E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694
Van Tıp Dergisi - Van Med J: 29 (1)
Cilt: 29  Sayı: 1 - 2022
EDITÖRE MEKTUP
1.
Antifungal Duyarlılıklarının Yorumlanması Referans Yöntemlerin Kıstaslarına Göre Yapılır: CLSI ve EUCAST
Evaluations of Antifungal Susceptibilities Have to Be According to Reference Guidelines: CLSI and EUCAST
Ali Korhan Sığ
doi: 10.5505/vtd.2022.60490  Sayfa 1
Editöre mektup olduğundan özet yoktur
Editöre mektup olduğundan özet yoktur

KLINIK ARAŞTIRMA
2.
Aile Hekimliği Disiplininin Değişik Basamaklarındaki Hekimlerin DislipidemiTedavilerine Yaklaşımları
Approaches to Dyslipidemia Treatments of Doctors of Family Medicine Discipline in Different Steps
Harun Karahan, Hasan Hüseyin Mutlu, Hacer Hicran Mutlu, Serkan Öztürk
doi: 10.5505/vtd.2022.53896  Sayfalar 2 - 12
GİRİŞ ve AMAÇ: Kardiyovasküler hastalıklar ülkemizde ve dünyada önde gelen ölüm nedenleridir. Çalışmamızda aile hekimliği disiplininde farklı akademik aşamalardaki hekimlerin kardiyovasküler hastalıkların en önemli risk faktörlerinden dislipideminin tedavisine yaklaşımını göstermeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız Kadıköy ve ilçesinde aktif olarak çalışan 259 aile hekiminin 189'una ulaşılarak 01.01.2019 - 01.03.2019 tarihleri arasında yüz yüze görüşme ve online anket doldurma yöntemiyle gerçekleştirildi. Çalışma, katılan hekimlerin dislipidemi ve statin tedavisi ile ilgili görüşleri, dislipidemik hastaların demografik verileri, tanı ve takibi, statin tedavisi hakkındaki bilgi ve deneyimleri hakkında 32 sorudan oluşan bir anket ile elde edilmiştir.
BULGULAR: Asistan aile hekimlerinin hem uzman hem de pratisyen hekimlere göre daha fazla kronik hastalık izlediği gözlendi (p <0.001). Uzman aile hekimleri, dislipidemi tanısı ve tedavisi hakkında asistan ve pratisyen aile hekimlerine göre daha fazla bilgi sahibi olduklarını düşünmektedir (p = 0.001). Asistan ve uzman aile hekimleri statin tedavisinin, tedavi süresini ve yan etkileri pratisyen hekimlere göre daha fazla takip ettikleri gözlenmiştir (p = 0.001). Pratisyen aile hekimlerinin % 29.8'i (n = 25), asistam aile hekimlerinni % 50.8'i (n = 31) ve uzman aile hekimlerinin % 68.3'ü (n = 28) en son çıkan tanı ve tedavi kılavuzlarına uyduklarını belirtmiştir. Uzman aile hekimlerinin asistan aile hekimlerine ve asistan aile hekimlerinin pratisyen hekimlere göre daha fazla kılavuz takip ettikleri gözlenmiştir (p <0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Aile hekimlerinin kardiyovasküler hastalıklarla tanı, tedavi ve takibi güncel kılavuzlarla birlikte gerçekleştirmesi, ilk aşamada hastanın yaşam kalitesini artıracak ve 2. ve 3. basamak sağlık tesislerinde birikimi azaltacaktır. Bununla birlikte, bu kılavuzların hızlı bir şekilde değiştirilmesi hekimlerin kendilerini hızla yenilemelerini gerektirir.
INTRODUCTION: Cardiovascular diseases are the leading causes of death in our country and in the world. In our study, we aimed to show the approach of physicians at different academic stages in family medicine discipline to the treatment of dyslipidemia, which is one of the most important risk factors of cardiovascular diseases.
METHODS: Our study was conducted between 01.01.2019 - 01.03.2019 in 189 (73%) of 259 family physicians actively working in the city of Kadıköy and its district, with face-to-face interviews and online survey filling. Opinions of the physicians participating in the study about their dyslipidemia and statin treatment were obtained with a questionnaire consisting of 32 questions about the demographic data, diagnosis and follow-up of dyslipidemic patients, their knowledge and experience about statin treatment.
RESULTS: It was observed that resident family physicians followed more chronic diseases than both specialist and general practitioners (p <0.001). Specialist family physicians think that they have more information about the diagnosis and treatment of dyslipidemia than general practitioner family physicians and general practitioner family physicians (p= 0.001). It has been observed that assistant and specialist family physicians follow drug efficacy, duration of treatment and side effects more than general practitioners (p= 0.001). 29.8% (n= 25) of practitioner family physicians, 50.8% of assistant family physicians (n=31) and 68.3% (n=28) of specialist family physicians stated that they follow the latest guidelines. It has been observed that specialist family physicians follow more guidelines than assistant family physicians and assistant family physicians follow general practitioners (p <0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The fact that family physicians perform diagnosis, treatment and follow-up with cardiovascular diseases along with current guidelines will increase the quality of life of the patient in the first step and decrease the accumulation in the 2nd and 3rd step health facilities. However, the rapid change of these guidelines requires physicians to renew themselves quickly.

3.
Enürezis Tanısı Alan Çocuk ve Ergenlerin Başvuru Yakınmaları, Eşlik Eden Tanıları ve Tedavilerinin Değerlendirilmesi
Evaluation of Application Complaints, Co-Diagnoses and Treatments of Children and Adolescents Diagnosed with Enuresis
Leyla Bozatlı, Cansu Uğurtay, Burcu Güneydaş, Işık Görker
doi: 10.5505/vtd.2022.98975  Sayfalar 13 - 18
GİRİŞ ve AMAÇ: Enürezis tanılı olguların başvuru yakınmaları, enürezis tipi, eş tanıları, aile öyküsü, önerilen tedavi yöntemleri ile ilgili bilgilerin saptanması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2014 – Ocak 2019 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran ve enürezis tanısı konan 86 olgu değerlendirmeye alındı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 86 hastanın 34’ü (%39,5) kız, 52’si (%60,5) erkekti. Enürezis tanısı alan olguların 52’sine (%60,5) primer enürezis, 34’üne (%39,5) sekonder enürezis tanısı konmuştur. Değerlendirme sonrasında olguların 64’üne (%74,4) sadece enürezis, 6’sına (%7) enürezis ve enkoprezis tanıları konmuştur. Enürezis ve enkoprezis dışında en sık konan psikiyatrik tanının Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanısının olduğu görülmüştür. Olguların 69’una (%81,2) “davranışçı öneriler” başlığı altında takvim tutma (güneş-bulut), sıvı kısıtlaması, uyku hijyen kuralları anlatılmış olup psikoeğitim verilmiştir, 13 olguya (%15,3) davranışçı önerilere ek olarak medikal tedavi başlanmıştır. Olguların 18’inin (%20,9) ailesinde enürezis öyküsünün olduğu saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Olgularımızın literatür ile uyumlu olacak şekilde erkek ağırlıklı olduğu, komorbidite oranının yüksek olduğu bulunmuştur. Poliklinik takip oranları, tedaviye uyum ve tedavi oranlarının da düşük olduğu saptanmıştır. Enürezisin benlik saygısını olumsuz etkileyen, sekonder psikolojik problemlere neden olabilen bir bozukluk olması nedeniyle erken tanı ve etiyolojik faktöre uygun tedavi algoritmalarının uygulanması önem taşımaktadır.
INTRODUCTION: It was aimed to determine the information about application complaints, type of enuresis, comorbid diagnoses, family history, recommended treatment methods of patients diagnosed with enuresis
METHODS: 86 cases who applied to our outpatient clinic between January 2014 and January 2019 and were diagnosed with enuresis are evaluated.
RESULTS: Of the 86 patients included in the study, 34 (39.5%) were female and 52 (60.5%) were male. Primary enuresis was diagnosed in 52 (60.5%) of the cases diagnosed with enuresis and secondary enuresis in 34 (39.5%). After evaluation, 64 (74.4%) of the cases were diagnosed with enuresis only, enuresis and encopresis in 6 (7%). Apart from enuresis and encopresis, the most common psychiatric diagnosis was the diagnosis of Attention Deficit Hyperactivity Disorder. Keeping a calendar (sun-cloud), fluid restriction, sleep hygiene rules were described in 69 (81.2%) of the cases under the title of “behavioral recommendations”, and [medical treatment was started in addition to behavioral recommendations in 13 cases (15.3%). It was determined that 18 (20.9%) of the cases had a family history of enuresis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Consistent with the literature, our cases were found to be predominantly male and the comorbidity rate was high. Outpatient follow-up rates, compliance with treatment and treatment rates were also found to be low. Since enuresis is a disorder that negatively affects self-esteem and can cause secondary psychological problems, it is important to apply treatment algorithms suitable for early diagnosis and etiological factor.

