E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694
Van Tıp Dergisi - Van Med J: 28 (1)
Cilt: 28  Sayı: 1 - 2021
KLINIK ARAŞTIRMA
1.
Dış merkezde renal transplantasyon yapılmış olan hastalarda posttransplant takip sonuçlarımız
Posttransplant follow-up results ın patıents wıth renal transplantatıon ın the external center
ismail acar, yasemin usul soyoral, Hüseyin Begenik
doi: 10.5505/vtd.2021.98623  Sayfalar 1 - 8
GİRİŞ ve AMAÇ: Yurt dışında ve yurt içinde farklı merkezlerde böbrek nakli olan ve sosyoekonomik, ulaşım gibi nedenlerle kendi merkezlerinde takipleri yapılmayan hastalardaki posttransplant takip sonuçlarını sunmayı amaçladık
YÖNTEM ve GEREÇLER: En az bir yıldır kliniğimizde takip edilen ve canlı vericiden böbrek nakli olan 167 hasta çalısmaya dahil edildi. Hastaların ilk 3 aylık takipleri nakil oldukları merkezlerde yapıldığından, hastaların 3. aydan sonraki verileri değerlendirildi. Türkiye’de ve yurt dışında böbrek nakli olan hastaların klinik ve laboratuar verileri karşılaştırıldı. Ayrıca preemptif hastalar ile preemptif olmayan hastalar da karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastaların 51’i kadın, 116’sı erkekti. Renal transplantasyon sonrası takip süresi 51,5±46,9(3-268) ay idi. Hastaların 43’ünde(%26) renal transplantasyon preemptif olarak yapılmıştı. Hastaların 39’una yurt dışında, 128’ine de yurt içinde böbrek nakli yapılmıştı. Preemptif ve nonpreemptif gruplardaki ortalama kendi merkezlerine sevk sıklığı sırasıyla yıllık 1,5±1,9 ve 1,02±1,7 idi. Hastaların kliniğimizdeki takiplerinde preemptif grupta ortalama serum kreatinin değerleri 1,4±0,7 mg/dl, preemptif olmayan grupta ise 1,3±0,5 mg/dl idi. Hastaların kullandıkları immünsüpresif tedaviler, yurtiçi ve yurtdışında nakil yapılan hastalarda benzerdi(sırasıyla %92,3 ve %89,8). Greft sağkalımı 1. yıl %100 ve 5. yıl %97, hasta sağkalımı ise 1. yıl %100 ve 5. yıl %100 olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kliniğimizde takip edilen böbrek nakilli hastaların greft ve hasta sağkalımı, aktif böbrek nakli yapan merkezler ile benzer bulundu.
INTRODUCTION: We aimed to present the results of posttransplant follow-up in patients who had renal transplantation in different centers in Turkey and abroad and who were not followed up in their centers due to socioeconomic and transportation reasons.
METHODS: 167 patients who had been followed up in our clinic for at least one year and who had kidney transplantation from live donors were included in the study. Since the first 3-month follow-up of the patients was performed in the centers where they were transplanted, the data of the patients after 3 months were evaluated. Clinical and laboratory data of patients with renal transplantation were compared in Turkey and abroad.
RESULTS: 51 patients were female and 116 were male.Follow-up period after transplantation was 46.9±51.5(3-268) months. The preeemptive kidney transplant was administered to 43 (26%) patients. 128 of the patients had undergone kidney transplantation in Turkey and 39 in the abroad. The mean frequency of referral to their centers in the preemptive and nonpreemptive groups was 1.5 ± 1.9 and 1.02 ± 1.7 per year, respectively. The mean serum creatinine levels in the preemptive and nonpreemptive group was 1.4 ± 0.7 mg / dl and 1.3 ± 0.5 mg / dl, respectively. Graft survival was 100% in the first year and 97% in the 5th year, patient survival was 100% in the first year and 100% in the 5th year.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The graft and patient survival of the patients with kidney transplantation followed in our clinic were found similar to the centers performing active kidney transplantation

2.
70 yaş üstü hastalarda robot yardımlı radikal prostatektomi: Operatif, onkolojik, ve fonksiyonel sonuçlar
Robot assisted radical prostatectomy in elderly patients older than 70 years old: Operative, oncologic and functional outcomes
Erem Asil, Mehmet Yıldızhan, Erdem Koç, Murat Keske, Bahri Gök, Abdullah Erdem Canda, Ali Fuat Atmaca, M. Derya Balbay
doi: 10.5505/vtd.2021.22438  Sayfalar 9 - 14
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada 70 yaşın üzerinde robot yardımlı radikal prostatektomi (RYRP) yapılan hastalar ile 70 yaş altında RYRP uygulanan hastaların sonuçlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Şubat 2009-Aralık 2018 arasında 4 cerrah tarafından gerçekleştirilen toplam 1019 vakanın verileri retrospektif olarak incelendi. Her bir cerrahın ilk 50 vakası öğrenme eğrisi nedeniyle çalışma dışı bırakıldı. 70 yaşın üzerindeki ve 70 yaş altındaki hastalar 2 gruba ayrıldı. Grup 1: ≥70 yaş olan hastalar (n=151), grup 2: <70 yaş olan hastalar(n=668) olarak ele alındı. (n=819).
BULGULAR: Sırasıyla grup 1 ve 2’de ortalama hasta yaşı 72.6± 2.5 ve 60.9±5.4 yıl p=0.00; ortalama konsol süresi 148.2±53.3 ve 148.7±45.1 dakika, p=0.94; mesane boynu rekonstrüksiyon gereksinim oranı %21.2 ve %12.4, p=0.005; ortalama transüretral kateter kalış süresi 9.4±3.4 ve 9.0±3.9 gün, p=0.170 saptanmıştır. Sırasıyla grup 1 ve 2’de, pozitif cerrahi sınır, grup 1’de %27.2, grup 2’de %24.1, p=0.432 olarak benzer bulunmuştur. Erektil fonksiyon oranları (IIEF≥21) (postoperatif 12. ay grup 1’de %26.3, grup 2’de %50.2, p=0.005) grup 2 de daha iyi saptanmıştır. 12. ay sonunda kontinans oranları grup1 ve grup 2 de sırasıyla %89.5 ve %96.6 olarak tespit edilmiştir (p=0.002).
TARTIŞMA ve SONUÇ: 70 yaş üstü hastalarda RYRP ameliyatı, 70 yaşın altındaki hastalara göre fonksiyonel sonuçlar açısından daha kötü olmakla beraber, onkolojik ve operatif bulguları birbirine benzer ve güvenilir bir cerrahi prosedürdür.
INTRODUCTION: The aim of this study was to compare the results of patients who underwent robot-assisted radical prostatectomy (RARP) over 70 years old and those who underwent RARP under 70 years old.
METHODS: A total of 1019 cases performed by 4 surgeons between February 2009 and December 2018 were reviewed retrospectively. First 50 cases of each surgeon were not included to exclude the learning curve effect. All patients (n = 819) were divided into two groups according patient age, Group 1 = ≥70 years old (n = 151), Group 2 = <70 years old (n = 668).
RESULTS: : Mean patient age was 72.6± 2.5 versus 60.9±5.4 years p=0.00; mean console time was 148.2±53.3 versus 148.7±45.1 minutes, p=0.94; bladder neck reconstruction was 21.2% versus 12.4%, p=0.005; transurethral catheter removal time was 9.4±3.4 versus 9.0±3.9 days, p=0.170; for groups 1 and 2, respectively. Positive surgical margin rates were 27.2% versus 24.1%, p=0.432; erectile function (IIEF≥21) rates on postoperative 12th-month were 26.3% versus 50.2%, p=0.005 for groups 1 and 2, respectively. 12th-month continence rates were 89.5% versus 96.6%, p=0.002 for groups 1 and group 2, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: RARP in patients over 70 years old is worse in terms of functional outcomes than patients under 70 years old. RARP surgery in patients over 70 years old is a safe surgical procedure with similar oncologic and operative outcomes.

3.
Heliz'e bağlı toksik hepatit
Toxic hepatitis due to heliz
Mesut Aydın
doi: 10.5505/vtd.2021.02328  Sayfalar 15 - 18
GİRİŞ ve AMAÇ: Toksik hepatit, ilaç veya başka bir madde alımının tetiklediği doza bağımlı veya idiosenkrazik yolla ortaya çıkan, akut veya kronik karaciğer hasarı ile seyreden, bazen mortal olabilen bir karaciğer hastalığıdır.Ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde sık tüketilen Heliz otuna bağlı toksik hepatit vakaları sık görülmektedir. Bu araştırmamızda literatürde ilk kez Heliz tüketimine bağlı toksik hepatit hastalığını sunmayı amaçlıyoruz.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2014-2018 yılları arasında hastanemiz gastroenteroloji servisinde yatırılarak takip ve tedavi edilen ve son bir gün içerisinde Heliz otu tüketimi öyküsü olan 30 hastanın verileri derlenip analiz edildi.
BULGULAR: Hastaların bakılan karaciğer fonksiyon testleri yüksek idi.Viral serolojide bir hasta dışında hepatit markerleri negatif idi. Bakılabilen otoimmün karaciğer hastalığına yönelik tetkikler,brusella ve çölyak tetkikleri olağan idi.Hastaların 10 tanesi transplant ihtiyacı doğabileceği için transplant merkezine sevk edildi.Bu hastaların hiç birinde takipte transplantasyon ihtiyacı olmadı.Tamamı şifa ile taburcu oldular.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Heliz, Türkiye’nin Doğu ve Güney doğu Anadolu bölgesinde iyi bilinen,çeşitli yemeklerde,otlu peynir yapımında ve turşu yapımında kullanılan bir bitkidir. Bu bitkinin halk arasında çeşitli faydaları olduğu düşünülse de bazen ciddi zararlı etkileri olabileceği de bilinmektedir. Fakat hepatotoksisite yapıcı etkisi henüz literatüre girmemiştir. Bu çalışmamız sayesinde toksik hepatit tanılı hastalarda ayırıcı tanıya Heliz hepatotoksisitesinin de gireceğini düşünüyoruz.
INTRODUCTION: Toxic hepatitis is a dose-dependent or idiosyncratic liver disease accompanied by acute or chronic liver injury that induced by the ingestion of drugs or other substances. It even could be mortal, sometimes. Toxic hepatitis is common due to Heliz grass which is consumed frequently in Eastern and Southeastern Anatolia of our country. We aim to present toxic hepatitis due to Heliz consumption for the first time in the literature, in this study.
METHODS: The data of 30 patient, hospitalized and followed-up and treated in gastroenterology department of our hospital, and who had a history of Heliz grass consumption in the last 1 day between 2014-2018 were compiled and analyzed.
RESULTS: Liver function tests of the patients were elevated. Hepatitis markers were negative in viral serology except one patient. Examinations for autoimmune liver disease, brucellosis and celiac examinations were normal. Ten patients were referred to the transplant center because of the need for transplantation. None of these patients required transplantation at follow-up. All were discharged with healing.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Heliz, well known in Turkey's eastern and southeastern Anatolia, is a plant used in various dishes, making cheese with herbs and making pickles. Although it is thought that this plant has various benefits among the public, its hepatotoxicity-producing effect has not yet entered the literature. We believe that Heliz hepatotoxicity will be included in the differential diagnosis in patients with toxic hepatitis.

