scores. Results: Results of the study showed a significant reduction in bone mineral density in Parkinson’s patients compared to the control group; also, as the stage of the disease advanced according to the Hoehn and Yahr score, and as immobility increased, so bone mineral density decreased (p: 0.037). Conclusion: In the light of these results, we emphasize that osteoporosis and its possible complications should be taken into account when planning primary and secondary care treatments for Parkinson’s patients.

3.
Tüberküloza Bağlı Spondilodiskit Olgularının İrdelenmesi
Evaluation of Spondylodiscitis Cases Caused By Tuberculosis
Müge Özgüler, Mehmet Özden
doi: 10.5505/vtd.2016.52297  Sayfalar 154 - 158
Amaç: Osteoartiküler tüberküloz, akciğer dışı tüberküloz olguları içinde üçüncü sıklıkla görülmektedir. Tüm tüberküloz olgularının ise, yaklaşık olarak %1-5 kadarını oluşturmaktadır. Tüberküloza bağlı spondilodiskit olgularında alt torakal ve üst lomber vertebralar en fazla etkilenmektedir. Bu çalışmada, kliniğimize başvuran tüberküloz spondilodiskit olguları irdelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Mayıs 2007 ile Aralık 2011 tarihleri arasında kliniğimize başvuran tüberküloz spondilodiskit tanısı almış on iki olgu değerlendirildi. Bulgular: Altı kadın, altı erkek hasta çalışmaya dahil edildi. Vakaların yaş ortalaması 57±19 idi. Vakaların yedisinde ateş, kilo kaybı ve gece terlemesi gibi semptomların olduğu görüldü. Çekilen kontrastlı magnetik rezonans (MRI) görüntülemelerinde sekiz vakada torakal, üç vakada lomber ve bir vakada servikal tutulum gözlenmiştir. Vakaların hepsinde spondilite, diskitin eşlik ettiği gözlenmiştir. Sonuç: Tüberküloz spondilodiskit düşünülen vakalarda iyi bir anamnez alınmalıdır. Tanı, klinik ve laboratuvar bulgularıyla desteklenmelidir. Uygun radyolojik görüntüleme yöntemi, gecikilmeden uygulanmalıdır. Böylece vakalar erken tanı alabilecek, tedaviye daha erken başlanması sağlanabilecek ve morbidite oranları azaltılabilecektir.
Objective: Osteoarticular tuberculosis is often seen in the third frequency in the extrapulmonary tuberculosis cases. Tuberculose spondylodiscitis constitute approximately 1-5% of all TB patients. Lower thoracic and upper lumbar vertebrae are most affected vertebras. In this practice, we evaluated the tuberculosis spondylodiscitis cases who were admitted to our clinic. Material and Method: Twelve patients with tuberculosis spondylodiscitis, who were admitted to our clinic in May 2007 and December 2011, are evaluated. Results: Six male and six female patients were included to the study. The mean age of patients is 57±19. Complaints such as fever, night sweats and weight loss was observed in seven cases. We observed thoracic involvement in eight patients, lumbar involvement in three patients and cervical involvement in one patient. We observed spondylitis accompanied by discitis. Conclusion: A good history should be taken in patients who are suspected tuberculous spondylodiscitis. The diagnosis should be supported by clinical and laboratory findings. In these patients, appropriate radiological imaging method should be implemented without delay. Thus, the patients can receive early diagnosis, the treatment can be initiated earlier and morbidity rates can be reduced.

4.
Van İl Merkezindeki Bazı İlköğretim Okullarının Yaşanan Deprem Sonrasında Yeniden Değerlendirilmesi
Re-Evaluation of Some Primary Schools in the Centre of the City Of Van after the Earthquake
Abdullah Sert, İzzet Çeleğen, Ayşe Yüksel, Sinemis Çetin Dağlı, Abdurrahman Gümüş
doi: 10.5505/vtd.2016.54775  Sayfalar 159 - 166
Amaç: Bu çalışma ile Mayıs-Haziran 2010 döneminde Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı tarafından yapılan çalışmada değerlendirilen ilköğretim okulları deprem sonrası dönemde; yıkılan okulların yerine yapılan yeni binalar, hasar gören binalarda yapılan güçlendirme çalışmaları ve depremle ilişkili olsun veya olmasın çevre sağlığı açısından mevcut durumun değerlendirilmesi ve depremden önceki durumuyla karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Bu çalışma daha önce Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı tarafından yapılan çalışmanın devamı niteliğinde olup, daha önce değerlendirilen 18 okuldan 17’sine deprem sonrası tekrar gidilmiştir. Okullar, Türk Standartları Enstitüsü (TSE)’nün TS 9518 İlköğretim Okulları-Fiziki Yerleşim-Genel Kurallar ve TS 12014 Çevre Sağlığı-Okullar standartlarından yararlanılarak ve literatür taranarak oluşturulan 99 soruluk anket formu ile çevre sağlığı açısından değerlendirilmiştir. Verilerin istatistik analizi SPSS (ver: 15) programıyla yapılmıştır. Bulgular: Derslikteki ortalama öğrenci sayısı, erkek öğrenci tuvalet sayısı, kız öğrenci tuvalet sayısı, erkek öğretmen tuvalet sayısı, kadın öğretmen tuvalet sayısı ve depreme dayanıklılık raporu sayısında deprem öncesi ile deprem sonrası arasındaki fark anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Depremle birlikte ortaya çıkan eksiklikler ve deprem öncesi mevcut eksikliklerin önemli bir kısmı giderilememiştir.
Objective: Yuzuncu Yil University of Medicine Department of Public Health made a survey and some primary schools of city of Van have between evaluated. After earthquake new buildings have been constructed instead of collapsed ones, the damaged buildings have been reinforced. This study aims to make a comparison between the current situation and the situation before earthquake. And also it aims to make an evaluation in terms of environmental health no matter related to earthquake or not. Materials and Methods: It is a descriptive study. It is a follow-up study of Van Yuzuncu Yil University of Medicine Department of Public Health and the study has been re-evaluated by going to 17 out of 18 schools again after the earthquake. Schools were evaluated in terms of environmental health by the using the Turkish Standards Institute (TSE)’s TS 9518 Elementary School-Physical Settlement-General Rules and TS 12014 Environmental Health-Schools standards and prepared a survey of 99 questions by literature scanning. Statistical analysis of the data was performed with the Statistical package for the social sciences 15.0 program. Results: The difference in the average number of students in classrooms, the number toilets for boys and toilets for girls, the number of toilets for male and female teachers and the number of seismic resistance reports were also significant (p<0.05). Conclusion: Deficiencies according with the earthquake and a significant portion of existing deficiencies before earthquake have not been removed.

