E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694
Van Tıp Dergisi - Van Med J: 29 (2)
Cilt: 29  Sayı: 2 - 2022
1.
Kapak
Cover

Sayfalar I - II

2.
Editörden
Editorial

Sayfa III

KLINIK ARAŞTIRMA
3.
Atrial Fibrilasyonlu COVİD-19 Hastalarında Laktat Dehidrogenaz Mortalitenin Önemli Bir Göstergesi midir?
Is Lactate Dehydrogenase An Important Mortality Predictor in Covid-19 Patients with Atrial Fibrillation?
Emin Asoğlu, Ramazan Asoğlu
doi: 10.5505/vtd.2022.97720  Sayfalar 141 - 148
GİRİŞ ve AMAÇ: Ciddi COVID-19 hastalarında olumsuz olaylar ile ilişkili anormal laboratuvar parametreleri tespit edilebilmektedir. Yüksek laktat dehidrogenaz (LDH) düzeyleri genellikle doku hasarı ile ilişkilidir. Kardiyovasküler hastalık COVID-19 hastalarında yaygın bir komorbid durumdur. Bu çalışmanın amacı COVID-19 hastalarında LDH düzeyleri ile atriyal fibrilasyon (AF) arasındaki ilişkiyi incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma retrospektif ve kesitsel bir araştırmayı içermektedir.
Çalışmaya ardışık 195 COVID-19 hastası [45 AF (+) ve 150 AF (-)] dahil edildi. COVID-19 tanısı RT-PCR kullanılarak bir orofarenks/nazofarenks sürüntü analizi ile belirlendi. LDH, prokalsitonin ve D-dimer düzeyleri hastane kayıtlarından kaydedildi.


BULGULAR: Mortal hastalar, mortal olmayan hastalara kıyasla daha yüksek LDH seviyelerine sahipti (470±144'a karşı 404±60). Çalışmaya dahil edilen tüm hastalarda ve AF hastalarında LDH ile troponin, CRP ve prokalsitonin arasında anlamlı bir pozitif ilişki saptandı. AF hastalarının mortalitesinde 443 (U/l) LDH düzeyi sırasıyla %73 ve %74'lük bir duyarlılık ve özgüllükle (AUC= 0.744) sınır değer olarak saptandı. COVID-19-AF hastalarında LDH (OR: 1.009) ve yaş (OR: 1.238) mortalitenin bağımsız prediktörü olduğu belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: : Yüksek LDH düzeyleri COVID-19 AF hastalarında mortalitenin önemli bir prediktörüdür. AF ile başvuran COVID-19 hastalarında olası komplikasyonların önlenmesine yardımcı olmak için yüksek LDH düzeylerinin dikkatle gözlemlenmesi gerekmektedir.
INTRODUCTION: Abnormal laboratory parameters can be detected in severe patients with COVID-19, which are associated with adverse outcomes. Increased lactate dehydrogenase (LDH) is usually associated with tissue damage. Cardiovascular disease is a common comorbidity in COVID-19 disease. In the current report, the objective was to examine the relationship between LDH levels and atrial fibrillation (AF) in COVID-19 patients.
METHODS: This investigation involved a retrospective and cross-sectional study.
A total of 195 consecutive COVID-19 [45 AF (+) and 150 AF (-)] subjects were enrolled in the study. COVID-19 cases were determined from analysis of an oropharyngeal/nasopharyngeal swab using RT-PCR. LDH, procalcitonin, and D-dimer were recorded from the hospital records.

RESULTS: Fatal patients had higher LDH levels compared to non-fatal patients (470±144 vs 404±60). A significant positive association was determined for LDH and troponin, CRP, and procalcitonin in all study subjects and AF patients. An LDH level of 443 was identified as the cut-off point in mortality of AF patients with a sensitivity and specificity of 73% and 74% (AUC= 0.744), respectively. LDH (OR: 1.009) and age (OR: 1.238) were shown to independently predict mortality in COVID-19-AF patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Increased LDH levels were essential predictor of mortality in COVID-19 subjects with AF. High LDH levels need careful observation to help prevent potential complications in COVID-19 subjects presenting with AF.