4.
Ekran Süresi, Dönemi ve Anne Eğitim Seviyesinin Ergenlerde Obezite Gelişimine Etkisi
The Effect of Screen Time, Period and Maternal Education Level on the Development of Obesity in Adolescents
Mehmet Karadag, Gulay Can Yilmaz
doi: 10.5505/vtd.2022.44538  Sayfalar 19 - 26
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocukluk çağı obezitesinde son dönemlerde yaşanan artış ciddi boyutlara ulaşmıştır. Obezite gelişimine katkı sağlayan faktörlerden birisi de ekran maruziyet sürelerinin yüksek olmasıdır. Ancak etkili olabilecek bazı parametrelerin klinik örneklemde yeterince incelenmediği görülmüştür.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma örneklemi Mardin Devlet Hastanesi Çocuk Endokrinoloji Birimine başvuran 11-17 yaş aralığında 51 obezitesi olan ergen ve 49 sağlıklı kontrolden oluşmaktadır. Katılımcıların araştırmacılar tarafından hazırlanan sosyodemografik veri formu ve ekran kullanım anketini doldurmaları istenmiştir.
BULGULAR: Obezitesi olan ergenlerde ilk televizyon izleme yaşının daha erken (ortanca: 1), günlük ortalama televizyon izleme süresi (ortanca: 2.5) ve toplam ekran maruziyet süresi (ortalama: 5.8) daha fazladır. Regresyon analizinde düzeltme yapıldıktan sonra, annenin eğitim durumu, çocuğun ilk televizyon izleme yaşı ve toplam ekran maruziyet düzeyi önemli olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocukların düzenli olarak ilk televizyon izleme yaşı, annenin eğitim durumu ve toplam ekran maruziyet süresi obezite riski açısından önemli belirleyiciler arasındadır.
INTRODUCTION: The recent increase in childhood obesity has reached severe levels. High screen exposure times are one of the factors contributing to the development of obesity. However, it additional parameters that could have a role were not adequately examined in the clinical sample.
METHODS: The research sample consisted of 51 adolescents with obesity and 49 healthy controls aged 11-17 years who applied to Pediatric Endocrinology Department. Participants were asked to fill in the sociodemographic data form and the screen use questionnaire prepared by the researchers.
RESULTS: In obese patients, the age of first exposure to television was earlier (median: 1), average daily television watching time (median: 2.5,) and total screen exposure time (mean: 5.8). After adjustment in the regression analysis, mother's educational status, the child's age at first exposure to television, and the total screen exposure were found significant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The age at which children are first exposed to television, the education level of the mother and the duration of total screen exposure are among the important determinants of obesity risk.

5.
Akut Lösemide Nüksün Öngörüsünde Olası şüpheli: Trombositopeni
The Probable Suspect in the Prediction of Relapse in Acute Leukemia: Thrombocytopenia
İpek Dokurel Çetin, Nihal Özdemir, Tülin Tiraje Celkan, Sarper Erdogan, Hilmi Apak
doi: 10.5505/vtd.2022.17092  Sayfalar 27 - 35
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocukluk çağında, akut lösemi hastalarında nüks gelişmesi sık olmamakla birlikte, mortalitesi yüksek bir komplikasyon olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda, çocukluk çağı akut lösemi hastalarının nüks riskinin öngörüsünde kolaylıkla kullanılabilecek kan belirteçlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde, 20 yıllık süreçte akut lösemi tanısı alan 279 çocuğun verileri geriye dönük tarandı. Tüm verilerine ulaşılabilen 42 nüks gelişmiş ve 37 nüks gelişmemiş akut lösemi olgusu çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların, tanı esnasındaki ve takip sürecindeki kan sayımı belirteçleri ve fizik muayene bulguları geriye dönük olarak değerlendirildi. Sayısal değişkenlerin karşılaştırılmasında, Mann- Whitney U ve T- test kullanıldı. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında ise, Ki- kare testi kullanıldı.
BULGULAR: Nüks gelişen çocuk değerlendirildiğinde; yirmidört çocuk B-hücreli ALL, 10 çocuk T-hücreli ALL, 8 çocuk AML tanısı almıştı. Nüks gelişmeyen olguların ise; 26 çocuk B-hücreli ALL, 10 çocuk T- hücreli ve 1 çocuk AML tanısı almıştı. Remisyon sağlandıktan sonraki izlemde, nüks gelişen 24 hastada ve nüks gelişmeyen dokuz hastada trombositopeni görüldü. Tüm hastalar değerlendirildiğinde; remisyon sonrasında, trombositopeni görülen olgularda nüks gelişme riski istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p= 0,003). Remisyon döneminde, ortalama 3,86 hafta devam eden trombositopeni görülen tüm hastalarda nüks geliştiği gözlenmiştir..
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocukluk çağı akut lösemi hastalarının, remisyon dönemindeki izlemleri esnasında trombositopeni gözlenmesi, öncelikle tedavide kullanılan kemoteröpetiklerin ve olası gelişen infeksiyonların kemik iliğine olan etkisi ile açıklanabilir. Ancak, çalışmamız göstermiştir ki; remisyon dönemi sonrasında gelişen ve üç haftadan uzun süren trombositopeni varlığı nüks gelişiminin öngörüsünde, ulaşımı kolay bir kan belirteci olarak kullanılabilir.
INTRODUCTION: Relapse is not common in patients with acute leukemia in childhood, however it is a serious complication with high mortality rate. We aimed to predict relapse among pediatric acute leukemia patients in remission by using complete blood parameters which are used routinely in clinical practice.
METHODS: In all,279 children diagnosed with acute leukemia over a 20-year period were retrospectively reviewed. Fourty two children relapsed and 37 children non-relapsed acute leukemia cases, all of whose data were available, were included in the study. Blood count parameters and physical examination findings at the time of diagnosis and during the follow-up were evaluated retrospectively in all patients.
RESULTS: In the relapse group;children were diagnosed with B-cell ALL(n=24), T-cell ALL(n=10), and AML(n=8). In non- relapse group;children were diagnosed with B-cell ALL(n=26), T-cell (n=10) and AML(n=1).Thrombocytopenia was observed in 24 patients for the relapse group, compared to nine children in non- relapse group. After remission, the risk of relapse was significantly higher in patients with thrombocytopenia (p= 0.003) than in patients without thrombocytopenia among both groups. During the remission period, relapse was observed in all patients with thrombocytopenia lasting for an average of 3.86 weeks.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Thrombocytopenia during the remission period of pediatric acute leukemia patients can be explained primarily by the effect of chemotherapeutic drugs used in treatment and possible infections on the bone marrow. We demonstrated that the presence of thrombocytopenia which develops after the remission period and lasts longer than three weeks can be used as an easy-to-access blood parameter in the prediction of relapse.

6.
Küratif Rezeksiyonla Tedavi Edilen Kolorektal Kanserli Hastalarda Metastatik Lenf Nodu Oranının Prognostik Önemi
Prognostic Significance of Ratio of Metastatic Lymph Nodes in Colorectal Cancer Patients Treated with Curative Resection
Kaptan Gülben, Osman Uyar, Bahadır Öndeş
doi: 10.5505/vtd.2022.24855  Sayfalar 36 - 40
GİRİŞ ve AMAÇ: Metastatik lenf nodu oranının (mLNO) bazı solid organ tümörlerinde önemli bir prognostik faktör olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı mLNO’nun kolorektal kanserli (KRK) hastalardaki prognostik önemini araştırmaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2008- Nisan 2014 tarihleri arasında, uzak metastazı olmayan ve küratif amaçla cerrahi tedavi uygulanan 246 KRK’li hastanın kayıtları retrospektif olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, çıkarılan toplam lenf nodu sayısı, mLN sayısı, patolojik T evresi, TNM evresi, mLNO ve lenfovasküler invazyonun hastalıksız ve genel sağkalım üzerindeki etkisi tek ve çok değişkenli Cox-regression testi ile analiz edildi. Sağ kalım eğrileri Kaplan-Meier, sağ kalım farkları log-rank testi ile hesaplandı. mLNO için optimal cut-off değeri ROC analizi ile belirlendi.
BULGULAR: Hastaların ortanca yaşı 61 (23-86) olup, ortanca takip süresi 38 (11-78) aydı. ROC analizinde mLNO için optimal cut-off değeri 0,08 olarak bulundu. Çok değişkenli analizde çıkarılan toplam lenf nodu sayısı (p<0,007) ve mLNO’nun (HR: 2,1, %95 GA: 1,2-4,2, p<0,003) hastalıksız sağkalımı etkileyen bağımsız risk faktörleri olduğu belirlendi. Genel sağkalım için sadece mLNO’nun bağımsız risk faktörü olduğu saptandı (HR: 7,5, %95 GA: 2,6-21,2, p<0,0001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Uzak metastazı olmayan KRK’li hastalarda mLNO’nun 0,08’in üzerinde olması hem hastalıksız sağkalım, hem de genel sağkalım için bağımsız bir risk faktörü olarak bulunmuştur. TNM sınıflamasında, mLNO’nun öneminin desteklenmesi için daha geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Metastatic lymph node ratio (mLNR) has been shown to be an important prognostic factor in some solid tumours. The aim of this study was to investigate the prognostic value of mLNR in patients with colorectal carcinoma (CRC).
METHODS: The records of 246 CRC patients who had not distant metastasis and treated with curative surgery were retrospectively evaluated between January 2008 and April 2014. The effects of age, gender, the number of total lymph nodes removed, the number of metastatic lymph nodes, pathological T stage, TNM staging, mLNR and lymphovascular invasion on disease free survival and overall survival were analyzed with univariate and multivariate Cox-regression tests. Survival curves were calculated using Kaplan-Meier method and survival differences were assessed by log-rank test. Optimal cut-off value for mLNR is determined with ROC analysis.
RESULTS: Median age was 61 (23-86) and median follow-up period was 38 (11-78) months. Optimal cut-off value for mLNR was found as 0,08 in ROC analysis. In the multivariate analysis, the number of total lymph nodes removed (p<0.007) and mLNR (HR, 2.1; 95% CI, 1.2-4.2; p<0.003) were found to be independent risk factors on disease-free survival. For overall survival, mLNR only was the independent risk factor on overall survival (HR,7.5; 95% CI, 2.6-21.2; p<0.0001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: mLNR value more than 0,08 was found to be an independent risk factor on both overall survival and disease-free survival in patients with non-metastatic CRC. Larger prospective studies are needed to support the significance of mLNR for TNM classification of CRC.