4.
Laparoskopik Parsiyel Nefrektomide RENAL Nefrometri Skoru ile Öğrenim Eğrisinin Başında Olan Ürologların Cerrrahi Sonuçları Arasındaki İlişki
Effect Of RENAL Nephrometry Score On the outcome Of Laparoscopic Partial Nephrectomy In Urologists At The Beginning Of the Learning Curve
Alkan Çubuk, Ahmet Şahan, Orkunt Özkaptan, Kasım Ertaş
doi: 10.5505/vtd.2021.89156  Sayfalar 19 - 24
GİRİŞ ve AMAÇ: Laparokopik parsiyel nefrektomi (LPN) cerrahisinde cerrah tecrübesi ve tümör özellikleri son derece önemlidir. Cerrahi başarıyla R.E.N.A.L. nefrometri skorunun ilişkisini inceleyen çalışmaların çoğunda tecrübeli cerrahların sonuçları incelenmiştir. Bu çalışmada laparoskopik parsiyel nefrektomi için henüz öğrenim eğrisinin başında olan ürologlar için R.E.N.A.L. nefrometri skorunun (RNS) komplikasyon ve başarıyı öngörmedeki etkinliğini araştırdık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Mayıs 2017-Kasım 2019 tarihleri arasında, tek cerrah tarafından renal kitle nedeniyle LPN yapılan ilk 30 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar toplam R.E.N.A.L. nefrometri skoruna göre düşük riskli ve orta-yüksek riskli olarak gruplandırıldı. Operasyon süresi, sıcak iskemi süresi, intraoperatif kanama miktarı kayıt altına alındı. Post-op kan transfüzyon oranı, hastanede kalış süresi ve hemogram değerleri, komplikasyonlar ve patoloji sonuçları (cerrahi sınır ve tümör tipi) değerlendirmeye alındı. İki grubun pre-op ve post-op değerlerin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi uygulandı.
BULGULAR: Hastaların R.E.N.A.L. nefrometri skoru düşük, orta-yüksek risk grubuna göre karşılaştırıldığında operasyon süresi, sıcak iskemi süresi, hastanede kalış süresi, intra-operatif kanama miktarı arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sıcak iskemi süresi bütün hastalarda 30 dakikadan daha kısa sürede tamamlandı. Toplam komplikasyon oranı %33.3 olarak bulundu. Komplikasyon oranı düşük risk grubu için %27 (n =5) (majör komplikasyon %5.5 (n=1)), orta-yüksek grup için 41.6% (n =5) (major komplikasyon %8.3 (n=1). İki grubun komplikasyon oranları karşılaştırıldığında anlamlı fark olmadığı tespit edilmiştir (p=0.46).

TARTIŞMA ve SONUÇ: R.E.N.A.L. nefrometri skoru öğrenme eğirişinin henüz başındaki ürologların LPN cerrahisinde başarı ve komplikasyon oranlarını etkilememektedir

INTRODUCTION: Surgical experience and tumor characteristics are extremely important in laparocopic partial nephrectomy surgery (LPN). Most of the studies examining the relation of R.E.N.A.L.nephrometry score to surgical success have examined the results of experienced surgeons. In this study, we investigated the effectiveness of R.E.N.A.L. nephrometry score (RNS) in predicting complications and success for urologists who are at the beginning of the learning curve for laparoscopic partial nephrectomy.
METHODS: The first 30 cases of LPN performed by a single surgeon were evaluated, retrospectively. The patients were grouped according to the RNS as low-risk and medium-high risk. Operation time, warm ischemia time and were recorded. Postoperative blood transfusion rate, hospital stay, hemogram levels and pathology results (surgical margin and tumor type) were evaluated. The comparison of perioperative values of the two groups was done by Mann-Whitney U test.
RESULTS: There was no statistically significant difference between operation time, warm ischemia time, hospital stay time, and intra-operative bleeding amount (p> 0.05) between the low risk group and medium-high risk group patients. The total complication rate was 33.3%. The compliction rate for the low risk group was 27% (n = 5) (major complication 5.5% (n = 1)) and 41.6% (n = 5) for the medium-high group (major complication 8.3% (n = 1)). In comparing the two groups for complications, no significant difference was found (p = 0.46).


DISCUSSION AND CONCLUSION: The R.E.N.A.L.nephrometry score does not affect the success and complication rates of urologists at the beginning of the learning curve in LPN surgery.


5.
Asidik içeceklerin yüksek viskoziteli universal bulk-fill kompozitlerin renk stabilitesi üzerine etkileri
Effects of acidic drinks on color stability of high viscosity universal bulk-fill composites
Beyza Ünalan Değirmenci
doi: 10.5505/vtd.2021.57704  Sayfalar 25 - 31
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı 1 gün ve 1 hafta süre ile devamlı olarak kola, portakal suyu ve distile suya maruz bırakılan yüksek viskoziteli universal bulk-fill kompozit rezinin renk stabilitesinin değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız için bir adet yüksek viskoziteli universal bulk-fill kompozitten paslanmaz çelik kalıp kullanılarak 5 mm çapında ve 2 mm kalınlığında toplam 36 adet disk şeklinde örnek hazırlandı. Hazırlanan örnekler kullanılan içeceklere göre rastgele 3 gruba ayrıldı (n=12). Her örneğin içeceğe maruz bırakılmadan önce başlangıç renk ölçümleri yapıldı. Daha sonra tüm örnekler, 37 ° C'de bir etüvde ilgili içecek içerisinde saklandı. Bu süreç 1 hafta boyunca devam ettirildi ve 1. gün ve 1. hafta sonunda renk ölçümleri tekrarlandı. Veriler SPSS V23 programı ile analiz edildi. Gruplar arası karşılaştırmalar tek yönlü varyans analizi ile incelendi.
BULGULAR: Test edilen içecek gruplarının ∆E1, ∆E2, ∆L1, ∆L2, ∆a1, ∆a2, ∆b1 ve ∆b2 değerleri üzerindeki etkileri istatistiksel olarak analiz edildi. Tüm parametreler üzerinde içeceklerin ve zamanın istatistiksel olarak anlamı seviyede etkilerinin olduğu tespit edildi (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yüksek viskoziteli bulk-fill kompozitlerin asidik içeceklere maruz kalması maruziyet süresi ile doğru orantılı olarak renk değişimine neden olmaktadır.
INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate the color stability of high-viscosity universal bulk-fill composite resin, which is continuously exposed to cola, orange juice and distilled water for 1 day and 1 week.
METHODS: For our study, 36 disc-shaped samples with a diameter of 5 mm and a thickness of 2 mm were prepared using a stainless steel mold from a high-viscosity universal bulk-fill composite. The prepared samples were randomly divided into 3 groups according to the drinks used (n = 12). Initial color measurements were made before each sample was exposed to the drink. All samples were then stored in the respective beverage in an incubator at 37 ° C. This process was continued for 1 week, and color measurements were repeated at day 1 and at the end of week 1. The data were analyzed with SPSS V23 program. Comparisons between groups were analyzed by one-way analysis of variance.
RESULTS: The effects of the tested beverage groups on ∆E1, ∆E2, ∆L1, ∆L2, ∆a1, ∆a2, ∆b1 and ∆b2 values were statistically analyzed. It was determined that drinks and immersion time had statistically significant effects on all parameters (p <0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Exposure of high viscosity bulk-fill composites to acidic beverages causes color change in direct proportion to the immersion time.

6.
Kan Kültürlerinden İzole Edilen Candida Türlerinin Dağılımı
Investigation of Candida species isolated from blood cultures
Tuğba Kula Atik, Alev Çetin Duran
doi: 10.5505/vtd.2021.73383  Sayfalar 32 - 37
GİRİŞ ve AMAÇ: Candida türleri, mortalitesi yüksek ciddi klinik tablolara neden olabilmektedir. Geniş spektrumlu antibiyotiklerin kullanımı, immünsupresyon, invaziv tıbbi işlemler ve yoğun bakım ünitelerinde yatış süresinin uzaması gibi nedenler, Candida enfeksiyonlarının insidansında son yıllarda artışa neden olmuştur. Bu çalışmada, Candida enfeksiyonlarının sıklığını ve tür dağılımını belirleyerek yerel epidemiyolojik verilere ve ampirik antifungal tedavi seçimine katkı sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada 2017-2019 tarihlerinde kan kültürü örneklerinden izole edilen Candida türleri retrospektif olarak incelenmiştir. Kan kültürü işlemleri için tam otomatik BacT/Alert® 3D (bioMérieux, Marcyl’Etoile, Fransa) ve Render BC128 (Shandong Huifa Electronics Technology Co., Ltd., Çin) sistemleri kullanılmıştır. Konvansiyonel yöntemler ile tanımlanan Candida türlerinin tür düzeyinde identifikasyonu Phoenix TM 100 otomatize sistemi (BD Phoenix System, Beckton Dickinson, ABD) kullanılarak yapılmıştır.
BULGULAR: Toplam 25808 kan kültürü örneğinden 192 örnekte (%0.74) Candida türleri izole edil¬miştir. En sık izole edilen tür Candida albicans (%50) iken, onu sırasıyla Candida parapsilosis (%37), Candida tropicalis (%5.7) ve Candida glabrata (%5.2) izlemiştir. Candida izolatlarının büyük bölümü (%89.6) yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan hastalardan izole edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızdaki sonuçlar ülkemizde bildirilen birçok çalışmayla uyumludur. Bu çalışma, invaziv kandidiyazisin epidemiyolojisi hakkında bilgi sunmaktadır. Candida türlerinin sıklığının ve tür dağılımının belirlenmesi, yerel epidemiyolojik verilerin belli aralıklarla güncellenmesi ampirik antifungal tedavinin seçimine rehberlik etmede son derece önemlidir.
INTRODUCTION: Candida species may cause severe clinical conditions with high mortality. The use of broad-spectrum antibiotics, immunosuppression, invasive medical procedures, and prolonged hospitalization in intensive care units (ICUs) have led to an increase in the incidence of Candida infections in recent years. In this study, we aimed to determine the frequency and distribution of Candida infections and to contribute to the local epidemiological data and guide for empiric antifungal therapy.
METHODS: In this study, Candida species isolated from blood cultures between 2017-2019 were examined retrospectively. BacT/ALERT 3D (BioMérieux, France) and Render BC128 (Shandong Huifa Electronics Technology Co., Ltd., China) automated blood culture systems were used. Candida isolates identified by conventional methods were determined to the species level by using Phoenix TM 100 automated identification system (BD Phoenix System, Beckton Dickinson, USA).
RESULTS: Candida species were isolated from 192 samples (0.74%) in 25808 bloodcultures. The most commonly isolated Candida species was C. albicans (50.0%), followed by C. parapsilosis (37%), C. tropicalis (5.7%) and C. glabrata (5.2%), respectively. The majority of Candida isolates (89.6%) were isolated from patients in intensive care units (ICUs).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of our study are consistent with many studies reported in our country. This study provides information about the epidemiology of invasive candidiasis. Determining the frequency and distribution of Candida species and updating local epidemiological data periodically is extremely important in guiding the empirical antifungal therapy.