4.
Rektum Kanserinde Preoperatif Evrelemede Endorektal Ultrasonografi ile Patolojik Bulguların Kıyaslanması
Comparison of the Pathological Findings by Endorectal Ultrasonography in Pre-operative Staging of Rectum Cancer
Muharrem Oner, Nadir Adnan Hacım
doi: 10.5505/vtd.2022.03083  Sayfalar 149 - 154
GİRİŞ ve AMAÇ: Rektum kanserini ameliyat öncesi evrelemek, günümüzde mevcut çok sayıdaki tedavi olanaklarından hastaya uygun birinin seçilmesinde karar verdirici olduğundan büyük önem taşımaktadır. Endorektal ultrason (ERUS), rektum kanserinin evrelemesini, tümörün rektum duvarı ile mezorektuma invazyonunu ve lenf bezi tutulumunu oldukça net bir şekilde gösterebilir. Bu çalışmada rektum kanseri evrelemesinde ERUS’un patoloji sonuçlarına göre etkinliğinin belirlenmesi hedeflenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada ameliyat edilen 40 rektum tümörlü hastada TNM sınıflamasına göre ERUS ile ameliyat öncesi evreleme sonuçları, patoloji sonuçları esas alınarak retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: ERUS ile patolojik evrelendirme karşılaştırıldığında, 3 yıllık olan hasta takibimizde, 40 olgudan 27’sinde doğru evreleme yapıldı. ERUS’un tümörün ayırıcı tanısında doğruluk oranı %67.5 olarak saptandı ve patolojik tanılardan anlamlı derecede farklı bulundu. ERUS’un lenf nodu metastazı ayırıcı tanısı için toplam doğruluk oranı %61.5 olarak saptandı fakat patolojik tanılara kıyasla anlamlı bir fark görülmedi. ERUS’un sensitivitesi 71% ve spesifisitesi 50% olarak bulundu ancak patolojik tanılara kıyasla anlamlı bir farka rastlanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: ERUS rektum tümörlerinde tedavi modalitesini belirleyen en önemli faktör olan tümörün invazyon derecesini belirlemede ve lenf nodu tutulumunu saptamada yüksek doğruluk oranlarına sahip değerli bir yöntemdir.
INTRODUCTION: Preoperative staging of rectum cancer is of great importance as it is decisive in choosing one of the many treatment options available today. Endorectal ultrasonography (ERUS) may demonstrate the stage of rectal cancer, invasion of the tumor through the rectal wall and mesorectum, and the lymph node involvement. This study aimed to determine the effectiveness of ERUS in rectal cancer staging according to pathology results.
METHODS: In this study, the impact of preoperative staging with ERUS was investigated retrospectively in 40 patients with rectal tumors and compared with the final histopathological diagnosis based on the TNM staging.
RESULTS: In our 3-year follow-up of patients, a comparison of ERUS outcomes with the final pathological diagnosis revealed that the correct stage was reached in 27 of 40 cases. The accuracy rate of ERUS in the differential diagnosis was 67.5%, and it was found to be significantly different from the pathological diagnoses. The total accuracy rate of ERUS in differential diagnosis of lymph node metastasis was found to be 61.5%, but there was no significant difference compared to pathological diagnoses. The sensitivity of ERUS was 71%, and specificity was 50%, but no significant difference was found compared to pathological diagnoses.
DISCUSSION AND CONCLUSION: ERUS is a valuable method with high accuracy rates in determining the degree of invasion of the tumor and determining the lymph node involvement, which is the most crucial factor determining the treatment modality in rectum tumors.

5.
Kalça Hemiartroplastisi ya da Proksimal Femoral Çivileme ile Tedavi Edilen Trokanterik Kırıkların Karşılaştırılmalı Bir Çalışması
A Comparative Study of Trochanteric Fractures Treated With the Hip Hemiarthroplasty or the Proximal Femoral Nail
Savaş Güner, Bahri Bozgeyik, Kamil İnce, Orhan Büyükbebeci, Burçin Karslı
doi: 10.5505/vtd.2022.05025  Sayfalar 155 - 161
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı instabil femur intertrokanterik bölge kırıklarında parsiyel kalça protezi (PKP) veya çift lag vidali proksimal femoral çivileme (PFN) yöntemleri ile tedavi edilmiş hastaların klinik ve fonksiyonel sonuçlarını karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 2019-2020 yılları arasında Evans-jensen sınıflamasına göre evre 3-4-5 femur intertrokanterik kırık gelişen ve tedavide sementli PKP ya da çiftlag vidali PFN uygulanan 101 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. PKP uygulanan hastalar grup 1 ve PFN uygulanan hastalar grup 2 olarak ayrıldı. Her İki grup arasındaki veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışma kapsamında değerlendirilen 101 hasta PKP yapılan (Grup 1) 51 hasta ve PFN yapılan (Grup 2) 50 hasta olarak gruplara ayrıldı. Gruplar arasında ortalama yatış süresi, ameliyat süresi, intraoperatif kanama miktarı, postoperatif 1. yıl mortalite açısından sonuçlar karşılaştırıldığında sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p=0.00, p=0.03) Postoperatif 3. Ayda gruplar arasında Bartel Indeks (BI) değerleri farkı istatistiksel olarak anlamlı iken (p=0.01) 12. Aydaki BI ve Harris Kalça Skoru (HKS) değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. (p> 0.05)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışma sonuçlarımız ortalama yatış süresi, ameliyat süresi, intraop kanama miktarı, postop 1. yıl mortalite açısından PFN yöntemini PKP’ye göre üstün bulmuştur. BI, HKS açısından PFN yapılan Grupta ortalama değerler daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur.
INTRODUCTION: The aim of this study was to compare the clinical and functional outcomes of patients treated with partial hip prosthesis (PHP) or double lag screw proximal femoral nailing (PFN) for unstable femoral intertrochanteric region fractures.
METHODS: In this study, the data of 101 patients who developed grade 3-4-5 femoral intertrochanteric fractures according to the Evans-jensen classification between 2019-2020 and were treated with cemented PHP or double screw PFN were evaluated retrospectively. Patients who underwent PHP were divided into Group1 and patients who underwent PFN were divided into Group 2. Data between both groups were compared statistically.
RESULTS: 101 patients evaluated within the scope of the study were divided into groups as 51 patients who underwent PHP (Group 1) and 50 patients who underwent PFN (Group 2). When the results were compared in terms of mean length of hospital stay, duration of surgery, amount of intraoperative bleeding and postoperative 1 year mortality, the results were found to be statistically significant. (p=0.00, p=0.03) While the difference in BI values between the groups at the postoperative 3rd month was statistically significant (p=0.01). Difference between the Barthel Index (BI) and Harris Hip Score (HHS) values at the 12th month was not statistically significant. (p> 0.05)
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study results found the PFN method superior to PHP in terms of average length of hospital stay, duration of surgery, amount of intraoperative bleeding, and postoperative 1 year mortality. Although the mean values were higher in the PFN group in terms of BI, HHS, there was no statistically significant difference.