5.
Glukoz, Fruktoz, Nişasta Bazlı Şekerler ile Beslenmiş Ratlarda Na?/K? ATPaz (E.C.3.1.6.37) aktivitesi, GLUT ve Adipositokinlerin Araştırılması
Investigation of Adipocytokines, Activity of GLUT and Na+/K+-ATPase (E.C.3.1.6.37) In Rats Fed Glucose, Fructose, Starch-Based Sugars
Rumeysa Aksoy, Mehmet Gürbilek, Çiğdem Damla Çetinkaya, Cemile Topcu
doi: 10.5505/vtd.2016.61482  Sayfalar 167 - 175
Amaç: Obezite ve diyabet bütün dünyada ciddi bir artış göstermektedir. Fruktoz, glukoz ve nişasta bazlı şeker içeren gıdaların alımı metabolik sendrom için potansiyel bir risk oluşturmaktadır. Yüksek fruktozlu mısır şurubu’nun (HFCS) önemli etkisi obezite ve diyabettir. Biz çalışmamızda; glukoz, fruktoz ve nişasta bazlı şekerlerle beslenen ratlarda, Na+/K+-ATPaz aktivitesi ile glukoz transporter (GLUT) 2, resistin, adiponektin ve diğer biyokimyasal belirteçleri araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma ratlar üzerinde gerçekleştirildi ve 3 grup oluşturuldu. Kontrol grubuna normal diyet (%70 karbonhidrat, %20 protein ve %10 yağ), ikinci gruba yüksek fruktoz içerikli diyet [%70 karbonhidrat (%87 fruktoz ve %13 mısır nişastası), %20 protein ve %10 yağ] ve son gruba yüksek sükroz içerikli diyet [%70 karbonhidrat (%87 sukroz ve %13 mısır nişastası), %20 protein ve %10 yağ] yemi verilerek beslenmeleri sağlandı. Ratlar 8 hafta boyunca beslendi ve bu süreçte kilo takibi yapıldı. Deney sonunda alınan kanlarda HbA1c, Glukoz, Adiponektin, Resistin düzeyleri belirlendi. Karaciğer dokusunda GLUT2 düzeyleri ile Na+/K+-ATPaz enzim aktivitesi değerlendirildi. Bulgular: Ratlarda hem sükroz hem de HFCS ile beslenme sonucunda anlamlı kilo artışı gözlenmiş (p<0.05); HbA1c, Glukoz, Resistin, GLUT2 düzeylerinde kontrol grubuna göre değişme gözlenmezken (p>0.05), adiponektinde anlamlı artış olmuştur (p<0.001). Fruktozdan zengin beslenme ile karaciğer Na+/K+-ATPaz aktivitesi değerlerinde anlamlı azalma olmuştur (p<0.05). Sonuç: Fruktozla zengin beslenmenin obezite için önemli bir risk faktörü olduğu ve Na+/K+-ATPaz aktivitesindeki değişimlere aracılık ettiği sonucuna vardık. Adipositlerden salgılanan inflamasyon ve insülin rezistansı ile ilişkili adiponektin iki aylık HFCS ve sükroz ile beslenme sonucunda anlamlı düzeyde artmıştır ancak uzun süreli fruktoz ile beslenmede adipositokinlerin araştırılması yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesini mümkün kılabilecektir.
Objective: All over the world, shows a significant increase in obesity and diabetes. Intake of foods that contain fructose, glucose and starch-based sugar is a potential risk for metabolic syndrome. Obesity and diabetes are important effects of high fructose corn syrup (HFCS). We aimed to research, activity of Na+/K+-ATPase in addition to glucose transporter (GLUT) 2, resistin, adiponectin and other biochemical markers in rats fed glucose, fructose and starch-based sugars. Materials and Methods: Study was performed on rats and 3 groups were included in the study. Rats were fed with chows that were given either normal diet for control group (70% carbohydrate, 20% protein and 10% fat), high fructose (70% carbohydrate (87% fructose and 13% starch), 20% protein and 10% fat), or high sucrose (70% carbohydrate (87% sucrose and 13% starch), 20% protein and 10% fat). Rats were fed with chows for 8 weeks. In this process, the weight of the rats were followed. At the end of the experiment, blood is taken in all groups. Level of HbA1c, glucose, resistin and adiponectin were studied. GLUT2 and Na+/K+-ATPase activity were studied in the liver tissue. Results: A significant increase in adiponectin levels were determined in rats fed both HFCS and sucrose (p<0.001). A significant decrease in level of Na+/K+-ATPase activity were determined in rats fed both HFCS and sucrose (p<0.001). There was no significant differance level of HbA1c, glucose, resistin and GLUT2 in rats fed sucrose or HFCS (p>0.05). Conclusions: Fructose-rich diet has an effect on changes in the ATPase activity and is a major risk factor for obesity.