7.
Akciğer lezyonlarının değerlendirilmesinde FDG PET/CT ile ölçülen SUVmax ile serum YKL-40 düzeylerinin karşılaştırılması
Comparison of SUVmax values obtained from F-18 FDG PET/CT and YKL-40 levels measured from serum in the evaluation of lung lesions
Ebru Örsal İbişoğlu, Engin Şebin
doi: 10.5505/vtd.2021.21549  Sayfalar 38 - 43
GİRİŞ ve AMAÇ: Florin‐18‐florodeoksiglukoz kullanılan pozitron emisyon tomografisi (PET) ile birlikte bilgisayarlı tomografi (BT) kanserli hastaların tanı ve evrelemesi için kullanılan bir yöntemdir. Bu çalışmada akciğer lezyonu saptanan tanı amaçlı PET/ BT çalışması uygulanan hastalarda semi-kantitatif değerlendirme amaçlı SUVmax değerlerini hesaplamak ve serum YKL-40 ve iskemi modifiye albümin (IMA) düzeylerini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Temmuz 2012-Temmuz 2013 tarihleri arasında prospektif bir vaka kontrol çalışması yapıldı. Akciğer lezyonlarından şüphelenilen, nükleer tıp kliniğine başvuran hastalar prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Bu çalışmada akciğerlerde şüpheli kitleler için rutin PET/BT görüntülemesi uygulanan 85 hastayı analiz edildi. Lezyonların patolojik muayenesinde hastaların 20'sinde (%23,5) iyi huylu akciğer hastalığı, 65'inde (%76,5) AK mevcuttu. Ayrıca hasta yakınlarından 35 katılımcı sağlıklı kontrol grubu olarak kaydedildi. PET/ BT çalışması uygulanan hastalarda maksimum standartlaştırılmış alım değerleri (SUVmax) hesaplandı ve serum örneklerinde YKL‐40, iskemi modifiye albümin (IMA), karsinoembriyonik antijen (CEA) ve laktat dehidrojenaz (LDH) değerleri ölçüldü.
BULGULAR: AK'li hastalarda, iyi huylu akciğer hastalığı grubuna göre ortalama SUVmax değerleri daha yüksekti (9,49±2,27 ve 3,13±1,15) (p<0.001). Serum YKL-40 (71,42±7,65ng/L ve 102,03±12,22 ng/L’ye karşı 31,79±7,52 ng/L), IMA (0,90±0,16 ve 0,84±0.09’a karşı 0,70±0,08), LDH (268,00±63,30 U/L ve 261.03±65,02 U/L’ye karşı 165,08,00±52,62 U/L) ve CEA (4,60±1,10 ng/mL ve 2,47±0.81 ng/mL’ye karşı 1,9±0,41 ng/mL) değerleri AK’li ve iyi huylu akciğer hastalığı olan hastalarda sağlıklı kişilere göre daha yüksekti (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlarımız akciğer kanseri olgularında SUVmax ve serum YKL‐40 düzeylerinin daha yüksek olduğunu göstermektedir. SUVmax, akciğer kanserlerini iyi huylu akciğer hastalığından ayırmak için yararlı bir ölçüt olabilir.
INTRODUCTION: Fluorine‐18‐fluorodeoxyglucose (18F‐FDG) positron emission tomography (PET)/computed tomography (CT) is a trusted method for the evaluation of cancer patients. In this study, we aimed to calculate the SUVmax values for semi-quantitative evaluation in patients with pulmonary lesions undergoing diagnostic PET / CT study and to investigate serum YKL-40 and ischemia modified albumin (IMA) levels.
METHODS: We performed a prospective case-control during July 2012-July 2013. Patients referred to the nuclear medicine clinics with suspected pulmonary lesions were enrolled in the study prospectively. In this study we analyzed 85 patients who underwent ‎routine PET/CT imaging for suspicious lung masses. Of the included patients, 20 (23.5%) had BLD, while ‎‎65 (76.5%) had lung cancer (LC) in the pathological examination of the lesions. Additionally, 35 participants from the patient relatives ‎were enrolled as healthy controls. SUVmax were calculated in patients who underwent PET / CT study, and serum samples of YKL 40, IMA, carcinoembryonic antigen (CEA) and lactate dehydrogenase (LDH) values were measured.
RESULTS: Patients with LC had higher mean SUVmax values compared to the BLD group (‎9.49±2.27 vs. 3.13±1.15) (p<0.001). Serum YKL-40 (71,42±7,65ng/L and102.03±12.22 ng/L vs. 31,79±7,52 ng/L), IMA (0,90±0,16 and 0,84±0.09 vs. 0,70±0,08), LDH (268,00±63,30 U/L and 261.03±65,02 U/L vs. 165,08,00±52,62 U/L), and CEA (4,60±1,10 ng/mL and 2,47±0.81 ng/mL vs. 1,9±0,41 ng/mL) measurements remained greater in patients having LC and BLD than the healthy participants (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study we concluded that SUVmax and serum YKL‐40 levels were increased in LC cases. SUVmax may be an efficient variable to distinguish LC from BLD.

8.
Multiple myelom tanılı hastalarda floresan in situ hibridizasyon yöntemi ile saptanan 13. kromozom delesyonu sıklığı
Detection of 13th chromosome deletion frequency by fluorescent in situ hybridization method in patients with multiple myeloma
Yusuf Coşkun, Güven Çetin, Mecdi Hikmet Ergüney
doi: 10.5505/vtd.2021.27790  Sayfalar 44 - 50
GİRİŞ ve AMAÇ: Multipl myelom (MM) kemik iliğinde tek bir plazma hücre klonunun proliferasyonu sonucu gelişen, serum ve/veya idrarda monoklonal protein varlığı ile karakterize malign bir hastalıktır. Kromozom 13 monoallel kaybı (del 13) ya da uzun kolunda kayıp (del 13q) standart kemoterapi ile tedavi verilen hastalarda güçlü negatif prognostik özellik gösterir. Yeni tespit myelom hastalarının yaklaşık yarısında floresan in situ hibridizasyon (FISH) yöntemiyle del 13 ya da del 13q saptanır. Biz bu çalışmada myelom tanılı hastalarda.13. kromozom delesyonu oranlarını saptayarak klinik bulgular ile ilişkisini karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya hematoloji polikliniğine başvuran uluslararası myelom çalışma grubu kriterlerine göre MM tanısı konulan ve takip edilen 42 hasta alınmış ve klinik, laboratuvar, patolojik ve genetik verileri retrospektif olarak kayıt altına alınarak incelenmiştir. Kromozom anomalileri FISH yöntemi ile incelenmiştir.
BULGULAR: Hastaların 26’sı kadın (%61,9), 16’sı erkekti (%38,1). Hastaların ortalama yaşı 62 idi. Çalışmaya alınan 42 hastadan 30’unda del13 sonuçlarına ulaşılabildi, 6 hastada (%20) pozitif olarak saptandı. 24 hastada (%80) ise del13 gözlenmedi. 13. kromozom delesyonu çalışılan 30 hastanın 4’ü IgA, 19 tanesi IgG tipinde, del 13 saptanan 6 hastanın tamamı da IgG (2’si kappa, 3’ü lambda) tipinde tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Son çalışmalarla kıyaslandığında del13’ün çalışmamızda daha düşük olduğu görülmektedir. Yapılmış birçok çalışmada %30-50 arasında değişen oranlarda del13 saptanmıştır. Bulduğumuz %20 oranı literatürdeki verilerden düşük görülmekle birlikte myelom hastalarındaki del13 sıklığını yansıtması açısından değerlidir. Yeni tanı almış her myelom hastasında konvansiyonel sitogenetik inceleme ve FISH yöntemi ile sık rastlanan kromozom anomalilerinin analizinin yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Multiple myeloma (MM) is a malignant hematological disease characterized by malignant proliferation of a single plasma cell clone leading to monoclonal protein in plasma or urine. Presence of monoallelic loss of chromosome 13 (del13) or loss of long arm (del13q) indicates poor prognostic outcome in patients treated with standard chemotherapy. Del13/del13q is detected by FISH method in approximately half of newly diagnosed MM patients.
METHODS: 42 patients diagnosed with MM according to the criteria of the International myeloma working group and treated at research and education hospital, were included in this study. Clinical, laboratory, pathological data were analyzed retrospectively and genetic data obtained by FISH method.
RESULTS: 26 patients were female (61.9%) and 16 were male (38.1%). The mean age was 62. Del13 results were obtained in 30 of 42 patients, while positive in 6 patients (20%) negative in 24 patients (80%). Among the 30 patients with chromosome 13 results, 4 had IgA, 19 had IgG type monoclonal protein. All of the 6 patients with del13 were IgG myeloma (2 kappa, 3 lambda).

DISCUSSION AND CONCLUSION: Compared to the recent studies, del13 is lower in our study. In many studies, del13 has been found in rates ranging from 30-50%. Although the rate of 20% we found is lower than the data in the literature, it is valuable in terms of reflecting the frequency of del13 in myeloma patients. Therefore, we strongly recommend that conventional karyotyping and FISH analysis of common chromosomal abnormalities be performed in newly diagnosed MM patients.

9.
Çok Düşük Doğum Ağırlıklı Prematürelerde Beslenme İntoleransı Nekrotizan Enterokoliti Öngörür mü?
Does Feeding Intolerance in Very Low Birth Weight Premature Infants Predict Necrotizing Enterocolitis?
Meliha Aksoy Okan, Elif Özalkaya, Sevilay Topcuoğlu, Nilgun Karadag, Güner Karatekin
doi: 10.5505/vtd.2021.00187  Sayfalar 51 - 54
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada çok düşük doğum ağırlıklı (ÇDDA) prematüre yenidoğanlarda nekrotizan enterokolit (NEK) ile risk faktörleri ve beslenme intoleransı klinik bulguları ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Otuzuncu gebelik haftası altında doğan, beslenme intoleransı gelişen olgular NEK açısından retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Beslenme intoleransı olan 54 hastanın 17'sinde (%31.5) NEK tesbit edildi. Ayrıca 2 hastada beslenme intoleransı bulguları gözlenmeden evre 3 NEK tesbit edildi. Hastaların ortalama doğum ağırlığı 970±300 gr, gestasyon yaşı 27±5 hafta idi. Risk faktörleri incelendiğinde, NEK grubunda preeklampsi olması, temiz rezidü, safralı rezidü, %50'den fazla rezidü, batın distansiyonu, gaita çıkışında gecikme açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. Her iki grup arasında sensivitesi en yüksek olan bulgu batın distansiyonu ve %50'den fazla rezidü, spesifitesi en yüksek olan bulgu temiz rezidü varlığı, negatif prediktivite değeri en yüksek bulgu batın distansiyonu, pozitif prediktivite değeri en yüksek olan bulgu batın distansiyonu ve safralı rezidü varlığı idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Daha büyük prematürelerde ve term bebeklerde standart olarak önerilmemekle birlikte, ÇDDA prematürelerde rezidü takibi yapılması nekrotizan enterokolit tanı değerlendirmesinde önemli ipuçları verebilir.
INTRODUCTION: This study aimed to evaluate the relationship between necrotizing enterocolitis (NEC), risk factors, and feeding intolerance in very low birth weight premature newborns.
METHODS: The cases who were born under 30 weeks of gestational age and developed feeding intolerance were evaluated retrospectively for NEC.
RESULTS: Necrotizing enterocolitis was detected in 17(31.5%) of 54 patients with feeding intolerance. Besides, stage 3 NEC was detected in 2 patients without any signs of feeding intolerance. The mean birth weight of the patients was 970 ± 300 g and gestational age was 27 ± 5 weeks. When the risk factors were examined, preeclampsia, clean residues, biliary residues, more than 50% residues, abdominal distension and delayed stool exit were found statistically significant differences in the NEC group. Abdominal distention and the presence of more than 50% residues were the highest sensitivity among the two groups. The highest specificity was found in the presence of clean residues, the highest negative predictive value was abdominal distension, the highest positive predictive value was the presence of abdominal distention, and biliary residues.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although it is not recommended as a standard in larger premature and term infants, residual follow-up in very low birth weight premature babies may provide important clues in the diagnosis of necrotizing enterocolitis.

10.
İlk kez Hiperbarik Oksijen Tedavisi Alan Hastalarda Anksiyete
Anxiety in Patients Receiving Hyperbaric Oxygen Therapy for The First Time
Gülden Küçükakça Çelik, Şefika Dilek Güven, Seçil Taylan, Mehmet Günay Uyar, Mehmet Emin Akçin
doi: 10.5505/vtd.2021.25593  Sayfalar 55 - 61
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma; ilk kez hiperbarik oksijen tedavisi alan hastaların anksiyete düzeylerini belirlemek amacıyla yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma; Mayıs 2018- Şubat 2020 tarihleri arasında, bir şehir hastanesinin hiperbarik oksijen tedavi ünitesinde yapıldı. Tanımlayıcı tipte olan çalışmanın örneklemini, ilk kez hiperbarik oksijen tedavisi uygulanan 76 hasta oluşturdu. Hastaların hiperbarik oksijen tedavisi sürecinde subjektif parametrelerini değerlendirmek üzere; Görsel Kıyaslama Ölçeği ve Durum-Sürekli Kaygı Envanteri kullanıldı. Hiperbarik oksijen tedavisi sürecinde değerlendirilen objektif ölçümler ise fizyolojik parametreler formuna kaydedildi. Çalışma verileri, SPSS 22.0 istatistiksel paket programı kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmada; hastaların kliniğe geldiğinde durumluk anksiyete düzeylerinin ve Görsel Kıyaslama Ölçeği puan ortalamalarının yüksek olduğu, tedaviden hemen önce ve tedaviden sonra azaldığı saptandı. Hastaların sürekli kaygı düzeyleri puan ortalaması ise 77.22±7.82 olarak belirlendi. Tekrarlı ölçülmede hastaların oksijen saturasyon düzeyi ortalamalarının artığı, solunum sayısı ortalamalarının ise azaldığı saptandı (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada subjektif (durumluk-sürekli anksiyete ve Görsel Kıyaslama Ölçeği) ve objektif (solunum hızı) ölçüm sonuçları; ilk kez hiperbarik oksijen tedavisi uygulanan hastaların kliniğe geldiğinde yüksek olan anksiyete düzeylerinin, tedavi sonrası azalma eğilimi gösterdiğini ortaya koymaktadır. Sonuçlar; hiperbarik oksijen tedavisi uygulanacak hastalarda, anksiyeteye yönelik önlemlerin alınmasını haklı kılmaktadır.
INTRODUCTION: This study; It was performed to determine the anxiety levels of patients who received hyperbaric oxygen therapy for the first time.
METHODS: Research; It was performed in the Hyperbaric Oxygen Therapy unit of a city hospital between May 2018 and February 2020. The sample of the descriptive study consisted of 76 patients who underwent hyperbaric oxygen therapy for the first time. In order to evaluate the subjective parameters of the patients in hyperbaric oxygen treatment process; Visual Comparison Scale and Status-Trait Anxiety Inventory were used. Objective measurements evaluated during the hyperbaric oxygen treatment were recorded in the form of physiological parameters. Study data were evaluated using SPSS 22.0 statistical package program.
RESULTS: In the study; When the patients came to the clinic, the state anxiety levels and the Visual Comparison Scale means scores were found to be high and decreased immediately after the treatment. Mean anxiety levels of the patients were determined as 77.22 ± 7.8. In repeated measurement, the mean oxygen saturation levels of the patients increased and their respiratory averages decreases ( p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, subjective (Status-Trait Anxiety and Visual Comparison Scale) and objective (respiration rate) measurement results; reveals that patients with hyperbaric oxygen therapy for the first time showed higher anxiety levels when they arrived at the clinic after treatment. Coclusions; in patients undegoing hyperbaric oxygen therapy, it justifies taking measures for anxiety.