6.
Akut Koroner Sendrom Hastalarında Sol Ventrikül Ejeksiyon Fraksiyonu ile Eozinofil Monosit Oranı Arası İlişkinin Değerlendirilmesi
Evaluation of the Relationship Between Eosinophil to Monocyte Ratio and Ieft Ventricle Ejection Fraction in Patients With Acute Coronary Syndrome
Şeyhmus Külahçıoğlu, Kadir Bıyıklı, Doğancan Çeneli, Seda Tanyeri, Barkın Kültürsay, Berhan Keskin, Okan Korun, Ender Ozgun Cakmak, Enver Yücel, Ali Karagoz, İbrahim Tanboğa, Cihangir Kaymaz
doi: 10.5505/vtd.2022.18199  Sayfalar 162 - 167
GİRİŞ ve AMAÇ: Biyobelirteçler,akut koroner sendromda önemli yere sahiptir.Akut koroner sendromda çeşitli inflamatuar belirteçler;özellikle nötrofil/lenfosit oranı kullanılmıştır.İnflamatuar bir belirteç olan eozinofil monosit oranı,ST elevasyonlu miyokard infarktüsünde ve birçok kardiyovasküler hastalıkta değerlendirilmiş,prognostik etkisi doğrulanmıştır.Bu çalışmada amacımız;akut koroner sendrom hastalarında eozinofil monosit oranı ile sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu arasındaki ilişkiyi araştırmaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Akut koroner sendrom tanısıyla koroner revaskülarizasyon uygulanan 210 hasta çalışmaya alındı.Tam kan sayımı,açlık kan şekeri,kreatinin,Troponin I,total kolesterol,düşük dansiteli lipoprotein,yüksek dansiteli lipoprotein ve trigliserid ölçümleri yapıldı.Transtorasik ekokardiyografi ve koroner anjiyografi yapıldı.%70 ve üzeri en az bir koroner darlığı olan hastalar dahil edildi
BULGULAR: 149(%70.9) Non-ST elevasyonlu ve 61(%29.1) ST elevasyonlu miyokard infarktüsü hastasında;ST elevasyonlu miyokard infarktüsü grubunda eozinofil monosit oranı, hemoglobin ve sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu daha düşük iken;düşük dansiteli lipoprotein,C-reaktif protein ve Troponin daha yüksekti.Eozinofil monosit oranı,Non-ST elevasyonlu miyokard in-farktüsü grubunda,ST elevasyonlu miyokard infarktüsü grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti.Çoklu lineer regresyon analizinde artan eozinofil monosit oranı,sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu artışıyla korele idi.Çoklu lineer regresyon modelinde eozinofil monosit oranı ile sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu arasında bir ilişki olduğu gösterildi;eozinofil monosit oranı için 0.2 seviyesine kadar sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu artmakta, ancak 0.2'nin üzerinde eozinofil monosit oranının sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ile korelasyonu bulunmamaktaydı. Eozinofil monosit oranı ve Troponin arasındaki korelasyon anlamlıydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Eozinofil monosit oranının başvurudaki sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunu öngörebileceğini ve sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun akut koroner sendromdaki prognostik rolü nedeniyle,eozinofil monosit oranının akut koroner sendromlu hastalarda kötü sonlanımın bir göstergesi olabileceğini belirledik.Eozinofil monosit oranının akut koroner sendromdaki etkisini belirlemek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Biomarkers have an important role in acute coronary syndromes.Various biomarkers,especially neutrophil to lymphocyte ratio,have been used to determine mortality in acute coronary syndrome.Eosinophil to monocyte ratio,which is also an inflammatory marker,has been evaluated in acute ischemic stroke,and in many cardiovascular diseases;its prognostic impact has been validated.We aimed to investigate the relationship between eosinophil to monocyte ratio and ejection fraction in acute coronary syndrome.
METHODS: 210 patients who underwent coronary revascularization were enrolled.Complete blood count,fasting blood glucose,creatinine,Troponin I,total cholesterol,low-density lipoprotein,high-density lipoprotein,triglyceride measurements were done.Transthoracic echocardiography and coronary angiography were performed.The patients with at least one ≥70% coronary stenosis were included.
RESULTS: 149(70.9 %) Non-ST elevated and 61(29.1 %) ST elevated myocardial infarction patients were analysed.In ST elevated myocardial infarction group,eosinophil to monocyte ratio,hemoglobin,and ejection fraction were lower;low-density lipoprotein,C-reactive protein,and Troponin were higher.Eosinophil to monocyte ratio was significantly higher in Non-ST elevated group than in the ST elevated group,and increased eosinophil to monocyte ratio was correlated with an increase in left ventricle ejection fraction in multiple linear regression analysis.The partial plot showed an association between eosinophil to monocyte ratio and ejection fraction.Until eosinophil to monocyte ratio increases to 0.2 level,ejection fraction increases;upper than 0.2 no effect of eosinophil to monocyte ratio on ejection fraction was detected.The correlation between eosinophil to monocyte ratio and Troponin was significant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Eosinophil to monocyte ratio might predict left ventricle ejection fraction on admission and because of the prognostic role of left ventricle ejection fraction,eosinophil to monocyte ratio also may be a predictor of worse outcomes in acute coronary syndrome.