6.
Acil Serviste El Yıkama Alışkanlıkları ve Ülkemizdeki Sağlık Politikalarının Bu Alışkanlık Üzerine Etkileri
Hand Hygiene Practices in Emergency Clinic and Effects of Health-Care Policies to This Practice in Our Country
Ali Haydar Akça, Mustafa Keşaplı
doi: 10.5505/vtd.2016.27003  Sayfalar 176 - 182
Amaç: Bu çalışmanın amacı, acil servis çalışanlarının el yıkama konusundaki tutumunu belirlemek ve daha önceki çalışmalarla karşılaştırarak son yıllarda bu konuda yapılan çalışmaların etkinliğini değerlendirmeye çalışmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniği’nde prospektif olarak gerçekleştirildi. Çalışma formlarına çalışmaya alınan sağlık çalışanının meslek grubu, temas tipi, yıkama yapıp yapmadığı, sabun ya da antiseptik kullanımı ve kurulama yapılıp yapılmadığını kaydedildi. İstatistik analizde Ki-kare testi kullanıldı ve p<0.05 anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Gözlem boyunca gerçekleştirilen 814 temasın 561’i (%68.9) temiz, 253’ü (%31.1) kirli temas olduğu saptandı. Tüm gruplarda temiz temaslarda el yıkama oranı %14.7, kirli temaslarda ise %30.0 olarak tespit edildi. Kirli temaslarda el yıkama oranı anlamlı şekilde daha yüksek bulundu. Eldiven kullanımı değerlendirildiğinde ise 814 temasın 298’inde (%36.6) eldiven kullanıldığını, 516’sında ise (%63.4) eldiven kullanılmadığını gözlendi. Eldiven kullanımı meslek gruplarına göre incelendiğinde hemşirelerde eldiven kullanım oranı anlamlı olarak daha yüksekti. Sabun ya da antiseptik kullanımı değerlendirildiğinde, 814 temasın 119’unda (%14.6) sabun ile yıkama yapıldığını, 40’ında (%4.9) ise antiseptik solüsyon kullanıldığını tespit edildi. Sonuç: Daha önceki çalışmalarla karşılaştırıldığında acil serviste el yıkama oranlarında yapılan uygulamalara rağmen anlamlı bir artış saptanmadı. El hijyenine uyumu artırmaya yönelik politikaların sorgulanmasına ve gözden geçirilmesine ihtiyaç vardır.
Objective: The aim of this study is to define the attitude of hand hygiene practices among healthcare providers in Emergency Clinic and to compare with previous studies and assess the effectiveness of studies made up to improve compliance to hand hygiene guidelines. Materials and Methods: The study was prospectively conducted in Emergency Clinic of Antalya Training and Research Hospital. The title of healthcare provider, type of contact, whether hand hygiene with soap or antiseptic solution applied or not and drying condition recorded on study forms. Chi-square test was used in statistical analysis and p<0.05 assumed significant. Results: 814 contacts observed during this study. 561 (%68.9) of them were classified as clean and 253 (%31.1) as dirty. Totally, hand washing rate was %14.7 in clean contact group and %30.0 in dirty. Hand washing in dirty contact group was significantly higher. When we checked the glove usage, only 298 (%36.6) contacts applied with gloves. Glove usage was significantly higher in nurses. On the other hand, 119 (%14.6) of total 814 contacts hand washing applied with soap, 40 (%4.9) was with antiseptic solution. Conclusion: As compared with previous studies, we could not find significant enhancement in hand washing rates despite encouraging applications in last years. Policies for hand hygiene practices should be questioned and revised.

7.
Distal Hipospadias Olgularında Tubularized Incised Plate Urethroplasty (TIPU) Deneyimlerimiz
Tubularized Incised Plate Urethroplasty (TIPU) Experiences in Distal Hypospadias Cases
M. Serdar Buğday, Murat Gül, Ata Özen
doi: 10.5505/vtd.2016.68047  Sayfalar 183 - 185
Amaç: Sık görülen konjenital deformitelerden biri olan ve üretranın tam olarak gelişememesinden kaynaklanan hipospadias tedavisi için birçok cerrahi teknik tanımlanmıştır. Biz de bu cerrahi tekniklerden en yaygın olan tubularized incised plate urethroplasty (TIPU) deneyimlerimizi paylaşmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Nisan 2013 ve Nisan 2015 yılları arasında 20 TIPU uygulanan distal hipospadiaslı olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaşı, mea lokalizasyonu, kordi mevcudiyeti, operasyon süresi, üretral sonda çıkartılma zamanı, hospitalizasyon süresi ve komplikasyon açısından değerlendirildi. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 13,05 (1-25 yaş) idi. Olguların hiçbirinde kordi mevcut değildi. Beş hastanın meası coronal, 9 hastanın subcoronal, 6 hastanın ise distal penil yerleşimiydi. Ortalama operasyon süresi 60 dk (50dk-70dk), ortalama hospitalizasyon süresi 3,8 gündü (2-10). Üretral kateterler 10. gün kontrolünde çıkartıldı. Olgularda erken komplikasyon görülmezken; 3 hastada fistül, 1 hastada total yara açılması, 1 hastada da darlık gelişti. Sonuç: TIPU operasyonu düşük komplikasyon oranları ve iyi kozmetik sonuçlarıyla özellikle distal hipospadiaslı olgularda güvenle uygulanabilir bir yöntemdir.
Objective: There are many surgical techniques to treat hypospadias, which is a frequently seen congenital deformity caused by incompletely developed urethra. We aimed to share our experiences with the most prevalent of these surgical techniques, tubularised incised plate urethroplasty (TIPU). Material and Method: 20 distal hypospadias cases, treated with TIPU between 2013 and 2015, were evaluated retrospectively. The cases were analyzed in terms of age of the patient, mea localization, existence of cordee, operation time, removal time of the urethral catheter, hospitalization time and complication. Results: The average age of the patients was 13, 05 (1-25 ages). None of the cases had cordee. Mea localization of the patients was distributed as 5 coronal, 9 subcoronal and 6 distal penile. Average operation time was 60 min. (50 min.–70 min.), average hospitalization time was 3,8 days (2-10). Urethral catheters were removed on the 10th day during the control. As there were not any early complications with the cases, 3 patients developed fistula, 1 patient experienced total wound opening and 1 patient developed narrowness. Conclusion: TIPU operation is a safely practicable technique with low complication rates and good cosmetic results especially in distal hypospadias cases.