11.
Enterobacteriaceae ve Nonfermentatif Gram Negatif Bakterilerde Aminoglikozid Direnç Oranlarının Araştırılması
Investigation of Aminoglycoside Resistance in Enterobacteriaceae and Nonfermantative Gram Negatif Bacteria
Yeliz Tanriverdi Çaycı, Canberk çınar, Demet GÜR VURAL, Kemal Bilgin, Asuman BIRINCI
doi: 10.5505/vtd.2021.59320  Sayfalar 62 - 67
GİRİŞ ve AMAÇ: Aminoglikozidler gram negatif bakteri enfeksiyonlarında kullanılmakta olup Enterobacteriaceae ve nonfermentatif bakterilere karşı sık olarak kullanılmaktadır. Son dönemde aminoglikozidlere karşı direncin arttığı gözlenmiştir. Bu çalışmada Enterobacteriaceae ve nonfermentatiflerde aminoglikozid direncini ve karbapenem dirençli Enterobacteriaceae izolatlarında aminoglikozidlerin etkinliği görmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kasım 2015 – Eylül 2016 tarihleri arasında mikrobiyoloji laboratuvarına gönderilen çeşitli klinik örneklerden izole edilen 4076 Enterobacteriaceae ve 1252 nonfermentatif bakterinin aminoglikozid direnç oranları araştırılmıştır. Bakterilerin tanımlanması Vitek MS otomatize sistemiyle tür düzeyinde yapılmıştır
BULGULAR: Enterobacteriaceae izolatlarında toplam direnç oranı amikasin için %2.72 gentamisin için ise %17.44 olarak bulunmuştur. Enterobacteriaceae grubunda Escherichia coli (E.coli) (%56) için amikasine karşı %1.13 gentamisine karşı ise %16.08 oranında direnç bulunmuştur. Klebsiella (%25.7) izolatları için amikasine %5.91 gentamisine ise %26.04 oranında direnç saptanmıştır. Nonfermentatifler içinde ise Acinetobacter türlerinde amikasin %46, gentamisin %76, netilmisin %55 ve tobramisin %40.8 olarak belirlenmiştir. Pseudomonas suşlarında amikasin %4.97, gentamisin %14.3, netilmisin %27.3, tobramisin direnç oranı ise %7.74 olarak belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Enterobacteriaceae izolatlarında amikasinin, gentamisine göre daha duyarlı olduğu görülmüştür. Nonfermantatifler bakterilerde ise Acinetobacter izolatlarında en duyarlı aminoglikozidin tobramisin olduğu Pseudomonas izolatlarında en duyarlı aminoglikozidin amikasin olduğu görülmüştür. Karbapenem dirençli Enterobacteriaceae suşlarında da amikasinin gentamisine göre daha duyarlı olduğu görülmüştür.
INTRODUCTION: Aminoglycosides are used in gram-negative bacterial infection and are frequently used against Enterobacteriaceae and nonfermentative bacteria.
Recently, increased resistance to aminoglycosides has been observed. In this study, we aimed to see aminoglycoside resistance in Enterobacteriacea and nonfermentative bacteria and the effectiveness of aminoglycosides in carbapenem resistant Enterobacteriacea isolates.

METHODS: Aminoglycoside resistance rates of 4076 Enterobacteriaceae and 1252 nonfermentative bacteria isolated from various clinical samples sent to microbiology laboratory between November 2015 and September 2016 were investigated. The identification of bacteria was made at the species level with the Vitek MS automated system.
RESULTS: The total resistance rate in enterobacteriaceae isolates was found to be 2.72% for amikacin and 17.44% for gentamicin. In Enterobacteriaceae group, resistance to 1.13% gentamicin was found against Escherichia coli (E.coli) (56%) and 16.08% against amikacin. For Klebsiella (25.7%) isolates, amikacin was 5.91% and gentamic was 26.04%. Among nonfermentatives, amicacin was determined as 46%, gentamicin 76%, netilmicin 55% and tobramycin 40.8% in Acinetobacter species. In Pseudomonas strains, amikacin was 4.97%, gentamicin was 14.3%, netilmicin was 27.3%, and tobramycin resistance rate was 7.74%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Amikacin was found to be more sensitive than gentamicin in Enterobacteriaceae isolates. In nonfermantative bacteria, it was found that the most sensitive aminoglycoside in the Acinetobacter isolates was tobramycin, and the most sensitive aminoglycoside in the Pseudomonas isolates was amikacin. In carbapenem resistant Enterobacteriaceae strains, amikacin was found to be more sensitive than gentamicin.

12.
Abdominal delici kesici alet yaralanmalarında yabancı dil problemi ve madde/alkol kullanımı non-terapötik laparotomi oranını arttırıyor mu?
Does the problem of foreign language and substance / alcohol usage increase the rate of non-therapeutic laparotomy in penetrating abdominal stab injuries?
Gulcin Ercan, Serhat Meriç, Hakan Yigitbas, Yuksel Altinel, Merve Tokocin, Nadir Adnan Hacım, Nihat Bugdayci, Ahmet Akbas, Erkan Yavuz, Mustafa Turan
doi: 10.5505/vtd.2021.68888  Sayfalar 68 - 76
GİRİŞ ve AMAÇ: Abdominal delici kesici alet yaralanmalarında (DKAY) yabancı dil probleminin ve alkol ya da madde kullanımının non-terapötik laparotomi oranı üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2015 ve Aralık 2017 tarihleri arasında tedavi edilen 89 batın nafiz anterior abdominal DKAY hastasının verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, yaralanma bölgesi, ameliyat gereksinimi, yapılan ameliyat, hastaların lisan problemi (Türkçe ve İngilizce bilmeme durumu) ve madde/alkol kullanımı verileri kaydedildi. Hastalar lisan problemine göre ikiye ayrıldı: lisan problemi olmayan 51 hasta Grup 1, olan 38 hasta Grup 2 olarak belirlendi. Hastalar madde/alkol kullanma durumlarına göre de ikiye ayrıldı: kullanmayan 69 hasta Grup 3 ve kullanan 20 hasta ise Grup 4 olarak adlandırıldı.
BULGULAR: Hastaların kadın/erkek oranı 5/84, yaş ortalaması 28,5±8,9 olarak kaydedildi. En sık karşılaşılan yaralanma bölgesi epigastrik bölge (%27), en sık yaralanan lümenli organ ince bağırsaklardı (%40,7). Grup 2 ve 4’de ameliyat yapılma oranı (%52,6 ve %80) ve non-terapötik laparotomi oranı (%18,4 ve %30) grup 1 ve 3’e kıyasla yüksekti (p<0,05 ve p<0,01). Grup 2 ve 4’de kan transfüzyon sıklığı (%28,9 ve %35) ve kullanılan eritrosit süspansiyon miktarı (1,2±2,2 ve 1,3±2,3) diğerlerine kıyasla yüksekti (p<0,05). Terapötik laparotomi yapılan hastaların (n=27) non-terapötik hastalara kıyasla (n=10) hematokrit oranının düşük (p<0,05), nötrofil ve trombosit sayılarının yüksek olduğu belirlendi (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Abdominal yaralanmalarda hastanın geliş anındaki ve takipteki muayene bulgularının kıyaslanması ile verilen cerrahi kararı, lisan problemi nedeniyle veya madde/alkol kullanımına bağlı olarak alınan anamnez ve muayenenin yetersiz olmasının etkilediği, cerrahları gereksiz laparotomiye sevk ettiği ve bu durumun non-terapotik laparotomi oranlarını arttırdığı sonucuna vardık.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate effect of foreign language problem and substance/alcohol usage on rate of non-therapeutic laparotomy in penetrating abdominal stab injuries (PASI).
METHODS: Data of 89 patients with PASI treated between January 2015 and December 2017 were evaluated retrospectively. Age, gender, injury site, surgery requirement, surgery type, patients' language problems (not knowing Turkish and English) and substance/alcohol usage were recorded. Patients were divided into two groups according to language problem: 51 patients without problem were defined as Group 1, and 38 patients with problem were Group 2; also divided into two groups according to substance/alcohol usage: nonuser 69 patients were Group 3, user 20 patients were Group 4.
RESULTS: Female/male ratio was 5/84 and mean age was 28.5±8.9. Most common injury site was epigastric region (27%), and most frequently injured organ with lumen was small intestine (40.7%). Rate of surgery (52.6% and 80%) and of non-therapeutic laparotomy (18.4% and 30%) in group 2 and 4 were higher than group 1 and 3 (p<0.05 and p<0.01). Frequency of blood transfusion (28.9% and 35%) and amount of erythrocyte suspension (1.2±2.2 and 1.3±2.3) in group 2 and 4 was higher than others (p<0.05). Ratio of hematocrit in patients undergone therapeutic laparotomy (n=27) was lower (p<0.05), and neutrophil and platelet counts were higher compared to non-therapeutic group (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We concluded that surgical decision in PASI was affected by insufficient anamnesis and examination due to language problem or substance/alcohol usage, resulting in unnecessary laparotomy and increase rates of non-therapeutic laparotomies.