7.
Onkoloji Hastalarında Yalnızlık ve Algılanan Sosyal Destek Düzeyleri Arasındaki İlişki
The Relationship Between Loneliness and Perceived Social Support Levels in Oncology Patients
Alev Arslan, Makbule Batmaz, Havva Gezgin Yazıcı
doi: 10.5505/vtd.2022.26529  Sayfalar 168 - 176
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma; Onkoloji servislerinde tedavi gören hastalarda yalnızlık ile algılanan sosyal destek düzeyleri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, kanser tanısı ile onkoloji kliniklerinde 2014-2015 yılları arasında tedavi gören, yaşları 18-65 aralığında olan 121 hasta ile yüzyüze görüşülerek yapıldı. Verilerin toplanmasında sosyodemografik özelliklerin yer aldığı anket formu, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve UCLA Yalnızlık Ölçeği kullanıldı. Veriler, tanımlayıcı analizlerle birlikte, Varyans Analizi, Bağımsız Örneklem t-Testi, Pearson Korelasyon Analizleri ile değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmada, geniş aile olan bireylerin yalnızlık puanlarının daha yüksek olduğu, çocuk sayısının artmasıyla yalnızlığın azaldığı görüldü. Eğitim düzeyinin artmasıyla yalnızlığın azaldığı belirlendi. UCLA Yalnızlık Ölçeği ile Algılanan Sosyal Destek Ölçeği’nin “Algılanan Özel İnsan Desteği” alt boyutu arasında negatif, orta güçte ve anlamlı ilişki (r=-0,406; p=0,00); “Algılanan Aile Desteği” alt boyutu ile negatif, orta güçte ve anlamlı ilişki (r=-0,441; p=0,00); “Algılanan Arkadaş Desteği” ile negatif, orta güçte ve anlamlı bir ilişki (r=-0,639; p=0,00) ve “Algılanan Toplam Destek” toplam puanı ile negatif, orta güçte ve anlamlı ilişki (r=-0,585; p=0,00) bulunduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Algılanan sosyal destek düzeyi arttıkça, yalnızlık düzeyinin azaldığı görülmektedir. 18-29 yaş arasında olan hastaların algıladığı özel insan desteği ve toplam sosyal desteğin, diğer yaş gruplarındaki hastalara göre daha fazla olduğu görüldü. Kanser hastalarının yaş, cinsiyet, ekonomik durum, kültürel özellikler gibi sosyodemografik özellikleri ve hastalığı algılama biçimi, yalnız olma durumu, göz önünde bulundurularak ihtiyaç duyulan gereksinimleri belirlenmeli ve bu doğrultuda sosyal destek sağlanmalıdır.
INTRODUCTION: This research is performed to determine the relationship between loneliness and social support levels in patients treated in oncology clinics.
METHODS: It was conducted by face-to-face interviews with 121 patients aged between 18-65 who were treated with cancer diagnosis in oncology clinics between 2014 and 2015. A questionnaire including sociodemographic characteristics, Multidimensional Perceived Social Support Scale and UCLA Loneliness Scale were used to collect the data. In the evaluation of the data, Independent Sample t-Test, Directional Variance Analysis, and Pearson Correlation Analysis were used together with descriptive analyzes.
RESULTS: In the study, it was observed that individuals with extended families had higher loneliness scores and decreased loneliness as the number of children increased. It was determined that loneliness decreased as the level of education increased. There is a moderate and significant negative correlation with "Perceived Friend Support" (r = -0.639; p = 0.000) and a negative moderate and significant relationship with the total score of "Perceived Total Support" (r = -0.585; p = 0.000) ) was determined to be.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is observed that the perceived social support decreases as the level of loneliness increases. It was observed that the special human support and total social support perceived by the patients between the ages of 18-29 were higher than the patients in other age groups. The socio-demographic characteristics of cancer patients such as age, gender, economic status, cultural characteristics and the way they perceive the disease, their state of being alone should be determined, and social support should be provided accordingly.