8.
Perkütan Nefrolitotomi Sonrası Komplikasyon Oranları: 35 Olguda Tek Cerrahın Deneyimi
Complication Rates After Percutaneous Nephrolithotomy: A Single Surgeon’s Experience in 35 Cases
Selamettin Demir
doi: 10.5505/vtd.2016.38092  Sayfalar 186 - 190
Amaç: Bu çalışmada Clavien sınıflama sistemi kullanılarak perkütan nefrolitotomi (PCNL) komplikasyon oranlarını değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Deneyimli bir cerrah tarafından 2012-2015 yılları arasında PCNL operasyonu geçiren 35 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Bütün taşlar operasyon öncesi tomografi (CT) ile değerlendirildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, her renal ünitte taş yükü ve komplikasyonlar kaydedildi. Komplikasyonların sınıflaması modifiye Clavien sınıflamasına göre yapıldı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 53 (15-85) idi. Her renal ünitte ortalama taş yükü 2.5 (1-5.0) cm idi. Toplam komplikasyon oranı %77 idi. En sık düşük derece komplikasyon ateş idi. Düşük oranda derece-3 komplikasyon vardı. Derece-4 veya derece-5 komplikasyon yoktu. Sonuç: Komplikasyonların sınıflaması için modifiye clavien sınıflaması kullanıldığında PCNL düşük derece komplikasyon oranları taşımaktadır. Düşük oranda major komplikasyon ile bereber PCNL’de devamlı başarılı sonuçlar elde etmede en önemli faktör doğru hasta seçimidir. İyi standartlaştırılmış teknik ve postoperatif takip komplikasyonların erken saptanmasında zorunludur.
Objective: The aim of this study is to assess the complication rates of percutaneous nephrolithotomy (PCNL) by using the modified Clavien grading system. Materials and Methods: We performed a retrospective chart review of 35 patients who underwent PCNL by 1 experienced surgeon over a 2-year period (2012-2015). All stones were evaluated with CT preoperatively. Patients’ age, gender and stone burden per renal unit were recorded. Complications were recorded and classified by using the modified Clavien classification system. Results: The average age of the 35 patient was 53 (15-85) years. The mean stone burden per renal unit was 2.5 (1– 5.0) cm. The overall complication rate was 77%. The most common low-grade complication was fever. There were low rates of Grade III complications. There were no Grade IV or V complications. Conclusion: PCNL carries a low-grade complication rate when the modified Clavien system is used for the classification of complications. The most important consideration for achieving consistently successful outcomes in PNL with minimal major complications is the correct selection of patients. A well-standardized technique and postoperative follow-up are mandatory for early detection of complications.

9.
Van’da Çalışan Ebe ve Hemşirelerin İş Memnuniyet Düzeylerinin Araştırılması
Survey on Job Satisfaction Levels of Nurses and Midwives Working In Van
Selver Karaaslan, Hanım Güler Şahin, Sıddık Keskin, Nizamettin Günbatar, Elif Akyiğit
doi: 10.5505/vtd.2016.72773  Sayfalar 191 - 197
Amaç: Bu araştırma, Van merkezdeki hastaneler ve aile sağlığı merkezlerinde çalışan ebe ve hemşirelerin iş memnuniyet düzeylerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Van’daki hastaneler ve aile sağlığı merkezlerinde çalışan toplam 596 ebe ve hemşire üzerinde yürütüldü. Araştırmada yüz yüze görüşme yöntemi ile sosyo-demografik özellikleri ile iş memnuniyet düzeylerini tanımlamak için 27 soruluk anket formu uygulandı. Veriler SPSS 15.0 istatistik paket programı kullanılarak istatistiksel analizlerde oran testi ve ki-kare testi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmada, 596 ebe ve hemşireden 278’inin (%46.6) işinden memnun, 161’inin (%27) kısmen memnun ve 157’sinin (%26.3) ise işinden memnun olmadığı saptanmıştır. Sonuç: Ebe ve hemşirelerin büyük bir çoğunluğunun işinden memnun olmadığı sonucuna varılmıştır. Bu verilere dayanarak iş ortamında çalışanların iş yükünün fazla olmasının stres kaynağı oluşturacağı, yaşam kalitesini ve iş verimini olumsuz etkileyeceği, bu nedenle çalışma saatlerinin azaltılması ve her birimde yeterli sayıda ebe ve hemşire çalıştırılması gerektiği kanaatine varıldı.
Objective: This study was conducted to determine job satisfaction levels of nurses and midwives working in hospitals and family health centers in Van. Material and Method: This survey was conducted on a total of 596 nurses and midwives working in hospitals and family health centers in Van. A questionnaire of 27 questions was guestionered to participants with face-to-face interview method in order to identify their socio-demographic properties and job satisfaction levels. The data was analyzed by SPSS (ver: 15) statistics software with ratio test and chi square test. Results: In the study, 278 of the 596 nurses and midwives (46.6%) were found to be satisfied with their jobs, while 161 (27%) were found to be partially satisfied and 157 (26.3%) to be unsatisfied. Conclusion: A significant amount of nurses and midwives were found to be unsatisfied with their jobs. Based on the findings, it was concluded that excessive workloads were acting as sources of stress, causing a drop in life standards and having a negative effect on productivity; and as such, a reduction on working hours and an increase in number of nurses and midwives on every medical unit was necessary.