13.
Acil Servise Başvuran Geriyatrik Hastaların Değerlendirilmesi
Evaluation of Geriatric Patients Applying to the Emergency Department
Mehmet Ali Bilgili, Mehmet Reşit Öncü
doi: 10.5505/vtd.2021.53179  Sayfalar 77 - 83
GİRİŞ ve AMAÇ: Dünyada ve Türkiye’de artan yaşlı nüfusla birlikte acil servise başvuran yaşlı hasta sayısı da artmaktadır. Bu çalışmada acil servise başvuran 65 yaş üzeri yaşlı hastaların, acile başvuru şikâyetlerinin, sık görülen hastalıkların, yatış oranlarının ve yatış yapılan servislerin saptanması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tıp Fakültesi Hastanesi acil servisine 01.01.2015- 31.12.2015 tarihleri arasında başvuran 65 yaş ve üzeri hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların cinsiyetleri, yaşları, hastaneye başvuru tarih ve saatleri, hastaneye başvuru şikâyetleri, hastanın muayene sonrasında ayaktan tedavi düzenlenenerek taburcu edilmesi, hastaneye yatış, sevk durumu, yatış yapılmış ise servis ya da yoğun bakıma yatışı, yatış yapılan bölümler ve ön tanılar incelendi.
BULGULAR: Acil servis başvurularının 12.998’i (% 10,1) 65 yaş ve üzerindeydi. Hastaların 6571’i erkek (% 50,6), 6427’si (% 49,4) kadındı. Yaş ortalamaları 73.72 ± 6.6 (65-111) idi. En sık başvuru nedenleri başağrısı (%25,1) ve göğüs ağrısı (%15,9) idi. Hastaların %84.2’si acil serviste ayaktan tedavi edilerek taburcu olurken, %15.4’ünün hastaneye yatışı yapılmıştı. 22 hasta (%0,2) çeşitli nedenlerle sevk olurken, 18 (%0.1) eksitus vakası mevcuttu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda geriatrik hastaların acil servise başvuru nedenleri arasında en sık acil müdahale gerektiren durumlar; kardiyak problemler, solunum sistemi hastalıkları ve gastrointestinal hastalıklardı.
INTRODUCTION: By increasing elderly population in the world and in Turkey, the number of elderly patients admission to emergency services is also increasing. In this study, it was aimed to determine the complaints during admission, common observed diseases, hospitalization rates and hospitalized services of the elderly patients over 65 years old who applied to the emergency service.
METHODS: The patients aged 65 years and over who applied to Medical Faculty Hospital emergency department between 01.01.2015 and 31.12.2015 were retrospectively evaluated. The patients' gender, age, date and time of admission to the hospital, complaints about admission to the hospital, discharge of the patient after the medical treatment, referral to the hospital or intensive care unit, hospitalized departments and preliminary diagnosis were evaluated.
RESULTS: 12,998 (10,1%) of the emergency department admissions were 65 years of age or older. 6571 of the patients were male (50,6%) and 6427 (49,4%) were female. The mean age was 73,72 ± 6,6 (65-111). The patients most frequently admitted to the hospital with headache (25,1%) and chest pain complaints (15,9%). 84,2% of the patients were treated as outpatient and discharged from the emergency service while, 15,4% of the patients were admitted to the hospital, 22 patients (0,2%) were referred to other centers for various reasons and 18 patients (0,1%) were exitus. 13 of the patients (0,1%) were left the hospital without accepting treatment.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, the most common necessity of emergent interventions of geriatric patients who admitted to emergency service were, cardiac problems, respiratory system diseases and gastrointestinal diseases.

14.
Metastatik küçük hücreli akciğer kanserinde platin seçiminin sağkalım üzerine etkisi ve sağkalımı etkileyen faktörler: Tek Merkez Deneyimi
The effect of choice of platinum on survival and factors affecting survival in metastatic small cell lung cancer: A Single Center Experience
Ayşegül Sakin, mehmet naci aldemir, murat alay
doi: 10.5505/vtd.2021.46244  Sayfalar 84 - 90
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu retrospektif çalışmada, metastatik KHAK hastalarında platin (karboplatin veya sisplatin) seçiminin sağkalım üzerine etkisini ve sağkalımı etkileyen faktörlerin belirlenmesini amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: ilkseri tedavi de platin bazlı kemotrapi ile tedavi edilen, 18 yaş ve üzeri, dataları mevcut toplamda 87 metastatik KHAK tanılı hasta alındı. Hastalar aldığı platin bazlı tedavi tipine göre sisplatin+etoposit(SE) ve karboplatin + etoposit(KE) olarak gruplandırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 87 hastanın 16 (%18,4) sı kadındı. Ortanca yaşı 58 idi. SE ve KE ile tedavi edilen hasta sayıları sırası ile 65 ve 22 idi. SE ve KE ile tedavi edilen hastaların ortanca progresyonsuz sağkalımı(PSK), sırasıyla 6 ay ve 5 aydı (p=0.171), karşılık gelen ortanca genel sağkalım (GSK) süreleri 9 ay ve 8 aydı (p=0.173). Performans skoru, torakal radyoterapi uygulanması ve ilk seri tedavi yanıtı sağkalımı etkileyen bağımsız faktörler olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda, ilk seri tedavide SE ‘ye kıyasla KE tedavisi metastatic KHAK’inde etkilemedi. Ancak tanı anında performans skoru kötü olanların sağlamının performans skoru iyi olanlardan daha düşük olduğu gözlendi. Bunun yanında, torakal radyotertapi verilmesi ve ilk seri kemoterapiye daha iyi bir yanıt sağkalımı iyileştirdi.
INTRODUCTION: In this retrospective study, we aimed to analyze the effect of choice of platinum chemotherapy (carboplatin vs. cisplatin) on survival in patients with small cell lung cancer(SCLC) and to identify the factors affecting survival.
METHODS: A total of 87 metastatic SCLC patients with available data, who were equal to or greater than 18 years and were treated with platinum-based chemotherapy at first-line setting, were included. Patients were grouped according to type of platinum treatment as ‘cisplatin + etoposide(PE)’ or ‘carboplatin + etoposide(CE)’.
RESULTS: Of the 87 patients included in the study, 16 (%18,4) were female. The median age was 58 years. The numbers of patients treated with PE and CE were 65 and 22, respectively. The median progression-free survivals of patients treated with PE vs. CE were 6 months and 5 months, respectively (p=0.171), with corresponding overall survival (OS) durations of 9 months and 8 months (p=0.173). Performance status, administering thoracic radiotherapy and response to first-line chemotherapy were found to be the independent factors affecting OS.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, first-line treatment with CE vs. PE did not affect survival in the patients with metastatic SCLC. However, the survival of patients with poor performance status was observed to be lower than those with better performance status. In addition, administering thoracic radiotherapy and a better response to first-line chemotherapy improved survival.

15.
Bir üniversite hastanesindeki hekim ve hemşirelerin HIV/AIDS ile izlenen hastalara yönelik bilgi ve ön yargı düzeyleri
Knowledge and Prejudice about HIV/AIDS among Physicians and Nurses at a University Hospital
İrem Akdemir Kalkan, Ayşe Nur Usturalı Mut, Savaş Mert Darakci, Yakup Demir, Fesih Aktar, Mustafa Kemal Çelen
doi: 10.5505/vtd.2021.89411  Sayfalar 91 - 99
GİRİŞ ve AMAÇ: HIV ile enfekte hastaların izleminde yer alacak olan sağlık personellerinin ön yargılı olmaları ve bunun getireceği stigma önemli bir sorun olarak hasta takibine yansıyabilir. Bu çalışmanın amacı, bir üniversite hastanesinde çalışan hekim ve hemşirelerin HIV/AIDS hakkındaki bilgi ön yargı düzeylerinin değerlendirmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel çalışmanın örneklem büyüklüğü iki yönlü %95 güven aralığında, ortalamadan güven aralığına uzaklık 1, standart sapma 7 alınarak 191 olarak hesaplanmıştır. Dicle Üniversitesi Hastanelerinde 23 kliniğin her birinden rastgele örneklem metodu ile 6 hemşire, 4 asistan hekim ve 1 uzman hekim/öğretim görevlisi/üyesi belirlenerek davet edilmiştir. Toplam 218 hekim ve hemşire dahil edilmiştir. Demografik bilgileri ve HIV/AIDS’le ilgili 30 ifadeyi içeren bir anket uygulanmıştır. Hem bilgi hem de ön yargı puanları için maksimum puan 100 olacak şekilde toplam puanlar hesaplanmıştır. Elde edilen veriler R-3.5.1 programı kullanılarak analiz edilmiştir.
BULGULAR: Yüzde 33,5’i daha önce HIV ile enfekte bir hastanın takiplerinde görev aldığını ifade etmiştir. HIV bilgi puanı ortalaması 76,3±13,7 olup, erkeklerde (78,9±13,5) ve doktorlarda (83,2±11,1) daha yüksektir. HIV ile ilgili ön yargı ortalama puanı 39,0±21,2 olup, hemşirelerde (42,0±22,3) daha yüksek, akraba/arkadaşlarında HIV ile enfekte bir birey bulunanlarda (23,6±14,3) ise daha düşüktür. HIV bilgi puanı ve ön yargı puanları arasında zayıf negatif bir korelasyon vardır. Katılımcıların %40,6’sı HIV/AIDS’in tedavi edilebilen bir hastalık olmadığını düşünmektedir. Yüzde 52,5’i HIV/AIDS’li hastaları takip etmeyi tercih etmeyeceğini belirtmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: HIV/AIDS açısından yüksek endemik bir alanda yer alan ülkemiz için sağlık personellerinin bu hastalıkla daha çok karşılaşacağı göz önüne alındığında sonuçlar kaygı vericidir. Ülkemizde HIV/AIDS stigmasını azaltmaya yönelik yapılacak tüm çalışmalarda sağlık personelleri özel bir grup olarak ele alınmalıdır.
INTRODUCTION: The prejudice of healthcare personnel may be reflected as an important problem in patient follow-up. This study aimed to evaluate knowledge and prejudice regarding HIV/AIDS among physicians and nurses working in a university hospital.
METHODS: The sample size of this cross-sectional study was calculated as 191 by taking distance from confidence limit(s) to mean 1 and standard deviation 7 in two-sided 95% confidence interval. In Dicle University Hospitals, 6 nurses, 4 assistant physicians and 1 specialist physician/lecturer/teaching staff were invited by random sampling method from each of the 23 clinics. Total of 218 physicians and nurses were included. A questionnaire including demographic variables and 30 statements about HIV/AIDS was applied. The data obtained were analyzed using R-3.5.1 program.
RESULTS: 33.5% of the participants stated that they were involved in the follow-up of a HIV-infected patient. The mean HIV knowledge score was 76.3±13.7; higher in men(78.9±13.5) and doctors(83.2±11.1). The mean HIV prejudice score was 39.0±21.2; higher in nurses(42.0±22.3) and lower in participants with HIV-infected relatives/friends(23,6±14,3). There was a weak negative correlation between HIV knowledge and prejudice scores. 40.6% of the participants stated that HIV/AIDS is not a curable disease. 52.5 percent stated that they would not prefer to follow HIV/AIDS patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Considering that the healthcare professionals working in Turkey, which is located in a high endemic area in terms of HIV/AIDS, will encounter this disease more, the results are worrying. Health personnel should be considered as a special group in all studies that will be done to reduce HIV/AIDS stigma.

16.
Kayseri Şehir Hastanesi Yetişkin Acil Servisine İntihar Amaçlı İlaç Alımı Nedeniyle Müracaat Eden Zehirlenme Olgularının Geriye Dönük Analizi
Retrospective Analysis of Poisoning Cases Admitted to Kayseri City Hospital Adult Emergency Department as a Result of Suicidal Attempt by Drug Ingestion
Taner Sahin, Nihal Koç, Onur Türkön, Hasan Tüle, Ahmet Ceylan, Mehmet Ali Bilgili
doi: 10.5505/vtd.2021.62447  Sayfalar 100 - 110
GİRİŞ ve AMAÇ: İntihar girişimi ve intihar eylemi kişiler için ciddi bir morbidite ve mortalite nedenidir. Ülkemizde intihar oranlarının %0.003-0.0043 arasında değiştiği belirtilmektedir. Zehirlenme ve intihar amacıyla fazla ilaç alımı olgularının ilk müracaat ettiği yerler genellikle acil servislerdir. Çalışmada Kayseri Şehir Hastanesi Acil Servisine bir yıllık dönemde ayaktan veya ambulansla intihar amaçlı fazla ilaç alımı nedeniyle müracaat eden 18 yaş üstü hastaların epidemiyolojik özelliklerinin, intihar sebep ve sonuçlarının geriye dönük olarak incelemek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya geriye dönük şekilde 615 kişi dahil edildi. Verilerin analizi yapılırken; tanımlayıcı istatistikler frekans ve yüzde değerleri ile sunuldu. İntihar etme girişimlerinin hastaların demografik ve diğer özelliklerine göre dağılımlarının farklılıklarının incelenmesi amacı ile ki-kare testi yapıldı. Çalışmada p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: İntihar amaçlı fazla ilaç alımı nedeniyle zehirlenen olguların yaş ortalaması 30,93±11,41(min: 18-max: 85) idi. Olgularının % 63.3’ü kadın, %62.9’u evli ve %50.9’u ilk öğretim (ilk ve ortaokul), mezunuydu. Olguların %82.9’u daha önce intihar girişiminde bulunmamış, %33’ü son altı ayda psikiyatri tedavisi almış ve %43.4’ü ruhsal hastalık nedeniyle intihar etmişti. Çalışmada kadınlarda intihar girişiminde bulunma oranları daha yüksekti(p= 0,01, p<0,05). Son altı ayda psikiyatrik tedavi alanların intihar girişim oranlarının daha yüksekti(p= 0,01, p<0,05). Olguların %42.1’i çoklu ilaç alarak intihar girişiminde bulunduğu tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İntihar girişimi ve intihar eylemi nedeniyle olguların çoğunluğu acil servislere müracaat etmektedir. Acil servis ve hastanede tedavi olmayı veya yatmayı reddeden kişilerin tekrar intihar girişim oranı yüksektir. Bu nedenle intihar amacıyla acil servislere başvuran kişilerin taburculuk öncesinde mutlaka psikiyatri konsültasyonu yapılmasını ve mümkünse bu kişilerin hastaneye yatırılmasını önermekteyiz.
INTRODUCTION: Suicide attempts and suicide acts are a severe cause of morbidity and mortality for individuals. In the study, It is aimed to retrospectively examine the patients over 18 years of age who applied for suicidal attempts due to excessive drug intake and to describe the characteristics of the patients, causes and consequences of the suicide attempts.
METHODS: In this study, 615 patients with suicide attempts due to excessive drug intake over the age of 18 who applied to the emergency service of Kayseri City Hospital by an ambulance or outpatient within one year were included. While analyzing the data; descriptive statistics were presented with frequency and percentage values. p <0.05 was considered statistically significant.
RESULTS: Mean age was 30.93±11.41(min: 18-max: 85). Of the cases, 63.3% were female, 62.9% were married. Of the cases, 82.9% had not previously attempted suicide and 33% had received psychiatric treatment in the past six months. The rates of attempted suicide were higher among women in the study(p= 0.01, p<0.05). In the last six months, the suicide attempt rates of those receiving psychiatric treatment were higher(p= 0.01, p<0.05). 42.1% of cases found to have attempted suicide by taking multiple drugs.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The rate of repeat suicide attempts is high for patients who refuse to be treated or hospitalized in emergency departments and hospitals. For this reason, we recommend that the patients with suicide attempts who applied to emergency departments be consulted to the psychiatrist before discharging from emergency services and, if possible, they should be hospitalized.