7.
Anestezi Hekimlerinin Nazotrakeal Entübasyona İlişkin Bilgi, Tutum ve Deneyimlerinin Değerlendirilmesi: Bir Anket Çalışması
Evaluating the Knowledge, Attitude and Experience of Anesthesiologist About Nasotracheal Intubation: A Questionnaire Study
Sibel Çatalca, Gokcen Kulturoglu, Reyhan Polat
doi: 10.5505/vtd.2022.32043  Sayfalar 41 - 48
GİRİŞ ve AMAÇ: Ameliyathane ve yoğun bakım hastalarında entübasyon uygulaması için sıklıkla orotrakeal yol kullanılsa da, bazı özellikli cerrahiler için nazotrakeal yol gerekmektedir. Bu anket çalışmasında, anestezi hekimlerinin nazotrakeal entübasyon deneyimleri, bu konu hakkındaki bilgi düzeyleri ve nazotrakeal entübasyonu kolaylaştıran yeni yöntemleri kullanım oranlarının araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Anesteziyoloji ve reanimasyon kliniklerinde çalışan asistan ve uzman hekimlerin, yüz yüze iletişim ve elektronik posta yolu ile cevapladığı anket formlarından araştırma verileri toplandı. Katılımcılara ait demografik veriler, nazotrakeal entübasyon ile ilgili bilgi ve deneyimleri, uyanık nazotrakeal entübasyon sırasında sedasyon ve/veya analjezi amacıyla ilaç tercihleri için kıyaslamalar yapıldı. Kategorik veriler sayı (yüzde) [n (%)] olarak sunuldu. P<0.05 olan değerler anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Anketi cevaplayan 264 hekimden 204 (%93.58) hekimin nazotrakeal entübasyon deneyimine sahip olduğu görüldü. Anketimizin sonucuna göre katılımcı uzman ve asistan hekimlerin sayısı eşit, çoğu eğitim araştırma hastanesinde çalışmaktaydı (%70.6, n=144). Hekimlerin %29.9 (n=61)’unun uyanık nazotrakeal entübasyon yaptığı ve bu işlem sırasında %69’unun (%49 ‘her zaman’, %19.7 ‘nadiren’) midazolam kullanmayı tercih ettikleri görülmüştür. Katılımcılar içerisinde zor nazotrakeal entübasyon ile karşılaşan hekimlerin oranı %27.9 (n=57) iken bu hekimlerin %21’i (n=12) videolaringoskopu ‘her zaman kullanırım’ %40.3’ü ise ’hiçbir zaman kullanmam’ cevabını vermiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Nazal hava yolu yönetiminde anestezi pratiğine yeni katılan hava yolu cihazlarının tanıtımı, kullanılabilecek sedatif ajanların çeşitlendirilmesi için eğitim programları hazırlanması ve bu eğitimlerin belli aralıklarla tekrarlanması gerektiği kanaatine varılmıştır.
INTRODUCTION: Although the orotracheal intubation is frequentlyused in the operating room and intensive care, nasotracheal intubation is required for some specific surgeries. In this study, it was aimed to investigate the experience and the level of knowledge on nasotracheal intubation, and the rates of using new methods that facilitate nasotracheal intubation.
METHODS: Datas were collected from the questionnaire forms that residents and specialists working in anesthesiology and reanimation clinics answered questions via face-to-face communication or e-mail. The questionnaire included questions regarding demographic data and the knowledge and experience of anesthesiologists about nasotracheal intubation. Number (percent) [n (%)] was used to summarize categorical variables. p<0.05 were considered significant in the study.
RESULTS: 204 (93.58%) participants have nasotracheal intubation experience. The number of specialists and residents was equal in the study and the majority of the participants (70.6%, n = 144) were working in the training and research hospitals. The proportion of anesthesiologists who experienced difficult nasal intubation among the participants was 27.9% (n = 57). 21% of the anesthesiologists (n = 12) who with difficult nasotracheal intubations said that ‘I always use the videolaryngoscope’. 69% (49% always, 19.7% rarely) of the participants said that they used midazolam during awake nasotracheal intubation.


DISCUSSION AND CONCLUSION: Training programs should be prepared and repeated because of new airway devices and sedative agents in nasal airway management.

8.
Kalça İntertokanterik Kırıklarında Ameliyat Tipinin Planlanmasında Bilgisayarlı Tomografi’nin Etkisi
The Effect of Computed Tomography on Planning the Type of Operation in Hip Intertochanteric Fractures
Abbas Tokyay, Sezai Özkan, Necip Güven, Tülin Türközü, Bayram Ersidar
doi: 10.5505/vtd.2022.92331  Sayfalar 49 - 53
GİRİŞ ve AMAÇ: Acil servise sık başvuru nedenlerinden biri kalça kırıklarıdır. Bu kırıklarda mortalite ve morbidite yüksek oranda görülmektedir. Birçok ortopedik cerraha göre bu kırıkların tedavi planlanmasında radyografik görüntülemenin yeterli olduğu bildirilmiştir. Ancak kompleks kırıkların daha iyi anlaşılması için bazen bilgisayarlı tomografi (BT)’ye ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız kalça intertrokanterik (İT) kırıklarında ameliyat planının belirlenmesinde radyografinin yanı sıra BT’ye gereksinim olup olmadığını tespit etmektir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2016 ile Ocak 2020 yılları arasında kalça İT kırıkları nedeniyle ameliyat edilen ve otomasyon kayıtlarında hem radyografisi hem de BT si olan 71 hasta, dokuz gözlemci tarafından değerlendirildi. Bunlar yalnızca radyografinin kırığın konfigürasyonunu anlamada yeterli olup olmadığını ve BT’nin tedavi planına etkisini değerlendirdiler.

BULGULAR: Toplam 71 hastanın (37 kadın, 34 erkek) yaş ortalaması 80.8±8.35 olarak saptandı. Gözlemciler bu hastaların tedavi planlanmasında ve kırığın konfigürasyonunu daha iyi anlamak için hastaların %19.9’unda BT’ye gereksinim duydu. Gözlemcilerin kırıkların BT görüntülerini incelemesi sonrası, hastaların %5.7’sinde tedavi planlamasında değişiklik yaptıkları tespit edildi.


TARTIŞMA ve SONUÇ: Kalça biyomekaniğinin daha iyi anlaşılması, anatomik olarak BT ile üç boyutlu görüntünün elde edilmesi ve gelişen implant teknolojisi göz önüne alındığında cerrahların kalça İT kırıklarında BT görüntülemesine olan gereksinimlerinin arttığı tespit edildi.
Anahtar kelimeler: Kalça, intertrokanterik kırık, ileri yaş, radyografi, bilgisayarlı tomografi.


INTRODUCTION: One of the common reasons for admission to the emergency department is hip fractures. Mortality and morbidity rates are high in these fractures. According to many orthopedic surgeons, it is of the opinion that the radiographic image is sufficient for the treatment planning of these fractures. However, computerized tomography (CT) is sometimes needed to beter understand complex fractures. Our aim in this study is to determine whether there is a need for CT as well as radiography in determining the surgery plan in hip intertrochanteric (IT) fractures by evaluating among different observers.

METHODS: Between January 2016 and January 2020, 71 patients who were operated for hip IT fractures and had both radiography and CT in automation records were evaluated by nine observers.

RESULTS: The meanage of 71 patients (37 females, 34 males) was 80.8 ± 8.35 years. Observers required CT in 19.9% of the patients for treatment planning of these patients and to beter understand the fracturecon figuration. Observers found that 5.7% of the patients made changes in treatment planning after CT imaging of the fracture.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Considering beter understanding of hip biomechanics, obtaining three-dimension alimages with anatomical CT and developing implant technology, it was determined that surgeons' need for CT imaging in hip IT fractures has increased.
Keywords: Hip, intertrochanteric fracture, advanced age, radiography, computed tomography.