OLGU SUNUMU
10.
Yozgat Yöresinde Yaşayanlarda Hiperhomosisteineminin Sıklığı
Frequency of hyperhomocysteinemia among people living in Yozgat region
Hasan Ekim, Meral Ekim, Yunus Keser Yılmaz, Muhammet Fevzi Polat
doi: 10.5505/vtd.2016.34022  Sayfalar 198 - 204
Amaç: Çalışmamızın amacı derin ven trombozu olmayan gönüllülerde serum homosistein, folat, B6 vitamini ve B12 vitamini seviyelerini belirlemek ve birbirleriyle ilişkilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızın kapsamına 70 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Biyokimyasal analizler için EIA yöntemi (USCNlife-EİAab’China) kullanılarak homocystein, folik asit, B12 vitamini ve B6 vitamini seviyeleri ölçüldü. Cihazdan elde edilen absorbans değerleri kalibrasyon grafiğinde yerine koyularak örneklerin sonuçları elde edildi. Bulgular: Çalışmamız kapsamına alınan gönüllülerin 35’i erkek, 35’i kadındı, yaşları 17 ile 78 yıl arasında değişmekte ve ortalama yaş 48.9±13.35 yıl idi. Homosisteinemi seviyesi 25 gönüllüde yüksek bulundu. Hiperhomosisteinemik gruptaki gönüllülerin 6’sında folik asit, 4’ünde B12 vitamini ve 3’ünde B6 vitamini seviyeleri normal değerlerin altındaydı. Ortalama homosistein seviyeleri kadınlarda 14.54±6.90 µmol/L, erkeklerde 16.13±10.01 µmol/L olup, aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Hiperhomosisteinemi tespit edilen 25 katılımcının 6’sında kombine metilentetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) C677T ve MTHFR A1298C mutasyonu tespit edildi. Homosisteinemi seviyesi yüksek olanların 10’unda (%40) hipertansiyon tespit edilmişken, homosisteinemi seviyesi normal olan 45 katılımcının ise sadece 7’sinde (%15.5) hipertansiyon tespit edildi (p<0.05). Sonuç: Çalışmamızdan Türk toplumlunda hiperhomosisteineminin ender olmadığı ve artmış hipertansiyon riskiyle birlikte olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca, çalışmamızda görüldüğü gibi homosistein seviyesi yüksek olanlarda MTHFR 677 polimorfizmi sıklığı fazladır. Bu yüzden hiperhomosisteinemik olgular bu mutasyon içinde taranmalıdır.
Objective: The aim of this study is to determine the levels of serum homocysteine, folate, vitamin B6 and vitamin B12 and their relations with each other in volunteers without deep venous thrombosis. Materials and Methods: Seventy apparently volunteers without deep venous thrombosis were included in the study. For biochemical analyses, homocysteine, folic acid, vitamin B12, and vitamin B6 levels were measured by EIA method (USCNlife-EİAab, China). The absorbance values obtained from the device were substituted into the calibration chart to prepare the results of samples. Results: There were 35 male and 35 female patients ranging in age from 17 to 78 years, with a mean age of 48.9±13.35 years old. Twenty five volunteers had hyperhomocysteinemia. In hyperhomocysteinemia group, 6 volunteers had low folic acid level, 4 had low vitamin B12 level, and 3 had low vitamin B6 level. Mean Homocysteine levels were 14.54±6.90 µmol/L in females and 16.13±10.01 µmol/L in males. The difference was significant (p<0.05). Among the 25 participants with hyperhomocysteinemia, 6 had a combination of heterozygous methylenetetrahydrofolate reductase (MTHFR) 677 and heterozygous MTHFR 1298 mutations. Ten (40%) individuals with hyperhomocysteinemia had hypertension, while only 7 (15.5%) of the remaining 45 patients with normal homocysteinemia level had hypertension (p<0.05). Conclusion: The data from this study suggest that increased homocysteinemia levels are not rare in Turkish people and are associated with an increased risk for hypertension. In Turkish individuals with hyperhomocysteinemia, there may be a high rate of MTHFR 677 polymorphism, as seen in this study. Therefore hyperhomocysteinemic patients should be screened for this mutation.

11.
Nadir Fibular (Postaksiyel) Polidaktili Malformasyonun Düzeltilmesinde Yeni Bir Cerrahi Teknik
A new surgical technique for an Unusual Case of Fibular (Postaxial) Polydactyly
Fatih Küçükdurmaz, Tuhan Kurtulmuş, Gürsel Saka, İhsan Özdamar, Fuat Akpınar
doi: 10.5505/vtd.2016.28917  Sayfalar 205 - 208
16 yaşında bayan hasta polikliniğimize, sol ayak beşinci parmakta fazlalık, ayakkabı kullanımında güçlük, ağrı, ve kozmetik şikayetlerle başvurdu. Yapılan tetkikler sonucunda sol ayak polidaktili tanısı konan hastamızın, diğer sistemlere ait patolojisi bulunmamaktaydı ve ailesinde benzer anomaliye sahip başka bireyler mevcut değildi. Çalışmaya aldığımız ayak polidaktili olgusunda, literatürde görülen olgulardan farklı postaksiyal polidaktili (hem y şeklinde metatars hem de proksimal falanks duplikasyon) malformasyonu mevcuttu. Polidaktilide genellikle kabul edilen cerrahi teknik, lateralde mevcut olan ektopik parmağın ampütasyonudur. Bu olguda uyguladığımız cerrahi teknikde ise ampütasyon ile beraber parmağın rekonstrüksiyonunu sağladık. Bu sıradışı olguya uyguladığımız farklı cerrahi teknikle, hem kozmetik hem de fonksiyonel açıdan başarılı sonuçlar elde etmeyi amaçladık.
16-year-old female patient refered to our polyclinic with difficulty in wearing shoe, foot pain, misformation of fifth toe and cosmetic complaints. After examination, left foot polydactyly is diagnosed and the patient has not got any other systemic pathologies and family history. The case presented here differs from frequently seen cases of polydactyly in that the anomaly was postaxial polydactyly (both Y-shaped metatarsal and proximal phalanx duplication). Lateral ectopic toe amputation is generally accepted procedure for the polydactyly surgery. In this case we performed amputation and reconstruction surgery procedure. With the different surgical technique applied in this unusual case, we aimed to achieve successful cosmetic and functional results.