17.
Deneysel Diyabet Oluşturulmuş Sıçanlarda Periferik Kan Mononükleer Hücre Uygulamasının Yara İyileşmesi Üzerine Etkileri
Effects of Peripheral Blood Mononuclear Cell Administration on Wound Healing in Rats with Experimental Diabetes
Pınar Kılıçaslan Sönmez, Mehmet İbrahim Tuğlu
doi: 10.5505/vtd.2021.84900  Sayfalar 111 - 120
GİRİŞ ve AMAÇ: Diyabetik yaraların tedavisi hastanın yaşam kalitesini azaltan oldukça zor ve maliyetli bir durumdur. Bu alanda kök hücre tedavisi ile değişik kaynaklardan elde edilen hücresel ürünler klinik kullanımda tedavide yerini almıştır. Periferik Kan Mononükleer Hücre (PKMH) periferik dolaşımdan kolaylıkla elde edilen bir kök hücre (KH) kaynağıdır. Bu çalışmada, PKMH uygulamasının diyabetik greft yara modelinde iyileşmeye olan etkisinin incelenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sıçanlardan alınan tam kanlardan PKMH izolasyonu ve kültürde çoğaltılması sağlandı. Sıçanların sırt bölgesinde 1x1 cm boyutunda dört adet tam kat deri grefti yapıldı. Kontrol, sham ve PKMH olarak 3 gruba ayrılan sıçanlarda streptozotosin ile diyabet oluşturulduktan sonra kontrol grubuna sadece greft yara modeli yapıldı, sham grubuna sadece besiyeri uygulandı ve PKMH grubuna ise besiyeri içerisinde PKMH yara bölgesine uygulandı. Hücresel tedavi her bir yaraya 1x106 hücre /gün şeklinde uygulandı. Greftlerden erken dönemde (3. Gün) biyopsi alınarak incelendi. Histokimyasal (HK) olarak hematoksilen-eosin (H-E), masson trikrom (MT) boyamaları, immunohistokimyasal (İHK) olarak oksidatif stres için eNOS ve iNOS, inflamasyon belirteci olarak IL-1β boyaması yapıldı. H-skor ile istatistiksel analiz yapıldı.
BULGULAR: 3.gün H-E ve MT boyamalarında PKMH verilen grupta belirgin histopatolojik düzelmeler görüldü. İmmunohistokimyasal boyamalarda da PKMH uygulanan grupta eNOS, iNOS ve IL-1β immunoreaktivitesinde anlamlı olarak azalma izlendi. İmmunohistokimyasal boyamalar H-skor ile değerlendirildiğinde izlenen değişikliklerin istatiksel olarak anlamlı olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: PKMH uygulamasının, diyabetik yara iyileşmesinin inflamasyon sürecine destekleyici tedavinin yapılmasına katkı sağladığı gösterildi. Kronik yaraların tedavisinde kullanılmalarına yönelik katkı sağlayacak olan bu çalışmanın tedavi maliyetlerini azaltarak ve iyileşme süresini kısaltarak hastaların yaşam kalitesini arttıracağını düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Treatment of diabetic wounds is a difficult and costly condition that reduces the patient's quality of life. In this area, cell therapies have taken their place in clinical use. In this study, it was aimed to investigate the effect of Peripheral Blood Mononuclear Cell (PBMC) application on healing in diabetic graft wound model.
METHODS: Isolation and proliferation of PBMC was achieved from rats. After creating diabetes model with streptozotocin, full-thickness skin grafts, 1x1 cm in size, were made in the back region of the rats. The rats were divided into 3 groups as control, sham and PBMC. PBMCs were applied to each wound as 1x106 cells per day. Skin biopsy was taken in the early period (3th day) and examined. Hematoxylin-eosin (H-E), masson trichrome (MT) and immunohistochemical (IHC) staining were performed. In immunohistochemical staining, anti-eNOS, anti-iNOS and anti-IL1β immunoreactivities were evaluated. Statistical analysis was performed with the H-score.
RESULTS: In H-E and MT staining, significant histopathological improvements were seen in the group treated with PBMC. Immunohistochemical staining also showed a significant decrease in the immunoreactivity of eNOS, iNOS and IL-1β in the group treated with PBMC. The changes observed were found to be statistically significant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: PBMC administration has been shown to contribute to supportive therapy for the inflammatory process of diabetic wound healing. This study, which will contribute to the use of PBMCs in chronic wound treatment, is thought to reduce treatment costs and improve the patients’ life quality by shortening the wound healing process.

18.
Pediatrik kafa travmalı hastalarda Acil tıp hekimlerinin kararları ile Pecarn skalasının önerilerinin karşılaştırılması
Comparison of Emergency medicine physician’s decision and Pecarn scale suggestions on pediatric head trauma patients
Gökhan Eyüpoğlu, Eren Gokdag, Mehmet Tatlı, Ozlem Guneysel
doi: 10.5505/vtd.2021.34545  Sayfalar 121 - 127
GİRİŞ ve AMAÇ: Pediyatrik kafa travma hastalarında Beyin Bilgisayarlı Tomografi (BT) tarama gerekliliğini belirlemek ve Acil Tıp Hekimleri (ATU) ile PECARN skalasının Beyin BT gereksinimi hakkındaki önerilerini karşılaştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız retrospektif olarak üçüncü seviye hastanemizde, Ocak 2014-Aralık 2014 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Düşme nedeniyle 13 yaşın altında kafa travması geçiren hastalar çalışmaya alındı. Tüm hastaların kayıtları analiz edildi ve her hastanın verilerine retrospektif olarak PECARN ölçeği uygulandı. PECARN ölçeği önerileri not edildi. Beyin BT taramaları radyolog tarafından değerlendirildi. ATU'nun kararı ve PECARN skalasının önerileri karşılaştırıldı. PECARN skalası önerileri ile BT taraması yapılması gereken ancak görüntüleme yapılmamış hastalar ile temasa geçilmiş ve herhangi bir nedenle sağlık kuruluşuna başvuruları olup olmadığı sorgulandı.
BULGULAR: PECARN önerisi ve ATU'nın BT gerekliliği kararları karşılaştırıldı; İki sonucun uyum analizi % 76.6 olarak belirlenmiştir (Kappa katsayısı: 0.766). ATU'nın kararları% 88,76 duyarlılık,% 91,09 özgüllük,% 78,22 pozitif tahmin değeri,% 95,74 negatif tahmin değeri ve% 90,48 doğruluk düzeyindeydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hafif kafa travması geçiren çocukların değerlendirilmesinde ATU kararı ve PECARN ölçeği uyumlu ve yeterli bulunmuştur. Erken BT taramasının kararı yerine, hastanın gözlemlenmesi radyasyon maruziyetini azaltabilir, ancak bu yaklaşımın maliyet etkinliği daha ileri çalışmalarla değerlendirilmelidir.
INTRODUCTION: To determine head CT scan necessity in pediatric head trauma patients and to compare the decisions of Emergency medicine physicians (EMP) and PECARN scale suggestions on head CT scan necessity.
METHODS: Our study was conducted retrospectively in our third stage hospital between January 2014 and December 2014. Patients under the age of 13 with head injury because of fall were included. Registry of all patients was analyzed and PECARN scale was applied to each patient’s data retrospectively. Suggestions of PECARN scale were noted. Head CT scans were reported by radiologist. EMP’s decision and PECARN scale suggestions were compared. Patients whom should had CT scan by PECARN scale suggestions but had no imaging were contacted and questioned about any other reasons to seek medical care.
RESULTS: PECARN suggestion and EMP’s decisions of CT necessity compared. Concordance analysis of two results are determined as 76.6% (Kappa coefficient: 0.766). EMP’s decisions had 88.76% sensitivity, 91.09% specificity, 78.22% positive predictive value, 95.74% negative predictive value and 90.48% accuracy.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In assessment of children with minor head injury EMP decision and PECARN scale were found coherent and sufficient. Instead of early decision of CT scan, observation of patient can reduce radiation exposure, but cost effectivity of this approach should be evaluated by further studies.