9.
Dirençli Hipertasiyonu Olan Hastalarda Dipper / Non-Dipper Paterni İle Nötrofil-Lenfosit Oranı Arasındaki İlişki
The Relationship Between Dipper / Non-Dipper Pattern and Neutrophil-Lymphocyte Ratio in Patients with Resistant Hypertension
Halil Akın, Önder Bilge
doi: 10.5505/vtd.2022.89090  Sayfalar 54 - 61
GİRİŞ ve AMAÇ: Non-Dipper hipertansiyon, kardiyovasküler morbidite ve mortalitede artış ile ilişkilidir. Nötrofil-lenfosit oranı (NLO), kardiyovasküler hastalıkları olan hastalarda kötü sonuçlarla ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmada, dirençli hipertansiyonda dipper ve non-dipper paterni ile NLO arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya 164 dirençli hipertansif hasta dahil edildi. Dirençli hipertansif hastalar ambulatuvar 24 saatlik kan basıncı verilerine göre dipper (n: 76) ve non-dipper (n: 88) olarak iki gruba ayrıldı. Nötrofil-lenfosit oranı, nötrofil sayısının lenfosit sayısına bölünmesiyle hesaplandı
BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların %76’ sı kadın, %24’ ü erkek ve yaş ortalaması 57±7 olarak hesaplanmıştır. Non-dipper dirençli hipertansiyon grubunda istatiksel anlamlılık ile dipper dirençli hipertansiyon grubuna göre nötrofil sayısı, kırmızı kan hücre dağılım genişliği (RDW),vücut kitle indeksi ve trigliserid değerinde yükseklik tespit edildi. Nötrofil-lenfosit oranı, non-dipper dirençli hipertansiyon grubunda, dipper dirençli hipertansiyon grubuna istatistik anlamlılık ile daha yüksek bulundu [2,2 (1,94/3,1) vs 1,76 (1,3/2,1)); p<0.001]. Yapılan çoklu (multiple) lojistik regresyon analizinde nötrofil-lenfosit oranı (odds ratio [OR]: 2,5, 95% confidence interval [CI]: 1,29-4,94, p<0.001) ve RDW (OR: 7,1, 95% CI: 3,78-13,4, p<0,001) non-dipper dirençli hipertansiyon ile arasında anlamlı ilişki saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız, dirençli hipertansiyon hastalarda non-dipper paterninin varlığı, hipertansiyonun neden olduğu inflamasyon ile ilişkili olduğu ve bu grup hastalarda nötrofil-lenfosit oranı ve RDW gibi enflamatuvar biobelirteçlerin daha yüksek olduğunu göstermiştir.
INTRODUCTION: Non-Dipper hypertension is associated with increased cardiovascular morbidity and mortality. The neutrophil-lymphocyte ratio (NLR) has been associated with poor outcomes in patients with cardiovascular disease. This study aimed to investigate the relationship between dipper and non-dipper patterns and NLR in resistant hypertension (RHT) patients.
METHODS: 164 RHT patients were included in this study. RHT patients were divided into two groups as dipper (n: 76) and non-dipper (n: 88) according to ambulatory blood pressure measurement. NLR was calculated by dividing the number of neutrophils by the number of lymphocytes.
RESULTS: 76% of the patients included in the study were female and the average age was 57±7. Statistically, a significant increase in neutrophil count, red blood cell distribution width (RDW), body mass index and triglyceride values were found in the non-dipper resistant hypertension group compared to the dipper RHT group. Also, the neutrophil-lymphocyte ratio was significantly higher in the non-dipper resistant hypertension group compared to the dipper resistant hypertension group (2.2 (1.94/3.1) vs 1.76 (1.3/2.1)); p <0.001). In the multiple logistic regression analysis, neutrophil-lymphocyte ratio (OR: 2.5, 95% CI: 1.29-4.94, p <0.001) and RDW (OR: 7.1, 95% CI: 3.78-13.4, p <0.001), a significant relationship was found between non-dipper resistant hypertension.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study has shown that the presence of a non-dipper pattern in resistant hypertension patients is associated with inflammation caused by hypertension, and inflammatory indicators such as neutrophil-lymphocyte ratio and RDW were higher in this group of patients.

10.
Kilitli Humerus Plağı ile Osteosentez Uyguladığımız 60 Yaş Üstü Proksimal Humerus Kırıklı Hastalarımızın Sonuçları
Results of Our Patients with Proximal Humerus Fractures above 60 Years of Age, in which We Applied Osteosynthesis with Locked Humerus Plate
Bülent Kılıç, Mustafa Çalışkan, Anıl Agar, Deniz Gülabi
doi: 10.5505/vtd.2022.59219  Sayfalar 62 - 68
GİRİŞ ve AMAÇ: 60 yaş üstü hastalarda proksimal humerus kırığının (PHK) tedavisi konusunda tartışmalar vardır. Özellikle parçalı ve ileri deplasmanlı kırıklar için cerrahi düşünülmelidir. İleri yaştan dolayı oluşan osteoporoz gibi faktörlerden dolayı, kemik tutulumu iyi olan kilitli proksimal humerus plakları tercih edilmektedir. Çalışmamızda 60 yaş üstü PHK’ları için uyguladığımız kilitli proksimal humerus plaklarının sonuçlarını inceledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 60 yaş üstü PHK’lı hastalar çalışmaya alınmıştır. Hastalara, deltopektoral insizyonla açık redüksiyon ve kilitli proksimal humerus plağı ile osteosentez uygulandı. Hastalar radyolojik ve klinik olarak en az 1 yıl takiplidir. 1.yıldan sonra, hastalarımız Constant-Murley omuz skorlamasına (CMOS) göre değerlendirilmiştir ve komplikasyon takipleri yapılmıştır.
BULGULAR: Çalışmamıza PHK’lı tarafımızdan opere edilmiş 31 hasta alınmıştır (25 kadın, 6 erkek). Yaş ortalaması 71.22 (62-87) dir. Hastalarımızın; Neer sınıflamasına göre 1’i 1 parçalı, 13’ü 2 parçalı, 12’si 3 parçalı, 5’i 4 parçalı ve 3’ü kırıklı çıkıklıdır. Ortalama takip süresi: 13.9 (12-18) ay. Ortalama kaynama süresi: 13.55 hafta (12-20). Gelişen komplikasyonlar; plak sıkışması, heterotrofik kemikleşme, vida gevşemesi, avasküler nekroz, deltoid atrofisi. Ortalama CMOS 49.74 (23-98) olarak bulunmuştur. 70 yaş üstü ve altı olan hastaların CMOS’ları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Neer tip 1,2 ve tip 3,4 hastaların CMOS’ları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: 60 yaş üstü PHK’lı hastalarda kilitli humerus plağı uygulamasının komplikasyona açık ve fonksiyonel sonuçları zayıf olduğu için bu hastaların tedavisinde hemiartroplasti, total omuz protezi ve ters omuz protezi seçenekleri de gözönünde bulundurulup ameliyatların ona göre planlanmasının uygun olacağı kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: There is controversy about the treatment of proximal humeral fracture (PHF) in elderly patients. Surgery should be considered especially for comminuted and advanced displacement fractures. Due to factors such as osteoporosis caused by advanced age, locked proximal humeral plates (LPHP) with good bone involvement are preferred. We examined the results of the LPHP that we applied for PHF over 60 years.
METHODS: Patients with PHF over the age of 60 were included in the study. Patients underwent open reduction with a deltopectoral incision and osteosynthesis with a LPHP. Patients are followed up for at least 1 year radiologically and clinically. After the first year, our patients were evaluated according to the Constant-Murley shoulder score (CMSS) and complications were followed up.
RESULTS: 31 patients with PHF who were operated on by us were included in our study (25 females,6 males). The mean age is 71.22(62-87). Our patients; According to the Neer classification, 1 has 1-part,13 has 2-part,12 has 3-part, 5 has 4-part and 3 has fracture-dislocations. Mean follow-up time: 13.9(12-18) months. Average union time: 13.55 weeks(12-20). The mean CMSS was found to be 49.74(23-98). There was no significant difference between the CMSS of patients above and below 70 years. No significant difference was found between the CMSS of Neer type 1,2 and 3,4 patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Since locked humeral plate application in patients with PCC over 60 years is prone to complications and poor functional results,we think that it would be appropriate to plan the surgeries accordingly by considering alternative treatment options for these patients.

11.
O-Vanilin içeren Schiff Bazı Ligandı ve Pd(II) Kompleksinin Glioblastoma Multiforme Hücrelerindeki Tedavi Potansiyelinin İncelenmesi ve Elektroporasyonun Etkinliği
Investigation of Treatment Potential of O-Vanillin Containing Schiff Base Ligand and Pd(II) Complex in Glioblastoma Multiforme Cells and Efficiency of Electroporation
Mehmet Eşref Alkış
doi: 10.5505/vtd.2022.09326  Sayfalar 69 - 75
GİRİŞ ve AMAÇ: Glioblastoma multiforme (GBM) sık görülen ve en ölümcül primer beyin tümörlerindendir. Cerrahi rezeksiyon, radyasyon ve yüksek-doz kemoterapi gibi standart tedavilere rağmen, tanı konulduktan sonra hastaların ortalama sağ kalım süresi on iki ay civarındadır. Bu çalışmada, Metil 2-Amino-6-Metil-4,5,6,7-Tetrahidrotieno[2,3-c] Piridin-3-Karboksilat bazlı ligand ve Pd(II) kompleksinin kemoterapiye dirençli GBM hücrelerindeki tedavi potansiyellerini araştırmak ve elektroporasyonun (EP) bu bileşiklerin sitotoksisiteleri üzerindeki etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Ligand ve Pd(II) kompleksinin sitotoksik aktivitesi T98G insan GBM hücre hattına karşı araştırılırken, biyouyumluluk için sağlıklı fibroblast hücreleri (L-929) kullanıldı. MTT testi kullanılarak Ligand ve Pd(II) kompleksinin tek başına veya EP ile kombinasyon halindeki sitotoksisiteleri belirlendi.
BULGULAR: Pd(II) kompleksi T98G hücrelerinde iyi düzeyde anti-kanser aktivite gösterirken (IC50= 394.67), L-929 fibroblast hücrelerinde sitotoksik aktivite göstermemiştir (IC50= 1449.28). Ligand ise T98G ve L-929 hücre hatlarında sırasıyla IC50= 1126.79 ve IC50= 1283,36 düzeyinde sitotoksik aktivite göstermiştir. T98G GBM tedavisinde Pd(II) kompleksinin EP ile kombine uygulanması tek başına Pd(II) kompleksin uygulanmasından çok daha etkili olduğu tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sağlıklı hücrelerde (L-929) sitotoksik aktivite göstermeyip, T98G hücre hattında sitotoksik aktivite gösteren Pd(II) kompleksi GBM tedavisi için olası kemoterapötik ajan olarak geliştirilebilir ve EP ile kombine kullanılması durumunda umut vaat eden sonuçlar verebilir.
INTRODUCTION: Glioblastoma multiforme (GBM) is one of the most common and deadliest primary brain tumors. Despite standard treatments such as surgical resection, radiation, and high-dose chemotherapy, the average survival time of patients after diagnosis is around twelve months. The aim of this study was to investigate the chemotherapy potential of Methyl 2-Amino-6-Methyl-4,5,6,7-Tetrahydrothieno[2,3-c] Pyridine-3-Carboxylate-based ligand and its Pd(II) complex in chemotherapy-resistant GBM cells and to investigate the efficacy of electroporation (EP) on the cytotoxicity of these compounds.