12.
Çocukluk Çağında Nadir Bir Barsak Obstrüksiyonu Nedeni: Poliüretan Köpük Yutma
A Rare Cause of Intestinal Obstruction in Childhood: Polyurethane foam swallowing
Burhan Beger, Baran Serdar Kızılyıldız, Kamuran Karaman, Mehmet Melek
doi: 10.5505/vtd.2016.05021  Sayfalar 209 - 211
Yabancı cisim yutulması çocukluk çağında morbidite ve mortaliteye neden olan önemli bir sorundur. Yutulan yabancı cisimlerin %60’ının midede, %20’sinin özefagusta, %11’inin barsaklarda, %9’unun orofarinkste olduğu bildirilmiştir. Yutulan bu cisimlerin çoğu gastrointestinal sistemi kesintisiz olarak geçmektedir. Olguların %10-20’si endoskopik olarak, %1-14’ü ise cerrahi olarak çıkarılmaktadır. Bu çalışmada poliüretan köpük yutma sonucu gelişen ve ileal obstrüksiyon nedeniyle laparotomi uygulanan 8 yaşındaki bir olgu sunuldu.
Foreign body ingestion is a significant problem that causes morbidity and mortality in childhood. Ingested foreign bodies could be detected in stomach (60%), esophagus (20%), intestines (11%) and oropharynx (9%). In almost 80% of the cases, the ingested material passes uneventfully through the gastrointestinal tract. Endoscopy is applied in 10-20% and surgery is applied to 1-14% of the cases. Here we report a 8-year-old child who has undergone laparotomy for ileal obstruction due to polyurethane foam ingestion.

13.
Çocuklarda Dirençli Ürinom’un Perkütan Kateter veya Üreteral Stent ile Tedavisi: Olgu Sunumu
Treatment of Urinoma Resistance with Percutaneous Catheter or Ureteral Stent in Children: Case Report
Serkan Arslan, Mehmet Şerif Arslan, Mehmet Hanifi Okur, Bahattin Aydoğdu, Hikmet Zeytun, Erol Basuguy, Abdurrahman Önen, İbrahim Uygun, Selçuk Otçu
doi: 10.5505/vtd.2016.80540  Sayfalar 212 - 214
Ürinom, ciddi üriner obstrüksiyon, travma veya endoüroloji girişimleri sonucu oluşmaktadır. Ürinom tanısı, altta yatan problemi düzeltmek ve gelişebilecek ürosepsis veya intraabdominal sepsis gibi komplikasyonları önlemek açısından önemlidir. Bu çalışmada perkütan tedavi ile düzelmeyen ürinomun cerrahi tedavi yönetimini sunmayı amaçladık. Travma sonrası ürinom gelişen hastaya perkütan drenaj takıldı. Perkütan drenajın uzun sürmesi üzerine Double J stent yerleştirilmeye karar verildi. Sistoskopiyle skopi altında çekilen retrograd pyelografide (RPG) üreteropelvik bileşkede ciddi ekstravazasyon saptandı. Skopi altında 3.8 Fr Double J stent renal pelvise gönderildi. 3 aylık takiplerinde klinik şikayeti olmayan hastanın üriner USG’sinde hafif hidronefroz dışında patoloji saptanmadı. Renal travmalı hastalarda geç dönemde ürinom görülebileceği, takiplerde akıldan çıkarılmamalıdır. Dirençli ürinomlu hastalarda infeksiyon ve apse gelişimini önlemek için girişim gerekebilir. Bu girişimin tipi hastaya göre perkütan drenaj veya Double J stent olabilir.
Urinoma occurs as a result of as severe urinary obstruction, trauma or endourology interventions. It commonly occurs because of traumas or urinary obstruction. Percutaneous drainage was applied to patients with post-traumatic urinoma. Double J stent of 3.8 Fr was sent to the renal pelvis under fluoroscopy. When the drainage was decreased at the Postop 3rd day, percutaneous catheter was removed and the patient was discharged. In the 3-month follow-up the patient had no clinical complaints of urinary, USG was normal except mild hydronephrosis. Urinoma must be always kept in mind in the follow-up, because urinoma may be seen in the late period in patients with renal trauma. Percutaneous drainage treatment and using Double J stent is sufficient in the patient with urinoma.

14.
Dirençli Hipokalemik Bartter Sendromunda Periferik Blok Kullanımı: Olgu Sunumu
Use of Peripheral Block in Resistant Hypokalemic Bartter Syndrome: Case Report
Lokman Soyoral, Nureddin Yüzkat, Volkan Baydi
doi: 10.5505/vtd.2016.74670  Sayfalar 215 - 216
Bartter sendromu, sodyum, potasyum, klorür ve idrar kaybı ile karakterize nadir görülen bir sendromdur. Bu sendrom otozomal resesif kalıtıma sahip, renal tübüler bir hastalık grubunu kapsar. Bu olgularda karakteristik olarak hipokalemik metabolik alkaloz, yüksek renin ve aldosteron plazma seviyeleri, kan ve idrarda yüksek prostaglandin düzeyleri ile karakterizedir. Periferik bloklar en güvenli anestezi yöntemlerinden biridir. Ultrason kullanımının artması ile birlikte kullanılan ilaç dozları daha azalmıştır. Ayrıca damarsal yapıların görülmesi ile periferik bloklar daha güvenilir hale gelmiştir. Bu yazıda 33 yaşında, preoperatif Bartter Sendromu tanısı konan olguda yapılan periferik blok uygulaması sunulmuştur.
Bartter syndrome is a rare syndrome characterized by urinary loss of sodium, potassium, and chloride. This autosomal recessive syndrome encompasses a group of renal tubular diseases. These cases are characterized by hypokalemic metabolic alkalosis, high renin and aldosterone plasma levels, and high levels of prostaglandins in blood and urine. Peripheral block is one of the safest methods of anesthesia. The increasing use of ultrasound has further reduced the doses of drugs used. In addition, peripheral blocks have become more reliable since vascular structures have been more visible. In this paper, peripheral block applications in a 33 years-old case with a preoperative diagnosis of Bartter syndrome is presented.