8.
Vankomisine Dirençli Enterokok Kolonizasyonu Sürveyansı, Diğer Antimikrobiyallere Duyarlılıkları ve Risk Faktörlerinin Değerlendirilmesi
The Surveyans of Colonisation of Vancomycin Resistant Enterococci and Investigation Antibiotic Susceptibility and Risk Factors
İrfan Binici, Mustafa Kasım Karahocagil, Mahmut Sünnetçioğlu, Mehmet Parlak
doi: 10.5505/vtd.2022.26428  Sayfalar 177 - 183
GİRİŞ ve AMAÇ: Vankomisine dirençli enterokok (VRE) kolonizasyonu; hastaların uzun süre hastanede takip edildiği, antibiyotik tedavisi ve invaziv işlemlerin daha sık uygulandığı yoğun bakım üniteleri (YBÜ)’nde daha sık görülmektedir. Çalışmamızda hastanemiz Pediatri Servisi ve Yoğun Bakım Ünitesinde yatan hastalarda VRE’nin rektal kolonizasyonu ve risk faktörlerinin araştırılarak, antibiyotik duyarlılıklarının saptanması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız, XXX Tıp Fakültesi Hastanesi Pediatri Servis ve YBܒnde yatan hastalarda on aylık zaman diliminde yürütülmüştür. İlgili servislere yatan her hastadan yatışının 0 ve 7. günleri steril eküvyon çubukları ile rektal sürüntü örnekleri alınmıştır. Laboratuvara gelen örnekler kromojenik VRE agara (CHROMagar™, Fransa) ekimi yapılmıştır. Enterococcus spp. uygun prosedürlerle tesbit edilmiştir. Enterococcus spp. olarak adlandırılan suşlarda vankomisin direnci E-test yöntemi ile (bioMérieux, Fransa) belirlenmiştir. Bununla eş zamanlı olarak tespit edilen suşların türlerinin belirlenmesi ve antibiyotik duyarlılıklarının saptanması amacıyla Phoenix Otomatize Sisteminden (Becton Dickinson, ABD) yararlanılmıştır.
BULGULAR: Takibi yapılan 600 hastanın 54’ünde (%9) rektal sürüntü örneğinde VRE kolonizasyonu saptanmıştır. Pediatri servisinde 31 (%6.9), YBܒnde ise 23 (%15.3) hastada VRE kolonizasyonu tespit edilmiştir (p<0.05). Rektal sürüntü örneklerinde kolonizasyon şeklinde saptanan VRE suşlarının 50’si (%92,6) E. faecium 4’ü (%7,4) ise E.faecalis olarak belirlenmiştir (p<0.05). İzole edilen VRE suşlarında yapılan antibiyotik duyarlılık testi sonucunda linezolid, tigesiklin, tetrasiklin ve daptomisine karşı direnç saptanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastanede yatıyor olma, YBܒnde takip edilme, altta yatan veya kronik hastalığın bulunması, vankomisin, meropenem/imipenem kullanımı, rektal VRE kolonizasyonu gelişimi için risk faktörleri olarak değerlendirilmiştir (p<0.05).
INTRODUCTION: VRE colonization rates are higher in intensive care units (ICU) with long-term hospitalizations, antibiotic use and invasive interventions. We aimed to determine the antibiotic susceptibility by investigating the rectal colonization and risk factors of VRE in patients followed up in the pediatric service and intensive care unit.
METHODS: The study was conducted in the pediatric wards and intensive care unit of XXX University Hospital in ten months. Rectal swab samples were obtained from all the patients on the first and 7th day of admission. Samples submitted to the laboratory were inoculated onto chromogenic VRE agar (CHROMagar™, France) and Enterococci spp. were identified according to the procedure. Vancomycin resistance was determined among Enterococcus spp. by E-test method (bioMérieux, France). Phoenix Automated System (Becton Dickinson, USA) was utilized in identifying the species of enterococci and defining antibiotic susceptibilities.
RESULTS: VRE colonizations were detected in rectal swab samples in 54 (9%) of 600 patients who were followed up. VRE colonizations were detected in 31 (6.9%) patients in the pediatric ward and 23 (15.3%) patients in the ICU (p <0.05). Of the VRE strains detected as colonization in rectal swab samples, 50 (92.6%) were E. faecium and 4 (7.4%) were E.faecalis (p <0.05). As a result of the antibiotic susceptibility test performed on the isolated VRE strains, no resistance was found against linezolid, tigecycline, tetracycline and daptomycin.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Hospitalization, follow-up in the ICU, presence of underlying or chronic disease, use of vancomycin and meropenem / imipenem were evaluated as risk factors for rectal VRE colonization (p <0.05).