METHODS: The cytotoxic activity of the ligand and Pd(II) complex was investigated against T98G human GBM cell line, while healthy fibroblast cells (L-929) was used for biocompatibility. The cytotoxicities of Ligand and Pd(II) complex, alone or in combination with EP, were determined by MTT test.
RESULTS: Pd(II) complex showed good anti-cancer activity in T98G cells (IC50= 394.67), while it didn't show cytotoxic activity in L-929 fibroblast cells (IC50= 1449.28). The ligand showed cytotoxic activity at IC50= 1126.79 and IC50= 1283.36 levels in T98G and L-929 cell lines, respectively. In the treatment of T98G GBM, the combined application of Pd(II) complex with EP was found to be much more effective than the application of Pd(II) complex alone (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The Pd(II) complex, which didn't show cytotoxic activity in healthy cells (L-929), but showed good cytotoxic activity in the T98G cell line, can be developed as a possible chemotherapeutic agent for GBM treatment and may give promising results when used in combination with EP.

12.
COVID-19 Aşıları ile İlgili Randomize Kontrollü Çalışmaların Tanımlayıcı Özelliklerinin İncelenmesi
Investigation of Descriptive Characteristics of Randomized Controlled Trials of COVID-19 Vaccines
Elif Köse, Hasan Çetin Ekerbiçer, Alper Arslan, Arman Özaygın, Betül Nas, Beyza Yavuz, Büşranur Metin, Elif Şahin, Emine Nuran Keske, Hande Çelik, Kadir Özkan, Melike Kutlu, Merve Ayral, Merve Erdoğan, Neslihan Kılıç, Nilay Nur Önder, Özge Arıcı, Özge Bölükbaşoğlu, Elif Şahin, Sadeq Albishari, Gökhan Oturak
doi: 10.5505/vtd.2022. 43531.  Sayfalar 76 - 83
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırmada 30 Mayıs 2021 tarihine kadar COVID-19 aşıları ile ilgili PubMed’de yayınlanmış randomize kontrollü çalışmaların tanımlayıcı özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: PubMed veri tabanında “vaccine” ve “COVID 19” anahtar kelimeleri taranarak ulaşılan 73 makale araştırmacılar tarafından incelenmiş, COVID 19 aşıları ile ilgili olan 33 randomize kontrollü çalışma (RKÇ) araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırmacılar tarafından oluşturulan 17 maddelik soru formuna göre dahil edilen araştırmaların tanımlayıcı özellikleri incelenmiştir.
BULGULAR: Pandeminin çıktığı andan itibaren yaklaşık bir buçuk yıl içinde yayınlana 33 RKÇ makalesinde toplam araştırmacı yazar sayısı 946 olup makale başına ortalama yazar sayısı 28,67±18,56’dır. Makalelerin %39,3'ü The Lancet dergisinde, %27,2'si The New England Journal of Medicine'de yayınlanmıştır.
Çalışmalarda kullanılan aşıların %36,3'ü mRNA aşısı, %21,2’si İnaktif aşı, %18,1'i Rekombinant adenovirus aşısı, %12,1'i Şempanze adenovirus tabanlı vektör aşısı, %6'sı BCG aşısıdır. Aşıların %22,5'i Faz 1, %12,9'u Faz 2, %19,3'ü Faz 3, %3,2'si Faz 4, %32,3'ü Faz 1-2, %9,6'sı Faz 2-3 çalışmasıdır.

TARTIŞMA ve SONUÇ: COVID-19 aşıları ile ilgili yapılan randomize kontrollü çalışmaların çoğunluğu mRNA aşıları ve inaktif aşılar için yapılmış Faz 1 ve Faz 2 çalışmalarıdır. Çalışmalar genellikle erişkin yaş grubu üzerinde yapılmıştır ve çocuk yaş grubu üzerine aşıların etkisini değerlendirecek çalışmalara ihtiyaç vardır. Çalışmalarda daha çok aşıların güvenliği incelenmiş olup aşıların etkinliği ve etkililiği üzerine daha kısıtlı bilgiler vardır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to examine the descriptive characteristics of randomized controlled trials published in PubMed on COVID-19 vaccines until May 30, 2021.
METHODS: Seventy three articles reached by scanning the keywords "vaccine" and "COVID 19" in the PubMed database were reviewed by researchers, 33 randomized controlled trials (RCTs) related to COVID 19 vaccines were included in the study. According to the 17-item questionnaire created by the researchers, the descriptive features of included studies were examined.
RESULTS: The total number of investigative authors in 33 RCT articles published in approximately one and a half years from the outbreak of the pandemic was 946, and the average number of authors per article was 28.67±18.56. 39.3% of the articles were published in The Lancet and 27.2% in The New England Journal of Medicine.
Of the vaccines used in the studies, 36.3% mRNA vaccine, 21.2% Inactivated vaccine, 18.1% Recombinant adenovirus vaccine, 12.1% Chimpanzee adenovirus-based vector vaccine, 6% BCG vaccine. 22.5% of vaccines are Phase 1, 12.9% Phase 2, 19.3% Phase 3, 3.2% Phase 4, 32.3% Phase 1-2, 9%,6 of them are Phase 2-3 studies.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The majority of randomized controlled trials on COVID-19 vaccines are phase 1 and phase 2 trials for mRNA vaccines and inactivated vaccines. Studies have generally been conducted on the adult age group and studies are needed to evaluate the effect of vaccines on the pediatric age group. In studies, the safety of vaccines has been examined more, and there is limited information on efficacy and effectiveness of vaccines.

13.
İnsan Kumulus Granüloza Hücrelerinin İzolasyonu
Isolation of Human Cumulus Granulosa Cells
Murat Serkant Ünal, Cihan Kabukçu
doi: 10.5505/vtd.2022.20805  Sayfalar 84 - 89
GİRİŞ ve AMAÇ: Foliküller, ovaryumun temel fonksiyonel birimleridir. Overyan foliküllerin büyümesi ve gelişmesi, granüloza hücrelerinin çoğalması ve farklılaşması ile karakterizedir. Oositler graaf folikül içerisinde kumulus granulosa hücreleriyle çevrili olarak bulunur. Bizim bu çalışmadaki amacımız oositin mikroçevresini oluşturan kumulus granüloza hücrelerini daha kolay ve hızlı bir şekilde izole etmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 25-30 yaş aralığında, folikül sayısı on ve üzerinde olan ve infertilite nedeni erkek faktör olan iki bayan hasta alındı. OPU (oosit toplama) işleminden sonra elde edilen kumulus granüloza-oosit komplekslerine birbirlerinden ayrılmaları için denüdasyon işlemi uygulandı. Daha sonra kumulus granüloza hücreleri Tip I kollajen ile kaplı kültür kaplarına ekilerek primer hücre kültürü oluşturuldu.
BULGULAR: Flask kültür kaplarına ekilen kumulus granüloza hücreleri prolifere olarak 14. günde konflue oldular. Mikroskop altında yapılan sayımda kültür kaplarında sırasıyla 4x105 ve 5x105 hücrenin ürediği gözlemlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kumulus granüloza hücrelerinin geliştirilen izolasyon yöntemleri sayesinde daha kolay bir şekilde kültüre edilebilmeleri kaliteli oosit ve embriyo elde edilmesi yönündeki çalışmalara ivme kazandırabilir.
INTRODUCTION: Follicles are the basic functional units of the ovary. It is characterized by the growth and development of ovarian follicles, proliferation and differentiation of granulosa cells. Oocytes are found in the graaf follicle surrounded by cumulus granulosa cells. Our aim in this study is to isolate the cumulus granulosa cells, which form the microenvironment of the oocyte, more easily and quickly.
METHODS: Two female patients aged 25-30 years, with ten or more follicles and male factor infertility were included in the study. The cumulus granulosa-oocyte complexes obtained after OPU (oocyte pick-up) were denuded to separate them from each other. Then, the cumulus granulosa cells were seeded into culture dishes coated with Type I collagen and primary cell culture was established.
RESULTS: Cumulus granulosa cells inoculated in flask culture dishes proliferated and became confluent on the 14th day. In the count made under the microscope, it was observed that 4x105 and 5x 105 cells were grown in the culture dishes, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The ability to culture cumulus granulosa cells more easily thanks to the isolation methods developed can accelerate the studies on obtaining quality oocytes and embryos.