15.
Epidural Kateter Sonrası Arrest Olan Çok İleri Yaşta Bir Hastanın Perioperatif Anestezi Yönetimi
Perioperative Anesthetic Management of a Very Old Age Patient Who Had Cardiac Arrest after Epidural Catheter
Muhammed Bilal Çeğin, Lokman Soyoral, Nureddin Yüzkat, Abdullah Kahraman, Uğur Göktaş
doi: 10.5505/vtd.2016.86086  Sayfalar 217 - 218
Epidural blok, anestezi uygulamalarında iyi bilinen ve sık başvurulan bir rejyonal anestezi tekniğidir. Solunum ve kardiyovasküler sistem üzerine pozitif etkileri vardır. Hastada analjezik ihtiyacını azaltırken, hipotansiyon, bradikardi ve kardiyak arrest gibi olumsuz etkileri de vardır. Epidural anesteziye bağlı kardiyak arrest oranı yaklaşık %0,01 olarak belirtilmiştir. Kardiyak arrestte kalbin ön yükündeki volüm azalmasına sekonder gelişen vagal yanıtın etkisi büyüktür. Bu yazıda kardiyak rezervi düşük, çok ileri yaştaki bir olguda uygulanan epidural anestezi sonrası karşılaşılan kardiyak arrest ve perioperatif anestezi yönetimi sunulmuştur.
Epidural block is a well-known and frequently referenced regional anesthesia technique in the field of anesthesia, and has positive effects on the cardiovascular and respiratory systems. While reducing the need for analgesics in patients, there are also negative effects such as hypotension, bradycardia, and cardiac arrest. Epidural anesthesia-induced cardiac arrest rate is stated as approximately 0.01%. The volume decrease in the pre-load of the heart causing secondary vagal response has great effect on cardiac arrest. In this paper a case of cardiac arrest encountered after epidural anesthesia in a very advanced age patient with a low cardiac reserve, and perioperative anesthesia management are presented.

16.
Pediatrik Bir Hastada Postiktal Körlük
Postictal Blindness in a Pediatric Patient
Birce Dilge Taşkın, Zeynep Selen Karalök, Alev Güven, Cahide Yılmaz, Ömer Bektaş, Aydan Değerliyurt
doi: 10.5505/vtd.2016.28268  Sayfalar 219 - 221
Nöbet sonrası ortaya çıkan akut geçici görme kaybı, genellikle pediatrik yaş gurubunda görülen nadir komplikasyonlardan biridir. Postiktal kortikal körlükte pupil ışık refleksi alınır ve fundoskopik muayenede patolojik bulguya rastlanmaz. Postiktal kortikal körlük, Todd paralizisinin spesifik bir çeşidi olarak değerlendirilebilmektedir. Fakat postiktal kortikal körlük jeneralize nöbetler sonrasında görülürken, Todd paralizisi çoğunlukla parsiyel nöbetlerin ardından ortaya çıkar. Biz de, nadir olmakla beraber febril konvülziyon sonrası geçici görme kaybının da ortaya çıkabileceğini vurgulamak istedik. Postiktal görme kaybı olan pediatrik bir hastayı sunduk. Postiktal görme kaybı; ender olmakla beraber, febril konvülziyon sonrasında da ortaya çıkabilen bir durumdur.
Acute transient postictal blindness is a rare complication of seizures which generally appears in pediatric age group. Normal pupillary reactions and fundoscopic examination are found in postictal cortical blindness. It has been reported as a specific kind of Todd’s paralysis however, Todd’s paralysis most commonly appears in patients suffering from focal seizures. On the other hand, postictal blindness follows generalized seizures. We report a case of the development of transient cortical blindness after febrile convulsion which occurs rarely. We report a pediatric patient who suffered from postictal blindness. Postictal blindness can also occur after febrile convulsions which is very rare.

17.
Kandida Suşuna Bağlı İdrar Yolu Enfeksiyonu: İki Olgu Sunumu
Urınary Tract Infectıons Caused By Candıda Straın: Two Case Reports
Mehmet Çelik, Ali İrfan Baran, Mahmut Sünnetçioğlu, Ümit Yakan, M. Kasım Karahocagil
doi: 10.5505/vtd.2016.55991  Sayfalar 222 - 224
Üriner sistem enfeksiyonları, en sık karşılaşılan bakteriyel enfeksiyonlardan biridir. Kadınlar erkeklerden daha sık üriner sistem enfeksiyonları geçirmektedir. Üriner sistem enfeksiyonlarında bakteriyel etkenler daha sık neden olmakla beraber, son yıllarda fungal etkenlerde artış görülmeye başlanmıştır. Son yıllarda artan fungal enfeksiyonlar ve giderek yaygınlaşan antifungal ajan kullanımı dirençli mantar suşlarının ortaya çıkmasına ve direnç oranlarının artmasına neden olmuştur. Kandida suşuna bağlı iki üriner sistem enfeksiyonları olgusu, sıklığı gittikçe artan bu olgulara dikkat çekmek amacıyla sunuldu.
Urinary tract infections are one of the most common bacterial infections. In terms of gender, women spend more frequent urinary tract infections than men. Although bacterial pathogens in urinary tract infections are more common, fungal infections have begun to increase in recent years. In recent years, increasing fungal infections and increasingly widespread use of antifungal agents caused the emergence of resistant fungi strain and the increasing rate of resistance. Two cases of urinary tract infections that connected to candida strains will be presented to draw attention to this phenomenon gradually increasing frequency.