9.
Çocuk Femur Cisim Kırıklarında Titanyum Elastik Çivi İlk Tedavi Seçeneği Olabilir mi?
Can Titanium Elastic Nails be the First Treatment Choice in Pediatric Femoral Shaft Fractures?
Duran Topak, Mustafa Özdemir, Fatih Doğar, Kadir İsmail Dere, Halil Mutlu, Ökkeş Bilal
doi: 10.5505/vtd.2022.34538  Sayfalar 184 - 189
GİRİŞ ve AMAÇ: Okul çağı çocuk femur cisim kırığı nedeniyle Titanyum Elastik Nail (TEN) uygulanan hastaların klinik ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmek ve literatürdeki diğer çalışmalarla karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2015-2019 yılları arasında femur cisim kırığı nedeniyle kliniğimizde TEN uygulanan, 4-12 yaş arası 61 çocuğun dosyası retrospektif olarak değerlendirildi. Fonksiyonel sonuçlar Flynn kriterlerine göre yapıldı. Dahil edilme kriterlerini karşılayan, yaş ortalaması 7.18 (4-12) yıl olan toplam 61 hasta, 37.60 (13-72) ay süreyle takip edildi.
BULGULAR: Olguların klinik ve radyolojik sonuçları değerlendirildiğinde; %72.1 (n=44) mükemmel, %21.3 (n=13) iyi olmak üzere, %93.4 olguda tatminkar sonuç elde edildi. Bir olgu hariç tüm olgularda ortalama 8.45±2.56 (5-14) hafta için radyolojik olarak tam kaynama görüldü. Ortopedi dışı nedenlerle hastanede kalış süreleri çıkarıldığında, olguların ortalama 2.32 (1-7) gün sonra hastaneden taburcu edildikleri belirlendi. 10 (%16.4) olguda çivi giriş yerinde cilt irritasyonuna bağlı ağrı, 8 olguda 5° nin üzerinde malunion olmasına rağmen, sadece bir vakada 10° nin üzerinde açılanma tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: TEN; kolay uygulanabilen, daha az skar bırakan, minimal invaziv bir tespit tekniğidir. 4-12 yaş çocuk femur cisim kırıklarında; hızlı kaynama, kısa hospitalizasyon, başarılı radyolojik ve fonksiyonel sonuçlar nedeniyle öncelikli olarak tercih edilmelidir.
INTRODUCTION: To evaluate the clinical and radiological outcomes of school-age pediatric patients who underwent titanium elastic nailing (TEN) for femoral shaft fracture.
METHODS: The medical charts of 61 children aged 4–12 years who underwent titanium elastic nailing (TEN) in our clinic for diaphyseal femoral fracture between 2015 and 2019 were evaluated retrospectively. Functional outcomes were evaluated according to the Flynn criteria. A total of 61 patients who met the inclusion criteria, with a mean age of 7.18 (4–12) years, were followed up for 37.60 (13–72) months.
RESULTS: On evaluation of the clinical and radiological outcomes of patients, we observed satisfactory results in 93.4% of patients, with 72.1% (n = 44) achieving excellent and 21.3% (n = 13) achieving good outcomes. Complete union was observed radiologically in all patients except 1 for a mean period of 8.45 ± 2.56 (5–14) weeks. When the duration of hospital stay for non-orthopedic reasons was excluded, we found that patients were discharged from the hospital after a mean hospitalization period of 2.32 (1–7) days. Ten patients (16.4%) had pain due to skin irritation at the nail insertion site, 8 had malunion with an angulation of >5°, whereas only 1 had an angulation of >10°.
DISCUSSION AND CONCLUSION: TEN is an easily applicable, minimally invasive, fixation technique resulting in less scarring. TEN should be the first treatment choice in children aged 4–12 years with diaphyseal femoral fracture as it provides early union, short hospitalization, and successful radiological and functional outcomes.

10.
Kan Kültürlerinden İzole Edilen Serratia spp. Türlerinin Diğer Bakterilere Oranı ve Direnç Profilleri
The Rate and Resistance Profiles of Serratia spp. Among Other Bacteria Isolated from Blood Cultures
Nida Özcan, Selahattin Atmaca, Erdal Özbek
doi: 10.5505/vtd.2022.02439  Sayfalar 190 - 196
GİRİŞ ve AMAÇ: Serratia cinsi bakteriler, özellikle Serratia marcescens, son elli yılda önemli hastane enfeksiyonu etkenleri arasına girmiştir. Çocuk hastalar başta olmak üzere yoğun bakım ünitelerinde takip edilen hastalarda sporadik olgu veya salgınlara neden olan bu etkenler hakkında sınırlı sayıda yayın bulunmaktadır. Bu çalışma ile kan kültürlerinde Serratia cinsi bakterilerin saptanma oranları ve antibiyotik direnç profillerinin araştırılması amaçlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 2015-2020 yılları arasında Dicle Üniversitesi Hastanesi klinikleri ve yoğun bakım ünitelerinden gönderilen kan kültürü örnekleri dahil edilmiştir. Kan kültürü örnekleri BD BACTEC FX (Becton Dickinson, ABD ) sisteminde inkübe edilmiş, sistemde üreme sinyali saptanınca %5 koyun kanlı agar (KKA) ve eozin metilen blue (EMB) agar besiyerine pasajlanmıştır. KKA ve EMB agar besiyerlerinde 16-24 saat 35±2°C'de inkübasyon sonrası üreyen izolatlar MALDI Biotyper 3 (Bruker Daltonics, ABD ) cihazı kullanılarak kütle spektrometrisi yöntemiyle cins ve/veya tür düzeyinde tanımlanmıştır. İzolatların antimikrobiyal duyarlılık testleri BD Phoenix 100 (Becton Dickinson, ABD ) otomatize sistemi ile çalışılmıştır.