14.
El Bilek Ganglion Kistlerinde Ultrasonografi Eşliğinde Aspirasyon Cerrahiye Alternatif Olabilir mi?
Can Ultrasonography-Guided Aspiration be an Alternative to Surgery in Wrist Ganglion Cysts?
Ensar Türko, Sinan Oguzkaya
doi: 10.5505/vtd.2022.77642  Sayfalar 90 - 94
GİRİŞ ve AMAÇ: Mevcut çalışmanın amacı, el bilek ganglion kistlerinde açık cerrahi eksizyon ve ultrason (USG) eşliğinde aspirasyon tekniklerinin klinik sonuçlarının ve rekürrens oranlarının karşılaşıtılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2019 ve Ocak 2021tarihleri arasında, el bilek ganglion kisti için USG eşliğinde aspirasyon ve açık cerrahi eksizyon uygulanan 46 hasta çalışmaya dahil edildi. Aspirasyon uygulanan hastalar Grup A (n=22), cerrahi uygulanan hastalar Grup S (n=24) olarak adlandırıldı. Hasta dosyalarından demografik veriler elde edildi. Son klinik takipte Disabilities of the Arm, Shoulder and Hand (DASH) skoru, rekürrens oranlar ve diğer komplikasyonlar kaydedildi ve gruplar arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 46 hasta dahil edildi (31 kadın, 15 erkek). Hastaların ortalama yaşı 33.6 ± 11.9 idi. Ort. Quick DASH skoru Grup S'de 11.25 ± 2.90 iken Grup A'da 11.90 ± 2.70 idi (p=0.301). Rekürrens oranı Grup A'da daha yüksekti (12.5% vs. 45.45, p=0.021). Rekürrens görülen ve görülmeyen grupların klinik sonuçları arasında fark izlenmedi (p=0.711).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Aspirasyon uygulanan hastalarda rekürrens oranı daha yüksekti fakat bu fark fonksiyonel skorlarda izlenmedi. Her iki tedavi grubu da benzer düzey fonksiyonel skorlarla iyileşmiştir. Sonuç olarak USG eşliğinde ganglion kist aspirasyonu cerrahiye alternatif bir tedavi seçeneği olarak kullanılabilir.
INTRODUCTION: The purpose of the study was to compare the clinical results and recurrence rates of the patients who received ultrasound (USG) guided aspiration and open surgical excision for wrist ganglion cysts.
METHODS: The 46 patients who received US-guided aspiration and open surgical excision for wrist ganglion cysts between January 2019 and January 2021 were selected. Patients were divided into two according to choice of treatment. The patients who received aspiration were called Group A (n=22), and the patients who received surgery were called Group S (n=24). Patient characteristics were recorded from the patient files. At the last follow-up, recurrences were recorded, and the functional status of the patients was questioned by the Disabilities of the Arm, Shoulder, and Hand (DASH) Score. Complications other than recurrence were also analyzed.
RESULTS: A total of 46 patients (31 female, 15 male) were included in the study with a mean age of 33.6 ± 11.9. The mean quick DASH score was 11.25 ± 2.90 in Group S and 11.90 ± 2.70 in Group A (p=0.301). The clinical results were similar between the two groups; however, the recurrence rate was significantly higher in Group A (12.5% vs. 45.45%, p=0.021). The recurrence did not affect functional outcomes (p=0.711).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The recurrence rates were higher in the aspiration group, but this difference did not cause a difference in functional status. As a result, us-guided cyst aspiration can be used as an alternative method to surgery.

15.
Yüksek Serum Trigliserit Seviyesi Karotis Stentleme Sonrası DW-MRG ile Saptanan Yeni Sessiz İskemik Lezyonların bir Prediktörü Olabilir mi?
May High Serum Triglyceride Levels be a Predictor of New Silent Ischemic Lesions Detected with DW-MRI After Carotid Stenting?
Emrah Erdoğan, Murat Çap, Ali Karagöz, Cem Doğan, Zübeyde Bayram, Süleyman Ç. Efe, Tuba Unkun, Büşra Güvendi Şengör, Ahmet Karaduman, Özgür Yaşar Akbal, Fatih Yılmaz, Rezzan Deniz Acar, Murat Velioğlu, Cihangir Kaymaz, Nihal Özdemir
doi: 10.5505/vtd.2022.93824  Sayfalar 95 - 102
GİRİŞ ve AMAÇ: Karotis arter stentleme (KAS) sonrası sessiz iskemik lezyonlar (SİL) sık gelişmektedir ve uzun dönem kötü prognoz ile ilişkilidir. Kan trigliserit (TG) seviyesinin KAS sonrası SİL üzerine etkisi iyi bilinmemektedir. Çalışmamızda, KAS yapılan hastalarda işlem öncesi serum TG seviyesinin işlem sonrası gelişen SİL üzerine etkisini inceledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya KAS yapılan 57 olgu alındı, KAS öncesi ve sonrası difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (DW-MRG) yapıldı. Çalışmanın primer sonlanım noktası KAS sonrası yeni gelişen SİL’lerdi. Hastaların işlem öncesi TG, total kolesterol, HDL ve LDL seviyelerinin primer sonlanım noktası üzerine etkisi araştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların 46 (%80,7)’sı erkek olup, medyan yaş 69 (60-73) yıl olarak saptandı. Olguların 27 (%47,3)’si semptomatikti. İşlem sonrası hastaların 28 (%49,1)’inde DW-MRG’de ipsilateral yeni SİL saptandı. İpsilateral lezyonu olanlarda NASCET (North American Symptomatic Carotid Endarterectomy Trial) darlık yüzdesi ve semptomatik olma durumu daha yüksek izlenmiş olup aspirin kullananların oranı düşüktü. Çoklu lojistik regresyon analizinde, işlem öncesi TG seviyesi, işlem sonrası yeni gelişen ipsilateral SİL varlığının tek bağımsız prediktörü olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız, yüksek TG seviyesinin, KAS sonrası yeni gelişen SİL’ler için bağımsız risk faktörü olduğunu ortaya koymaktadır. SİL’ler daha sonraki iskemik olaylar için bir risk faktörü olduğundan, kan TG seviyesi, basit, ucuz ve etkili ve değiştirilebilir bir markır olarak; erken medikal tedavi ve erken girişim kararının verilmesi ve hastanın prognozu hakkında bilgi verebilir.
INTRODUCTION: Silent ischemic lesions(CIL) frequently occur after carotid artery stenting(CAS) and are associated with poor long-term prognosis. The effect of blood triglyceride (TG) level on CIL after CAS is yet clear. We investigated the effect of serum TG level on post-procedure CIL in patients undergoing CAS.
METHODS: 57 patients who underwent CAS were included in the study, and diffusion-weighted magnetic resonance imaging was conducted before and after CAS. The primary endpoint was new CILs after CAS. The effects of pre-procedural TG, total cholesterol, HDL, and LDL levels on the primary endpoint were investigated.
RESULTS: Of the patients 46 (80.7%) were male, median age was 69(60-73) years, and 27 (47.3%) were symptomatic. After the procedure, ipsilateral new CILs were detected in 28 (49.1%) patients. NASCET stenosis %, being symptomatic and using aspirin before the procedure were associated with the presence of new ipsilateral CILs. In multivariate logistic regression analysis, pre-procedural TG level was the only independent predictor of ipsilateral new CILs after the procedure.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study reveals that high TG level is an independent risk factor for new CILs after CAS. Since CILs increase the risk for future ischemic events, TG as a simple, inexpensive, effective, and modifiable marker, can provide information for intense medical treatment, early intervention, and the prognosis.