18.
Multifokal Abse ile Seyreden Crohn Hastalığı ve Hidradenitis Süpürativa birlikteliği
Hidradenitis Suppurativa Accompanying Crohn’s Disease with Multifocal Abscess
Muhammed Alpaslan, Ilyas Dundar, Fatma Durmaz, Harun Arslan, Abdussamet Batur
doi: 10.5505/vtd.2016.22120  Sayfalar 225 - 228
Multifokal absesi olan yaşlı bir hastada Crohn hastalığı ve hidradenitis süpürativa birlikteliği sunmayı amaçladık. 81 yaşında kadın hasta öksürük, kilo kaybı, kasık bölgesinde kötü kokulu cerahat akıntısı ve çok sayıda ağrılı şişlik şikayetleri ile başvurdu. Bilgisayarlı tomografide tüm gastrointestinal sistemde, subkutanöz alanda, mediastinal-hiler ve axiller bölgelerde multifokal abse odakları saptandı. Subkutanöz abse odağından alınan biyopsi sonucu hidradenitis süpürativa, kolonoskopide intestinal traktan alınan biyopsi sonucu Crohn hastalığı olarak geldi. Crohn hastalığı ve hidradenitis süpürativa birlikteliğinin farkında olmak ve yetersiz tedaviyi önlemek için gastrointestinal sistemin iyi araştırılması büyük önem taşımaktadır.
To present an old patient with Crohn’s disease and hidradenitis suppurativa presented with multifocal abscesses. An 81-year-old female presented with complaints of weight loss, cough, and multiple painful swellings with foul-smelling pus discharge in the groin area. Computed tomography demonstrated multifocal entire the whole gastrointestinal tract. It is of great importance to be aware of this association and the entire gastrointestinal tract should be investigated carefully, because a lack of awareness may lead to insufficient treatment.

DERLEME
19.
Hemoglobin F ve İlişkili Klinik Durumlar
Hemoglobin F and Related Conditions
Vedat Uygun, Gülsün Tezcan Karasu
doi: 10.5505/vtd.2016.96268  Sayfalar 229 - 234
Hemoglobin F (HbF), oksijen bağlama yeteneği hemoglobin A (HbA)´dan daha yüksek olması ve bu nedenle anneden fetüse oksijen taşınmasını kolaylaştırması nedeniyle intrauterin dönemin en önemli hemoglobinidir. Erişkinlerde fetal hemoglobin düzeyi yaş, cinsiyet ve bazı kalıtsal özelliklere bağlıdır. Kalıtsal özellikler ß globin gen kümesi ile ilişkili veya ilişkisiz farklı kromozomlardaki bir kaç gen ile bağlantılıdır. Bu derlemede hemoglobin F´nin yüksek kalmasına neden olan herediter persistan fetal hemoglobin ve bazı klinik durumlar ele alınmıştır.
Hemoglobin F is the major haemoglobin during intrauterine life because of its oxygen af?nity is higher than that of haemoglobin A and this facilitates oxygen transfer from the mother to the fetus. The level of hemoglobin F in adult life is determined by age, sex and a number of inherited characteristics. Genetic factors are related to the several genes in different chromosomes both linked and unlinked to the ß globin gene cluster. In this review, we focus on hereditary persistence of fetal hemoglobin and the other clinical conditions which are related with elevated fetal hemoglobin.

20.
Diyabetik Ayak Ülserlerinde Etiyoloji ve Tedavi
Etiology and Treatment of Diabetic Foot Ulcers
Meral Ekim, Hasan Ekim
doi: 10.5505/vtd.2016.04834  Sayfalar 235 - 241
Diabetes mellitus karbonhidrat ve lipid metabolizması bozukluğu ile karakterize kronik metabolik bir hastalıktır. Ayak ülseri diyabetin ciddi bir komplikasyonudur. Periferik nöropati ile birlikte fark edilmeyen travmalar, diyabetik ayak ülseri gelişmesinde en önemli risk faktörlerindendir. Diyabetli hastalarda ayak ülserinin yaygınlığı %4-10 arasında değişmektedir. Bu yüksek riskli hasta grubunda ampütasyon oranı kanıta dayalı multidisipliner bir tedavi yaklaşımı ile %50 oranında azaltılabilir. Diyabetik ayak ülserleri kritik periferik damar hastalığı olmasa bile enfeksiyon ve onu izleyen ampütasyona yatkınlık oluşturur. Bundan dolayı, diyabetin bu ciddi komplikasyonlarından kaçınmak için profilaktik önlemler ve erken tedavi gereklidir.
Diabetes mellitus is a chronic metabolic disease characterized by disturbance of the carbonhydrate and lipid metabolism. Foot ulcer is a serious complication of diabetes mellitus. Peripheral neuropathy in combination with unperceived trauma is the primary causative factor of the diabetic foot ulcer. Prevalence of foot ulcer ranges from 4-10% in patients with diabetes mellitus. The rate of amputation can be reduced by 50% with evidence-based treatment by a multidisciplinary approach in this high-risk group of patients. Diabetic foot ulcers predispose to infection and subsequent amputation even in the absence of critical peripheral vascular disease. Therefore, prophylactic measures and early management should be required to avoid its severe complications.

LookUs & Online Makale