BULGULAR: Altı yıllık süre zarfında kan kültürlerinden izole edilen toplam 9730 etkenin 69’u (%0,7 ) Serratia cinsi, bunlardan 58’i S. marcescens olarak tanımlanmıştır. Serratia spp. üreyen hastaların 37’sini (%54) çocuklar, 47’sini (%68) yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalar oluşturmuştur. İzolatların 20’sinde (%29) en az bir karbapeneme karşı direnç saptanırken Serratia türlerine karşı en etkili antibiyotiklerin sırasıyla %3, %4 ve %7 direnç oranları ile trimetoprim/sulfametoksazol, siprofloksasin ve amikasin olduğu görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Serratia türleri altı yıllık zaman diliminde kan kültürlerinden binde yedi oranında izole edilmiş olup izolatlarda yüksek karbapenem direnci dikkat çekmektedir.
INTRODUCTION: Serratia genus, especially Serratia marcescens, has become one of the important cause of hospital infections in the last five decades. There is a limited number of publications on Serratia spp, which cause sporadic infections or outbreaks in intensive care unit patients, especially pediatric patients. The aim of this study was to investigate the antibiotic resistance profiles of the Serratia genus and detection rates among blood cultures.
METHODS: Blood samples were incubated in the BD BACTEC FX (Becton Dickinson, USA) system. Samples were subcultured on 5% sheep blood agar (SBA) and eosin methylene blue (EMB) agar when the system detected growth. After incubation for 16-24 hours at 35±2°C, the grown isolates on SBA and EMB agar were identified by mass spectrometry with MALDI Biotyper 3 (Bruker Daltonics, USA). Antimicrobial susceptibilities were studied with BD Phoenix 100 (Becton Dickinson, USA) system.
RESULTS: Among 9730 agents isolated from blood cultures over a six-year period, 69 (0.7%) were identified as Serratia genus, 58 of them being S. marcescens. Of Serratia spp. isolated patients, 37 (54%) were children and 47 (68%) were intensive care unit patients. A total of 20 isolates (29%) were resistant to at least one of the carbapenems tested. The most effective antibiotics against Serratia species were found as trimethoprim-sulfamethoxazole, ciprofloxacin, and amikacin with resistance rates of 3%, 4%, and 7%, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Serratia species were isolated from blood cultures at a rate of seven per thousand in a six-year period, and high carbapenem resistance in isolates was noteworthy.

11.
Tıp Fakültesi Üçüncü Sınıf Öğrencilerinin Profesyonellik Tutumları: Kesitsel Bir Çalışma
Professional Attitudes of Third-Year Medical Students: A Cross-Sectional Study
Esra Çınar Tanrıverdi
doi: 10.5505/vtd.2022.21456  Sayfalar 197 - 206
GİRİŞ ve AMAÇ: Sağlık profesyonellerinin mesleklerini yerine getirirken uymaları gereken tutum, değer ve davranışların bütünü olan tıbbi profesyonellik, mezuniyet öncesi ve sonrası tıp eğitimi için yeterlik alanlarından biridir. Bu çalışmada, tıp fakültesi üçüncü sınıf öğrencilerinin tıbbi profesyonellik tutumlarının belirlenmesi, cinsiyet, tıp fakültesini tercih nedeni ve ailede doktor bulunmasının bu tutumlar üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Gönüllü, 331 üçüncü sınıf öğrencisiyle kesitsel bir çalışma yapıldı. Veri toplama aracı olarak kısa bir sosyodemografik bilgi formu ile Penn State Collage of Medicine profesyonellik ölçeği öğrenci formu kullanıldı.Veriler SPSS 20.0 programı (SPSS Inc., Chicago, IL, ABD) programı kullanılarak analiz edildi.
BULGULAR: Katılımcıların yaş ortalaması 21.45±2.0 ve 168’i (50.8%) kadındı. Ortalama tutum puanları hesap verebilirlik 30.29 ± 4.19 (7-35), zenginleştirme 24.88 ± 3.78 (6-30), hakkaniyet 18.26 ± 2.12 (4-20), onur ve şeref 36.37 ± 3.87 (8-40), özgecilik 13.11 ±1.90 (3-15), ödev 21.92 ± 2.80 (5-25), saygı 9.05 ± 1.25 (2-10) bulundu. Kadın öğrencilerin profesyonellik tutum puanları erkeklerden, tıp fakültesini ideali olduğu için ve insanlara yardım etmek için tercih eden öğrencilerin puanları diğer nedenlerle tercih yapan öğrencilerden anlamlı şekilde yüksekti (p<0.05). Ailede doktor bulunan ve bulunmayan öğrencilerin profesyonellik tutumları arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tıp fakültesi üçüncü sınıf öğrencilerinin profesyonelliğe karşı tutumları olumludur. Cinsiyet ve tıp fakültesini tercih nedeni bu tutumları üzerine etkili iken, ailede doktor bulunması etkili bulunmamıştır.
INTRODUCTION: Medical professionalism is one of the areas of competence in undergraduate and postgraduate medical education. In this study, we aimed to determine the medical professionalism attitudes of third-year medical students and to investigate the effect of gender, reason of preference, and presence of a doctor in the family on these attitudes.
METHODS: A cross-sectional study was carried out with 331 third-graders who volunteered. As a data collection tool, the Penn State School of Medicine (PSCOM) professionalism questionnaire-student form and a short sociodemographic information form were used. Data were analyzed using the SPSS 20.0 software (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) program.
RESULTS: The average age of students was 21.45±2.0, and 168 (50.8%) were female. Average attitude scores are found as, accountability 30.29 ± 4.19 (7-35), enrichment 24.88 ± 3.78 (6-30), equity 18.26 ± 2.12 (4-20), honor and integrity 36.37 ± 3.87 (8-40), altruism 13.11 ±1.90 (3-15), duty 21.92±2.80 (5-25), respect 9.05±1.25 (2-10). Professional attitude scores of female students were higher than men's, students who chose the medical school because it was their ideal and to help people had significantly higher scores than students who preferred it for other reasons (p<0.05). No significant difference was found between attitude scores of students with and without the presence of a doctor in their family (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Third-year medical students have a positive attitude towards professionalism. While gender and medical school preference were effective on these attitudes, the presence of doctors in the family was not found to be effective.