16.
Diyabet, KOAH'lı Hastalarda Solunum Fonksiyonlarını Kötü Yönde Etkiler
Diabetes Adversely Affects Respiratory Functions in Patients With COPD
Mehmet Hakan Bilgin, Ahmet Arisoy, Bunyamin Sertogullarindan
doi: 10.5505/vtd.2022.27880  Sayfalar 103 - 107
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı, sigara içimi ve biomass maruziyetine bağlı olarak gelişebilen ve tüm sistemleri etkileyebilen bir hastalıktır. KOAH lı hastalarda ek hastalıklar morbidite ve mortaliteyi arttırmaktadır. DM multisistemik bir hastalık olup tüm organları etkilediği gibi solunum sitemini de etkilemektedir. Çalışmamızın temel amacı KOAH’lı hastaların diyabetten dolayı solunum fonksiyonlarındaki değişikliklerin spirometrik olarak değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplam 72 KOAH olgusu çalışmaya alındı. Bu olguların 37’si KOAH, 35’i KOAH + DM hastaları idi. Olgular etyolojik neden aranmaksın iki ana grupta değerlendirildi. KOAH süresi tanı veya hasta anamnezine göre yıl olarak kaydedildi, buna benzer şekilde DM hastaları da tanı veya hasta anamnezine göre yıl olarak kaydedildi. Hastalara solunum fonksiyon testi yapıldı. Her iki grubun spirometrik değerleri karşılaştırıldı.
BULGULAR: 37 olgu KOAH (% 51,4) 35 olgu KOAH + DM (%48,6) mevcuttu, genel olarak belirlenen iki grup arasında veriler değerlendirildiğinde istatiksel olarak fark olmamasına rağmen solunum fonksiyon parametrelerindeki değişiklikler göze çarptı. Cinsiyete göre değerlendirmede ise FEV1%, FVC%, FEV1/FVC oranı parametrelerinde istatistiki olarak anlamlı farklar bulundu. Gruplar arasında (KOAH ile KOAH + DM ) yaş ile FEV1, FVC, FVC % oranları arasında anlamlı negatif korelasyon mevcuttu, yaş ile KOAH süresi arasında ise anlamlı pozitif korelasyon vardı. FEV1 ile PCO2, KOAH süresi oranları arasında anlamlı negatif korelasyon mevcuttu (sırasıyla r: -0,262 ve r: -0,232 p<0,05). FEV1% ile KOAH süresi oranları arasında ise anlamlı negatif korelasyon (r: -0,247 p<0,05) mevcuttu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diyabetin KOAH’lı hastalarda solunumsal parametreleri olumsuz yönde etkileyebileceği, bu ilişkiyi gösterebilmek için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulduğu sonucuna varılmıştır.
INTRODUCTION: Chronic Obstructive Pulmonary Disease, cigarette smoking and exposure to biomass that can occur as a disease can affect all systems. Increased morbidity and mortality in COPD patients with additional diseases. DM is a multisystemic disease affects all organs, it also affects the respiratory reproach. The main purpose of our study is due to diabetes patients with COPD-related lung function changes in spirometric evaluation.
METHODS: A total of 72 COPD cases were included in the study. Of these cases, 37 were COPD patients and 35 were COPD + DM patients. The cases were evaluated in two main groups, not to look for an ethyological cause.COPD duration was recorded as years according to diagnosis or patients’ history, similarly DM patients were recorded as years according to diagnosis or patients’ history. Patients were tested for respiratory function. Spirometric values of both groups were compared.
RESULTS: Statistically significant differences were found in FEV1%, FVC%, FEV1/FVC ratio parameters in the evaluation by gender. There was a significant negative correlation between age (COPD and COPD + DM) and FEV1, FVC, FVC % ratios between the groups, and there was a significant positive correlation between age and COPD duration. There was a significant negative correlation between FEV1 and PCO2, COPD duration rates (r: -0.262 and r: -0.232 p<0.05, respectively). Between FEV1% and COPD duration ratios, there was a significant negative correlation (r: -0.247 p<0.05)
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been found that diabetes can adversely affect respiratory parameters in patients with COPD, and more comprehensive studies are needed to show this relationship.

17.
Prematüre Bebeklerde Nekrotizan Enterokolit ve Mortalite İlişkisinin Değerlendirilmesi
Evaluation of The Relationship of Necrotizing Enterocolitis and Mortality in Premature Babies
İbrahim Deger, Sabahattin Ertuğrul, ilyas Yolbaş
doi: 10.5505/vtd.2022.48343  Sayfalar 108 - 113
GİRİŞ ve AMAÇ: Nekrotizan enterokolit, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde en sık görülen ciddi gastrointestinal problemlerin başında gelmektedir. Bu çalışmada Nekrotizan enterokolit olguları ve mortalite ilişkisi değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma Haziran 2019-Haziran 2021 tarihleri arasında Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi’nde evre II ve üstü Nekrotizan enterokolit tanısı ile takip ve tedavisi yapılan 157 olgu çalışmaya alındı.
BULGULAR: Olguların %51(80)’i Kız ve %49(77)’si Erkek, Doğum ağırlığı 1147±436 gr, Gestasyon yaşı 27.9±3.1 hafta, Anne yaşı 29.2±7.4 ve Anne gebelik sayısı 3.59±2.2 bulundu. Doğum ağırlığına göre dağılım, ≤1000 gr %41.4(65), 1001-1500 gr %40.8(64), 1501-2000 gr %13.4(21), 2001-2500 gr %3.2(5) ve 2501 gr ve üstü %1.3(2) bulundu. Olguların gestasyon haftasına göre dağılımı ≤27 hafta %42.7(67), 28-32 hafta %49(77), 33-36 hafta %7.6(12) ve 37 hafta ve üstü %0.6(1) bulundu. Cinsiyet ve anne yaşı ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı. Doğum ağırlığı ve gestasyon yaşı azaldıkça ve anne gebelik sayısı arttıkça mortalite ve nekrotizan enterokolit sıklığının istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttığı bulundu (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yenidoğan dönemindeki prematüre bebeklerde, doğum ağırlığı ve gebelik haftasının azalması, hem nekrotizan enterokolit sıklığında hem de nekrotizan enterokolite bağlı mortalite oranında ciddi artışa neden olmaktadır.
INTRODUCTION: Necrotizing enterocolitis is one of the most common serious gastrointestinal problems in neonatal intensive care units. In this study, the relationship between necrotizing enterocolitis cases and mortality was evaluated.
METHODS: This study included 157 cases of necrotizing enterocolitis of stage II and above, who were followed up and treated in Department of Pediatrics, Neonatal Intensive Care Unit between June 2019 and June 2021.
RESULTS: 51% (80) of the cases were female and 49% (77) were male, birth weight was 1147±436 g, gestational age was 27.9±3.1 weeks, maternal age was 29.2±7.4, and maternal pregnancy number was 3.59±2.2. Distribution by birth weight, ≤1000 gr 41.4%(65), 1001-1500 g 40.8%(64), 1501-2000 g 13.4%(21), 2001-2500 g 3.2%(5) and 2501 g and above 1.3% (2) found. The distribution of the cases according to the gestation age was found to be ≤27 weeks 42.7% (67), 28-32 weeks 49% (77), 33-36 weeks 7.6% (12), and 37 weeks and above 0.6% (1). There was no statistically significant relationship between gender and maternal age and mortality. As the birth weight and gestational age decreased and the number of maternal pregnancies increased, mortality and frequency of necrotizing enterocolitis were found to increase statistically significantly (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Decreased birth weight and gestational age in premature infants in the neonatal period cause a serious increase in both the frequency of necrotizing enterocolitis and the mortality rate due to necrotizing enterocolitis.

DERLEME
18.
Derin Ven Trombozundan Korunmada Akdeniz Diyetinin Rolü
The Role of the Mediterranean Diet in the Prevention of Deep Vein Thrombosis
Meral Ekim, Hasan Ekim, Mustafa Tuncer
doi: 10.5505/vtd.2022.56255  Sayfalar 114 - 119
Hematolojik parametreleri etkileyerek yapılan antikoagülasyonun kanama gibi ciddi komplikasyonları olduğundan özellikle venöz tromboembolizm (VTE) gelişmesi riskini azaltmak amacıyla profilaktik antikoagülan ilaçlar yerine diyetlerden faydalanmak amacıyla çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalardan henüz kesin bir sonuç alınamamasına rağmen, amacımız derin ven trombozu (DVT) profilaksisi ve tedavisinde Akdeniz diyetinin faydalarını gözden geçirmektir.
Geleneksel Akdeniz diyeti, sebze, meyve, fındık, baklagiller ve işlenmemiş tahıllar gibi bitkisel gıdaların ve balık gibi deniz ürünlerinin tüketimi ile karakterizedir. Bu diyette et ve et ürünlerinin tüketimi düşüktür. Yoğurt ve uzun süre korunabilen peynirler hariç süt ürünleri tüketimi de düşüktür. Akdeniz diyetinde bulunan meyveler, sebzeler ve meyve suları önemli miktarda flavonoid içerir. Ayrıca, içeriğindeki temel polifenolik bileşikleri nedeniyle Akdeniz diyetinin temel unsurlarından biri olan zeytinyağı antioksidan özelliklere de sahiptir.
Tayland toplumunda sebze tüketiminin çok az olmasının VTE sıklığının artmasına katkıda bulunduğu bildirilmiştir. Aksine bol miktarda bitkisel gıda, balık ve az miktarda kırmızı et içeren Akdeniz diyeti VTE riskini azaltmaktadır.
Sonuç olarak, sağlığımız için yararlı olan Akdeniz diyetinin aynı zamanda DVT riskini de azaltacağını düşünüyoruz. Ancak, DVT'li hastaların tedavisinde tıbbi tedavi gereklidir. Başta Akdeniz diyeti dahil olmak üzere beslenme yaklaşımları takviye olarak düşünülmelidir.
Since anticoagulation performed by affecting hematological parameters has serious complications such as bleeding, studies are also conducted to benefit from diets instead of prophylactic anticoagulants in order to reduce the risk of developing venous thromboembolism (VTE). Our aim is to review the benefits of the Mediterranean diet in the prophylaxis and treatment of deep vein thrombosis (DVT), although the current studies have yet to be conclusive.
The Mediterranean diet is characterized by the consumption of plant-based foods such as vegetables, fruits, nuts, legumes and unprocessed cereals, and seafood such as fish. The consumption of meat and meat products is low in this diet. The consumption of dairy products is also low. Fruits, vegetables and juices in the Mediterranean diet contain a significant amount of flavonoids. In addition, olive oil, which is one of the basic elements of the Mediterranean diet, has antioxidant properties due to its essential polyphenolic compounds.
It has been reported that the low consumption of vegetables contributes to the increase of VTE incidence in Thai society. On the contrary, a diet with plenty of herbal food, fish and a small amount of red meat (Mediterranean diet) has been reported to reduce the risk of VTE.
We think that the Mediterranean diet, which is beneficial for our health, may also decrease the risk of DVT. However, medical therapy is required for the treatment of patients with DVT. Nutritional approaches, including the Mediterranean diet, should be considered as supplement.