19.
Parkinson Hastalığında Cinsel Fonksiyon Bozukluğu Prevalansı
The Prevalence of sexual dysfunction in Parkinson's Disease
Aydın Çağaç, Abdullah Gul, Aysel Milanlıoğlu, Vedat CILINGIR
doi: 10.5505/vtd.2021.37974  Sayfalar 128 - 132
GİRİŞ ve AMAÇ: Parkinson Hastalığının (PH) motor semptomları, dopaminerjik sistem patolojisi ile açıklanmaktadır. Ancak non-motor semptomlarda ise hem dopaminerjik hem de dopaminerjik olmayan nörotransmitterler suçlanmaktadır. Bu çalışmada, cinsel sorunların karmaşıklığını ve PH ile ilişkili faktörleri, hastaların ve partnerlerinin cinsel işlev bozukluğunu tanımladık. PH’daki cinsel disfonksiyona farklı bir bakış açısı sunmaktayız.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmanın verileri Yüzüncü Yıl Üniversitesi Nöroloji polikliniğine Eylül 2019 ile Mart 2020 tarihler arasında başvuran ardışık Parkinson hastalarından oluşturuldu. 30’u kadın 40’ ı erkek olmak üzere toplam 70 hasta çalışmaya dâhil edildi. Erkeklerde erektil fonksiyon, Uluslararası Ereksiyon İşlevi Değerlendirme formu-5 (IIEF-5) ile değerlendirildi. Kadınlara kadın cinsel işlev ölçeği (KCİÖ) formu uygulandı. Anket soruları nörologlar tarafından hastalara yüz yüze görüşmeler sırasında soruldu.
BULGULAR: Erkekler, genel cinsel memnuniyetsizlik ve özellikle erektil disfonksiyondan dolayı cinsel aktivite bakımından kadınlardan daha çok etkilendikleri görüldü. (%65 e karşılık %46,6). IIEF denen erektil disfonsiyon skalasının derecelerine göre çok ciddi erektil disfonksiyonu olan 16 hastanın 2’si hafif (%12.5), 3’ü orta (%18.75) ve 11’i şiddetli (%68.75) olarak saptanmıştır.. IIEF denen erektil disfonsiyon skalasının göre şiddetli olanların oranı diğerlerinden istatistiksel olarak farklı ve anlamlı bulunmuştur. (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: PH’lı erkeklerde cinsel deneyimlerden memnuniyetsizliğin yaş, hastalık süresi ve ileri evre hastalık ile ilişkisi literatüre benzer şekilde bulunmuştur. PH'da cinsel sorunların yönetimi, PH’ları ve bakıcıları ile çalışan doktorlar ve sağlık profesyonelleri için zorlu bir konudur. Gelecekteki çalışmalar bu sendromların patofizyolojisini aydınlatmaya odaklanmalıdır. Daha fazla değerlendirme için daha büyük ve çok merkezli çalışma önerilmektedir
INTRODUCTION: The motor symptoms of Parkinson's Disease (PD) are explained by the pathology of the dopaminergic system. However, both dopaminergic and non-dopaminergic neurotransmitters are responsible in non-motor symptoms. In this study, we described the complexity of sexual problems and factors associated with PD, and sexual dysfunction of patients and their partners.
METHODS: The data of this study were obtained from consecutive Parkinson's patients who applied to the Yüzüncü Yıl University Neurology outpatient clinic between September 2019 and March 2020. A total of 70 patients were included in the study (30 were women and 40 were men). Erectile function in men was evaluated with the International Erectile Function Assessment form-5 (IIEF-5).
RESULTS: It was observed that men were more affected than women in terms of sexual activity due to general sexual dissatisfaction and especially erectile dysfunction. (65% vs 46.6%). The distribution of erectile dysfunction scale (IIEF); 16 patients with very severe erectile dysfunction; 2 of them were found to be mild (12.5%), 3 of them medium (18.75%) and 11 of them as severe (68.75%). According to the erectile dysfunction scale, the rate of severe ones was found to be statistically different and significant from the others. (P <0.05)
DISCUSSION AND CONCLUSION: The relationship between dissatisfaction with sexual experiences, age, disease duration and advanced stage disease in men with PD was found similar to the literature. Managing sexual problems in PD is a challenge for doctors and healthcare professionals working with their PD and their caregivers. Future studies should focus on elucidating the pathophysiology of these syndromes.

20.
Otoimmün Büllöz Hastalığı Olan Hastalarda Rituksimab'ın Etkinliği: Retrospektif Kohort Çalışması
Efficacy of Rituximab in Patients with Autoimmune Bullous Disease: A Retrospective Cohort Study
Özge Aşkın, Ayşe Mine Gök, Tuğba Kevser Uzunçakmak, Zekayi Kutlubay
doi: 10.5505/vtd.2021.35336  Sayfalar 133 - 136
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı otoimmün büllöz hastalıklarda rituksimabın etkinliğini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 2012-2019 yılları arasında kliniğimizde otoimmün büllöz hastalık nedeniyle rituksimab tedavisi alan hastaların verileri geriye dönük olarak incelendi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, tanısı, infüzyon öncesi kutanöz/mukozal tutulum varlığı, infüzyon sayısı, anti-desmoglein 1, anti-desmoglein 3 ve tedavi öncesi ve sonrası indirekt immünofloresan verileri, tedavi yanıtları ve yan etkiler kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmamızda, rituksimab tedavisi sonrası anti-desmoglein 1 ve anti-desmoglein 3 seviyelerinde ve indirekt immünofloresans birikimlerinde anlamlı bir düşüş bulduk.(her ikisinde de P <0.001 olarak saptandı)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın sonuçları rituksimabın sistemik steroid tedavisi ile birlikte kullanılabilen etkili bir ajan olduğunu göstermiştir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the effectiveness of rituximab in autoimmune bullous diseases.
METHODS: In this study, the data of patients who received rituximab treatment for autoimmune bullous disease in our clinic between 2012 and 2019 were retrospectively reviewed. The patients age, sex, diagnosis, presence of cutaneous/mucosal involvement before infusion, number of infusions, anti-desmoglein 1, anti-desmoglein 3 and indirect immunofluorescence data before and after treatment, treatment responses and side effects were recorded.
RESULTS: In our study, we found a significant decrease in anti-desmoglein 1 and anti-desmoglein 3 levels and accumulations in indirect immunofluorescence after rituximab treatment. (P <0.001 for both)
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results from our study showed that rituximab is an effective agent that can be used with systemic steroid treatment.

21.
Fetal Prenazal Kalınlık ile Doğum Kilosu Arasındaki İlişki
The Relationship Between Fetal Prenasal Thickness and Birth Weight
Haççe Yeniçeri, Mehmet Murat Işıkalan, Ali Acar
doi: 10.5505/vtd.2021.06641  Sayfalar 137 - 141
GİRİŞ ve AMAÇ: Gebelerde bazı maternal ve fetal özelliklerin fetal sonografik prenazal kalınlığa etkisini ve prenazal kalınlık ile doğum ağırlığı arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız prospektif longutidinal olarak planlandı. Bir perinatoloji polikliniğine Eylül 2019 - Ocak 2020 tarihleri arasında fetal sonografik muayene için başvuran 16-23 gebelik haftasındaki sağlıklı gebeler dahil edildi. Demografik özellikler ve fetal prenazal kalınlık ölçümleri kaydedildi. Gebeler doğuma kadar takip edildi. Veriler, Pearson korelasyon analizi ve lineer regresyon ile değerlendirildi.
BULGULAR: Toplam 74 gebe değerlendirildi. Gebelerin yaş ortalaması 29,5 ± 5,3 idi. Ortalama fetal prenazal kalınlık 3,2 ± 0,97 mm olarak belirlendi. Tek değişkenli analizlerde maternal vücut kitle indeksinin, yaşın, fetal cinsiyetin ve paritenin prenazal kalınlık üzerine etkisi saptanmadı. Pearson korelasyon analizinde ise gebelik haftası ile prenazal kalınlık arasında pozitif korelasyon saptandı (r = 0,484; p < 0,001). Prenazal kalınlık ve ağırlığı arasında korelasyon yoktu (r = 0,133; p = 0,258).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İkinci trimesterde sonografik prenazal kalınlık gebelik haftası ile pozitif korelasyon göstermekte ve bu ilişki parite, vücut kitle indeksi, maternal yaş ve fetal cinsiyetten bağımsız gözükmektedir.
INTRODUCTION: We aimed to investigate the effect of certain maternal and fetal features on fetal prenasal thickness, considering the correlation between prenasal thickness and subsequent birth weight.
METHODS: This was a prospective longitudinal study. Uncomplicated pregnancies between 16-23 weeks of gestation seen at a perinatology outpatient clinic for fetal ultrasound examination between September 2019 - January 2020 were included. Demographic data and fetal prenasal thickness measurements were recorded. Pregnant women were followed until delivery. Data were evaluated with Pearson correlation analysis and linear regression.
RESULTS: A total of 74 pregnant women were evaluated. The mean maternal age and fetal prenasal thickness was 29.5 ± 5.3 years and 3.2 ± 0.97 mm, respectively. In univariate analysis, maternal body mass index, age, fetal gender and parity were not significantly related with prenasal thickness. Pearson correlation analysis revealed a positive correlation between gestational age and prenasal thickness (r = 0.484, p <0.001). There was no correlation between prenasal thickness and birth weight (r = 0.133, p = 0.258).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Prenasal thickness on second trimester ultrasound is positively correlated with gestational age, and this effect seems independent of parity, maternal body mass index, age, and fetal gender

22.
Diyabetik ayağın anatomik bozukluğu: Charcot nöropatisi
Anatomical disorder of the diabetic foot: Charcot neuropathy
Ece Buru, SEZAİ Özkan, Cihan Adanaş, Necip Güven, Tülin Türközü, Abbas Tokyay, Mehmet Ata Gökalp
doi: 10.5505/vtd.2021.60948  Sayfalar 142 - 145
GİRİŞ ve AMAÇ: Diyabetes mellitusun en önemli komplikasyonlarından biriside periferik dolaşım bozukluğuna bağlı meydana gelen diyabetik ayaktır. Diyabetik ayakta ileri dönemde meydana gelen charcot nöropatik artropatisi (CN) kronik, ilerleyici ve tedavisi oldukça zor bir hastalıktır. Bu çalışmada amacımız CN li hastaların ayak kemik ve ayak eklemlerinde meydana gelen değişikliklerin Sanders ve Frykberg sınıflamasına göre değerlendirmektir
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz otomasyon kayıtlarından elde edilen verilere dayanılarak hastaların yaş,cinsiyet, diyabet tanı alma süreleri ve tutulan ekstremitelerinin yanı sıra ayak radyografileri Sanders ve Frykberg sınıflamasına göre incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 20 hastanın yaş ortalaması 66,7±4,8 yaş,12 erkek ile 8 kadından oluşmakta idi. Sanders ve Frykberg anatomik sınıflamasına göre en çok 5 (%25) hasta ile Tip 2 hastaların olduğu görüldü
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diyabetes mellitusun tüm dünyada sıklığının artması bu hastalığa bağlı meydan gelen komplikasyonlarının iyi bilinmesi gereklidir. Çalışmamızda diyabetin önemli bir komplikayonu olan CN'in erken teşhis edilmesi son derece önemli olup yapılacak erken müdahaleler ile ayak ampütasyonlarının önlenebileceği kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: One of the most important complications of diabetes mellitus is diabetic foot caused by peripheral circulatory disorder. Charcot neuropathic arthropathy (CN), which occurs in the advanced stage of the diabetic foot, is a chronic, progressive and difficult to treat disease
METHODS: In this study, our aim is to evaluate the changes in the foot bone and foot joints of patients with CN according to the Sanders and Frykberg classification.Based on the data obtained from the automation records of our hospital, the patients' age, gender, diabetes diagnosis time and involved extremities, as well as foot radiographs were examined according to Sanders and Frykberg classification.
RESULTS: The average age of 20 patients included in the study was 66.7 years, 12 males and 8 females. Type 2 with up to 5 (25%) patients according to the Sanders and Frykberg anatomical classification
DISCUSSION AND CONCLUSION: The incidence of diabetes mellitus is increasing all over the world and complications due to this disease should be well known. In our study, early diagnosis of CN, is extremely important and we believe that foot amputations can be prevented with early interventions.

23.
Bir Üniversite Yoğun Bakım Ünitesinde Eritrosit Süspansiyonu Transfüzyon Değerlendirmesi: Retrospektif çalışma
Erythrocyte Suspension Transfusion Assessment in a University Intensive Care Unit: A Retrospective Study
Arzu Esen Tekeli, Mehmet Emin Keskin
doi: 10.5505/vtd.2021.56887  Sayfalar 146 - 150
GİRİŞ ve AMAÇ: Yoğun bakım ünitemizde bir yıllık eritrosit süspansiyonu transfüzyonları incelendi. Transfüzyon uygulama kararları ve bu kararların arkasındaki kriterlerin ortaya konulması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2017- Ocak 2018 tarihleri arasında Anesteziyoloji ve Reanimasyon kliniği yoğun bakım ünitesinde yatan ve herhangi bir nedenle eritrosit süspansiyonu transfüzyonu uygulanan 188 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar aktif kanama nedeni ile eritrosit süspansiyonu replasmanı yapılanlar (Grup K) ve aktif kanama olmaksızın resplasman yapılanlar (Grup NK) olarak ayrıldı. Hastaların demografik verileri, yatış tanıları, yoğun bakım kabulünün ilk 24 saatinde APACHE değerleri, eşlik eden hastalıklar, replasman için karar verildiğinde mevcut hemoglobin (Hb) değeri, hastaların yoğun bakımda yatış süreleri not edildi.
BULGULAR: Grup K’da hastaların yaşlarının Grup NK’dan anlamlı (p < 0.05) olarak daha düşük olduğu görüldü. Grup K’da komorbidite oranının Grup NK’dan anlamlı düşük olduğu izlendi (p < 0.05). Yoğun bakımda ilk 24 saatte bakılan APACHE değerlerinin Grup K’da anlamlı düşük (p < 0.05) olması dikkati çekti. Replasman kararı verildiğinde bakılan Hb değerleri açısından yapılan karşılaştırmada Grup K’da Hb değerlerinin anlamlı yüksek olduğu (p < 0.05) görüldü. Yoğun bakım yatış sürelerinde ise Grup NK’ nın belirgin farkla (p < 0.05) önde olduğu izlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Oluşturulmuş bir transfüzyon protokolü olmamakla birlikte esas belirleyicinin Hb değeri olduğunu, bununla birlikte diğer faktörlerin de etkili olduğunu gözlemledik. Aktif kanaması olmayan hastalarda, kanıtlar kan transfüzyonları ile daha konservatif bir yaklaşım önermektedir. Yoğun bakımda yatan hastalarda transfüzyon stratejilerini kişiselleştirmek ve etkenlerin farklı kombinasyonlarının ortak etkilerini ölçmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: One-year erythrocyte suspension transfusions were examined in our intensive care unit. It was aimed to reveal transfusion application decisions and the criteria behind these decisions.
METHODS: 188 patients in the intensive care unit of the Anesthesiology and Reanimation clinic between 2017 -2018 January and underwent transfusion of erythrocyte suspension for any reason were included in the study. Patients were divided into those who underwent erythrocyte suspension replacement due to active bleeding (Group K) and those who had a replacement without active bleeding (Group NK). Demographic data of the patients, hospitalization diagnoses, APACHE values in the first 24 hours of intensive care admission, comorbid diseases, available hemoglobin (Hb) value and length of stay in the intensive care unit were noted.
RESULTS: The ages of the patients in Group K were significantly lower (p <0.05) Tthe rate of comorbidity in Group K was significantly lower (p <0.05).APACHE values measured during intensive care admission were significantly lower (p <0.05) in Group K. Group K Hb values were found to be significantly higher (p <0.05) in the comparison made in terms of Hb values when the replacement decision was made. Group NK was significantly ahead (p <0.05) during the ICU stay.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Tthe main determinant was the Hb value and other factors were also effective. In patients without active bleeding, evidence suggests a more conservative approach with blood transfusions. We believe that more research is needed to personalize transfusion strategies in intensive care patients and to measure the common effects of different combinations of factors.