19.
Tarihsel Süreçte Salgınlar ve COVİD-19 Kısıtlamalarının İnsan Sağlığı Üzerine Etkileri
Historical Epidemics and the Effects of COVID-19 Restrictions on Human Health
Seda Karaöz Arıhan, Okan Arıhan
doi: 10.5505/vtd.2022.53077  Sayfalar 120 - 127
Tarih ve tarih öncesi dönemlerde insan kaynaklı ya da hayvanlardan insanlara geçen çeşitli patojenler örneğin veba, çiçek, tularemi gibi hastalıklar milyonlarca insanı etkilemiştir. Tarihsel kayıtlarda Hitit devletinin yıkılışına giden yolda salgın hastalıkların rol oynadığı bilinmektedir. Antik Yunan ve Roma devletlerinde salgın hastalıklar ile ilgili çok sayıda kayıt bulunmaktadır. Coğrafi keşifler hastalıkların yayılması için yeni yollar açmıştır. 2019 yılı sonunda Çin’de ortaya ve oradan tüm dünyaya yayılan korona virüs salgını Dünya Sağlık Örgütünce COVİD-19 olarak adlandırılmıştır. Solunum yollarının dışında vücudun pek çok yerinde rahatsızlıklara neden olmaktadır. COVİD-19 son yılların en büyük salgını haline gelmiş ve milyonlarca insanı etkilemiştir. COVİD-19’a karşı kısıtlamalar ekonominin yanı sıra insanlarda sağlık sorunları ile ilgili endişe oluşturmuştur. Sosyalliğin azalmasına bağlı psikolojik problemler, kaygı ve uyku bozuklukları pek çok araştırmada bildirilmiştir. Hareketsizliğe bağlı olası sorunlar ise gelecek dönemlerde daha da çok verinin ortaya konulabileceği alanlardır. Bu derlemenin amacı geçmiş salgınlar ile ilgili tarihsel bilgileri bir araya getirmek ve mevcut Covid-19 salgının insan sağlığı üzerine seçilmiş bazı etkilerini sunmaktır.
In historical and prehistoric times, various pathogens from human origin or from animals to humans have affected millions of people as diseases such as plague, smallpox, and tularemia. It is known that epidemic diseases played a role in the historical records on the way to the collapse of the Hittite state. There are many records of epidemics in ancient Greek and Roman states. Geographical discoveries have opened up new opportunities for the spread of diseases. The corona virus epidemic, which emerged in China at the end of 2019 and spread from there to the whole world, was named COVID-19 by the World Health Organization. It causes problems in many parts of the body in addition to the respiratory tract. COVID-19 has become the biggest epidemic of recent years, affecting millions of people. Restrictions against COVID-19 have raised concerns about health problems in people as well as economy. Psychological problems, anxiety and sleep disorders related to decreased sociality have been reported in many studies. Possible problems due to inactivity are areas where more data can be revealed in the future. The purpose of this review is to gather historical information on past outbreaks and present some of the selected effects of the current Covid-19 outbreak on human health.

OLGU SUNUMU
20.
Endoservikozis: Serviksin Nadir Görülen Bir Lezyonu
Endocervicosis: A Rare Lesion of the Cervix
Şeyma Öztürk, Çetin Boran, Safiye Gürel
doi: 10.5505/vtd.2022.96777  Sayfalar 128 - 132
Endoservikozis, kistik dilate görünümdeki endoservikal tip epitelle döşeli glandların servikal duvardan paraservikal bağ dokusuna kadar uzanımıyla karakterli serviksin benign mülleryan lezyonlarından biridir. Endoservikozis sıklıkla mesanede görülür. Aksiller lenf nodları, ince bağırsak, rektum, eski sezaryen skarı ve vajende olgu bildirimleri mevcuttur. Benign bir lezyon olmasına karşın hastaların semptomatik hale gelmesi ve preoperatif tanıda serviksin premalign veya malign lezyonlarının ayrımında yetersiz kalınması cerrahi tedavi ve patolojik değerlendirmeyi gerekli kılar. Servikal endoservikozis nadir görülen bir antitedir ve literatürde az sayıda bildirilmiş vaka vardır. Bu çalışmada multipar bir kadın hastada görülen servikal endoservikozis vakası sunulmuştur.
Endocervicosis is one of the benign mullerian lesions of the cervix, characterized by the extension of the glands lined with endocervical type epithelium with cystic dilated appearance from the cervical wall to the paracervical connective tissue. Endocervicosis often occurs in the bladder. There are case reports in the axillary lymph nodes, small intestine, rectum, old cesarean scar and vagina. Although it is a benign lesion, the patients can become symptomatic. Separation of the endocervicosis from the premalignant or malignant lesions of the cervix requires surgical treatment and pathological evaluation. Cervical endocervicosis is a rare entity and few cases have been reported in the literature. In this study, a case of cervical endocervicosis in a multiparous woman is presented.

21.
İlk Atak Psikoz ile Tanı Alan Fahr Sendromu: Olgu Sunumu
Fahr Syndrome Diagnosed by the First Attack Psychosis: A Case Report
Yavuz Selim Atan, Umut Kırlı
doi: 10.5505/vtd.2022.35682  Sayfalar 133 - 135
Fahr sendromu nörodejeneratif süreçlerle giden nadir görülen bir hastalıktır. Klinik bulgular değişken olmakla birlikte ekstrapiramidal sistem ve serebellar fonksiyon bozuklukları, epileptik nöbetler, demans ve çeşitli psikiyatrik bulgularla kendini gösterebilir. Etyolojisi tam olarak aydınlatılamamıştır. Psikoz ise kişinin insan ilişkilerini ve gerçeği değerlendirmesini bozan, kendine özgü bir içe-kapanımın, düşünce, duyum ve davranışlarda bozulmaların görüldüğü ağır bir ruhsal durumdur. Bu sunumda ilk atak psikoz bulguları ile kliniğimize başvuran, yapılan bilgisayarlı beyin tomografisi ve manyetik rezonans görüntülemelerinde bilateral bazal ganglion ve serebellar hemisferlerde simetrik kalsifikasyonlar tespit edilen ve Fahr sendromu tanısı konulan 21 yaşında bir kadın hasta tartışılacaktır.
Fahr syndrome is a rare disease that goes through neurodegenerative processes. Although clinical findings are variable, extrapyramidal system and cerebellar dysfunction may manifest with epileptic seizures, dementia and various psychiatric findings. Its etiology has not been fully clarified. Psychosis, on the other hand, is a severe mental disorder that disrupts human relations and assessment of the truth, and has a distinctive introversion, impairments in thoughts, sensations and behaviors. In this presentation, a 21-year-old female patient who presented to our clinic with the findings of first-episode psychosis, who had symmetrical calcifications in bilateral basal ganglion and cerebellar hemispheres and diagnosed as Fahr syndrome, will be discussed.

22.
Paroksismal Atriyal Fibrilasyonlu Hastada Amiodarona Bağlı Akciğer Toksisitesi ve Rekürrensi
Amiodarone-Induced Pulmonary Toxicity in a Patient With Paroxysmal Atrial Fibrillation and Recurrence of Pulmonary Toxicity
Nuri Köse, Tarık Yıldırım
doi: 10.5505/vtd.2022.07348  Sayfalar 136 - 140
Amiodaron supraventriküler ve ventriküler aritmilerin tedavisinde yaygın olarak kullanılan etkili bir antiaritmik ajandır. Amiodaron ilişkili pulmoner toksisite, amiodaron tedavisinin çok ciddi bir yan etkisidir. Pulmoner toksisite gelişen hastalarda genellikle öksürük, nefes darlığı, ateş ve kilo kaybı gibi nonspesifik semptomlar mevcuttur. Amiodaron toksisitesi radyolojik olarak diffüz intertisyel anormallikler veya fokal lezyonlar olarak görülebilir. Tedavi, amiodaronun derhal kesilmesi ve hızlı iyileşme için kortikosteroid verilmesini içerir. Amiodaronun uzun yarılanma ömrü nedeniyle pulmoner toksisite ilacın kesilmesine rağmen ilerleyebilir ve steroidin kesilmesi ile tekrarlayabilir. Bu yazıda, amiaron tedavisine bağlı pulmoner toksisite gelişen ve kortikosteroid tedavisi ile iyileşen, tedavinin erken kesilmesi ile nüks gelişen ve steroid tedavisinin uzun süre kullanılması ile tam iyileşen 62 yaşında bir kadın hastayı sunduk.
Amiodarone is an effective anti-arrhythmic agent widely used for management of supraventricular and ventricular arrhythmias. Amiodarone-induced pulmonary toxicity is one of the most serious side effects of amiodarone therapy. Patients who have developed pulmonary toxicity usually present with nonspecific symptoms such as cough, dyspnea, fever, and weight loss. Radiologically, amiodarone toxicity can manifest as a focal lesion or diffuse interstitial abnormality. Treatment involves immediate discontinuation of amiodarone and administration of corticosteroids for prompt recovery. Because of its long elimination half-life, pulmonary toxicity may initially progress despite drug discontinuation and may recur upon steroid withdrawal. In this manuscript, we presented a 62 years-old woman who developed pulmonary toxicity due to amiodarone therapy, recovered with corticosteroid therapy but relapsed after stopping this therapy, and finally recovered completely after long term use of steroid therapy.

LookUs & Online Makale