24.
Lokal ve Tek Doz Uygulanan Teriparatidin, Masseter Kası Genişliği ve Erken Dönem Mandibular Kemik İyileşmesi Üzerine Olan Etkisi
Effect of Single-Dose and Locally Applied Teriparatide on Masseter Muscle Thickness and Early Mandibular Healing
Cansu Gül Koca, Meryem Kosehasanogullari, Bengisu Yıldırım, İlhan KAYA, Esra Yüce, Muhammet Fatih Çiçek
doi: 10.5505/vtd.2021.98048  Sayfalar 151 - 158
GİRİŞ ve AMAÇ: Kemik iyileşmesi pek çok hücre, molekül ve büyüme faktörünün katıldığı kompleks bir olaydır. İyileşme periyodunda kas dokusu önemli bir yere sahiptir. Bu çalışmada, lokal ve tek doz uygulanan teriparatidin, mandibular defekt iyileşmesi ve masseter kas genişliği üzerine olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Cerrahi işlem öncesi kalınlığı ultrasonik görüntüleme tekniği ile ölçülmüştür. Mandibular defekt tam kalınlık ve 3 mm çapında olacak şekilde oluşturulmuştur. Sıçanlar her grupta 8 adet olacak şekilde negatif kontrol grubu (Grup 1), 20 µg teriparatid kullanılan grup (Grup 2) ve 40 µg teriparatid kullanılan grup (Grup 3) olmak üzere rastgele 3 gruba ayrılmıştır. Masseter kası ultrason ölçümleri aynı teknik kullanılarak 4 hafta sonra sakrifikasyondan hemen önce tekrarlanmıştır. Mandibular kemik iyileşmesi bütün gruplarda histomorfometrik teknik kullanılarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Kemik iyileşmesi açısından Grup 1 ile Grup 2 ve Grup 1 ile Grup 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu görülmüştür (p<0.01). Bununla birlikte defekt alanında oluşan yeni kemik miktarı açısından, Grup 2 ile Grup 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0.01). Masseter kası kalınlığındaki artış bütün gruplarda istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Bununla birlikte Grup 2 ve Grup 3’te kas kalınlığında görülen artışın Grup 1’e göre istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha fazla olduğu görülmüştür (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak tek doz ve lokal uygulanan teriparatidin, kemik iyileşmesini postoperatif 4. haftada arttırdığı, bunun yanı sıra masseter kası kalınlığının artışında anlamlı bir etkisinin olmadığı görülmüştür.
INTRODUCTION: Bone repair is a multifactorial mechanism involving a large number of cells, molecules and growth factors. In this healing period, muscle tissue has an important role. The aim of the study was to evaluate the effect of single dose and locally administered teriparatide on mandibular bone healing and masseter muscle thickness.
METHODS: In this study, 24 Sprague-Dawley male rats were used and the experimental animals were divided into 3 groups. Groups were defined in the following way: Group-1 had empty defect, Group-2 received 20 μg of TP, and Group-3 received 40 μg of TP. Before surgery and postoperative 4th week, masseter muscle thickness was measured with the same ultrasound imaging system. This was followed by histomorphometric evaluation that was performed for the measurement of mandibular bone healing
RESULTS: A statistically significant difference had been found in terms of the amount of bone ossification area between Group-1 and Group-2 and between Group-1 and Group-3 (p<0.01), but there was no statistically significant difference between Group-2 and Group-3 (p>0.01). Increase in the masseter muscle thickness in the postoperative period was statistically significant in all groups (p<0.05). On the other hand, increase in the masseter muscles thickness was higher in Group-2 and Group-3 than Group-1 but not statistically different (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result of this study, locally and single dose administered TP improved bone healing postoperative 4th week. On the other hand, TP did not have a significant effect on the increase of masseter muscle thickness.

OLGU SUNUMU
25.
SHOX Genindeki Krossing Over'in Klinik Kanıtı
Clinical Evidence of Crossover in the SHOX Gene
Emine Göktaş, Mahmut Selman Yıldırım
doi: 10.5505/vtd.2021.34356  Sayfalar 159 - 162
SHOX(short stature homeobox) genindeki mutasyonlar, izole boy kısalığından; kısa boy, mezomeli ve Madelung deformitesi ile karakterize Leri-Weill Sendromu’na kadar çeşitli genetik büyüme hastalıklarının sebebidir. Çalışmamızda, orjinalinde babanın Y kromozomunda bulunan ancak mayozdaki krossover nedeniyle kızının X kromozomuna aktarılan SHOX delesyonlu bir aileyi tanımladık. Hastamızda klinik olarak orantısız boy kısalığı ve mezomeli mevcuttu. Babasında, kız kardeşinde ve halasında da orantısız boy kısalığı ve ekstremitelerde mezomelik kısalık mevcuttu ancak hastamızın erkek kardeşinin boyu normaldi. Hepsinin kromozom analizi normaldi ancak metafaz FISH(floresan in situ hibridizasyon) incelemesinde; hastamız, kız kardeşi ve halasında X kromozomu üzerindeki SHOX geninde delesyon izlenirken, babanın Y kromozomu üzerindeki SHOX geninin delesyona uğradığı gözlendi. İlginç olarak hastamızın erkek kardeşinin FISH sonucu normaldi. Bu aile, SHOX genindeki krossing over olayının klinik kanıtı olması açısından sunuldu.
Mutations of the SHOX gene are cause of various genetic growth disorders, ranging from isolated short stature to Leri-Weill Syndrome characterized by short stature, mesomelia and Madelung deformity. We describe a family with a SHOX deletion originally located on the father’s Y chromosome but transmitted to daughter’s X chromosome by crossover during meiosis. The female index patient presented with disproportionate short stature and mesomelia. Her father, sister and paternal aunt showed disproportionate short stature and mesomelic shortenings of the limbs but her brother was normal stature. Their chromosome analyses were normal but metaphase fluorescence in situ hybridization (FISH) analysis showed a deletion of the SHOX gene on the X chromosome of the index patient, her sister and her paternal aunt but on the Y chromosome of index patient’s father. Interestingly, the index patient’s brother FISH analysis was normal. This family is presented as clinical evidence of crossover in the SHOX gene.

DERLEME
26.
Cerrahi Girişim Öncesi Oral Karbonhidrat Alımının Hasta Sonuçlarına Etkisi
The Effect of Preoperative Oral Carbohydrate Intake on Patient Outcomes
Maide Yeşilyurt, Serpil Yüksel
doi: 10.5505/vtd.2021.46656  Sayfalar 163 - 168
Hızlandırılmış iyileşme protokollerinin (Enhanced Recovery After Surgery-ERAS) temel ilkelerinden biri, komplikasyon oranlarını artırmadan cerrahi girişim öncesi oral karbonhidrat takviyeleri ile hastaların uzun süreli aç kalmasını önlemektir. Bu derlemede, cerrahi girişim öncesi oral karbonhidrat alımının cerrahi girişim sonrası hasta sonuçlarına etkisini irdelemek amaçlandı. Derleme kapsamında, “ERAS protokolleri”, “oral karbonhidrat alımı” “morbidite” “mortalite” ve “komplikasyon” anahtar kelimeleri ile 2000-2019 yılları arasında elektronik veri tabanlarından elde edilen Türkçe ve İngilizce tam metin derlemeler, randomize kontrollü çalışmalar, meta-analizler ve klinik rehberler incelendi. Yayınlanan rehberlerde anestezi uygulanmasından 2-3 saat önce berrak sıvı gıdaların alınabileceği (Kanıt Düzeyi A), 400 ml oral karbonhidrat verilebileceği önerilmektedir. Yapılan çalışmalarda, sıvı oral karbonhidrat takviyesinin cerrahi girişim sonrası hastanede kalış süresini kısalttığı, hastaların bağırsak işlevlerinin daha kısa sürede normale dönmesini sağladığı, bulantı-kusmayı ve insülin direncini azalttığı, kan glukozunun 180 mg/dl altında tutulmasını sağladığı, hasta konforunu artırdığı bildirilmiştir. Mevcut literatürde, karbonhidrat takviyesinin komplikasyon oranları ve hasta konforu üzerinde anlamlı etkisinin olmadığını, kanıt temelli yeni araştırmalara gereksinim olduğunu bildiren çalışmalar da bulunmaktadır. Cerrahi sürecin tüm aşamalarında etkin rolü olan hemşirelerin ERAS protokolü içerisinde yer alan oral karbonhidrat alımına ve etkilerine ilişkin güncel bilgiye erişimlerinin sağlanması önemlidir.
One of the basic principles of Enhanced Recovery After Surgery (ERAS) protocols is to prevent prolonged fasting of patients with preoperative oral carbohydrate intake without increasing complication rates. The aim of this review is to investigate the effects of preoperative oral carbohydrate intake on postoperative patient outcomes. This review examines full-text meta-analyses, systematic reviews, randomized controlled studies, clinical studies and guidelines in Turkish and English languages published between 2000 and 2019 that are retrieved from databases using the keywords “ERAS protocols”, “oral carbohydrate intake”, “morbidity”, “mortality” and “complication”. The published guidelines suggest that clear liquid foods can be taken 2-3 hours before anesthesia (Level of Evidence A), and 400 ml of oral carbohydrate solution may be given. According to the results of a randomized controlled trial, preoperative oral carbohydrate intake reduces the length of hospital stay after surgical intervention and helps patients’ bowel function return to normal in a shorter time period. Similar studies report that oral carbohydrate reduces nausea-vomiting and insulin resistance, keeps blood glucose below 180 mg/dl, and increases patient comfort. However, the current literature also presents studies reporting that preoperative oral carbohydrate intake does not have a significant effect on complication rates and patient comfort, and that there is a need for new evidence-based research. It is essential to ensure that nurses, who have an active role in all stages of the perioperative process, have access to up-to-date information on preoperative oral carbohydrate intake as a part of ERAS protocols and its effects.

EDITÖRE MEKTUP
27.
COVID-19 Salgını ve Ruh Sağlığı
COVID-19 Outbreak and Mental health
Pinar Guzel Ozdemir
doi: 10.5505/vtd.2021.92195  Sayfalar 169 - 170
Editöre mektup olduğundan hazırlanmamıştır.
It is not prepared because it is a letter to the editor.

LookUs & Online Makale