12.
Adolesan Erkeklerde Sigara İçimi ile Sekonder Polisitemi Arasındaki İlişki
Relationship Between Smoking and Secondary Polycythemia in Adolescents
Nergiz Öner, Gürses Şahin, Şule Yeşil, Burçak Kurucu Bilgin, Emre Çapkınoğlu, Azize Ceren Kılcı, Şeyma Ünüvar Gök, Ali Fettah
doi: 10.5505/vtd.2022.54521  Sayfalar 207 - 211
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı ergenlik dönemi erkeklerde aktif ve pasif sigara maruziyetinin polisitemi üzerine etkisini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma XXXXXXXXXXXX Çocuk Hematoloji Polikliniği’ne polisitemi nedeni ile başvuran, 13-18 yaş arası, 98 erkek hastada Ocak 2019-Ekim 2020 tarihleri arasında retrospektif olarak yapıldı. Olgular, aktif sigara içenler (23 hasta), pasif içici olanlar (29 hasta) ve hiç içmeyenler (46 hasta) olmak üzere üç gruba ayrıldı.
BULGULAR: Çalışma grubunda sigara içme sıklığı %23,4 olarak bulundu. Sigara içen hastaların karboksi Hemoglobin değerleri anlamlı olarak yüksekti. Aktif sigara içenlerin hemoglobin değerleri pasif sigara içenler ve hiç içmeyenlerle karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ergenlik döneminde polisitemi ile takip edilen hastalarda sigara maruziyet oranı yüksek saptandı (%53). Buda ergenlik döneminde aktif ve pasif sigara maruziyetinin önemli bir sekonder polisitemi nedeni olduğunu göstermektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to determine the effect of active and passive smoking on polycythemia in adolescents.
METHODS: This study was retrospectively performed between January 2019 and October 2020 in 98 male patients aged 13-18 years who applied to the Department of Pediatric Hematology XXXXXXXXXXXXXXXX for polycythemia.
The cases were divided into three groups as active smokers (23 patients), passive smokers (29 patients) and never smokers (46 patients).

RESULTS: The frequency of smoking in the study group was found to be 23.4%. Carboxy Hemoglobin values of smoking patients were significantly higher. The hemoglobin values of active smokers were not found to be significantly different when compared with passive smokers and nonsmokers (p> 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The rate of smoking exposure was found to be high in patients who were followed up with polycythemia during adolescence (53%). This shows that active and passive smoking exposure during adolescence is an important cause of secondary polycythemia.

13.
Mavi Kod, Gerçekten Mavi mi?
Code Blue, Is It Really Blue?
Merve Sena Baytar, Çağdaş Baytar
doi: 10.5505/vtd.2022.67934  Sayfalar 212 - 216
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı hastanemizdeki mavi kod uygulamalarının özelliklerini ve sonuçlarını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2019 ile Temmuz 2021 tarihleri arasındaki mavi kod olguları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaşı ve cinsiyeti, mavi kodun verildiği bölüm ve saati, kodun doğruluğu, hatalı mavi kod ise verilme nedeni, ekibin çağrı yerine ulaşma süresi, ekip ulaştığında hastanın ritmi, kardiyopulmoner resusitasyon (KPR) süresi ve sonucu, uygulanan tedavi ile hastanın nereye yönlendirildiği hasta dosyalarından elde edildi.
BULGULAR: Çalışmada toplam 203 mavi kod değerlendirilmiştir. Bunların 87’si (%42.9) hatalı olup, 116 ‘sı (%57.1) gerçek mavi koddur. Hatalı mavi kodların en sık nedeni senkoptur. Verilen gerçek mavi kodlardaki hastaların yaş ortalaması 74.73±13.04 yıldır. Hastaların %47.4’ü (n=55) erkek, %52.6’sı (n=61) kadındır. Mavi kodların %31’i (n=36) mesai saatleri (08.00-17.00) içinde verilirken, %69’u (n=80) mesai saatleri dışında (17.00-08.00) verilmiştir. En çok mavi kod veren bölümler dahiliye ve nöroloji servisleridir. Mavi kod ekibinin mavi kod verilen birime ulaşma süresi ortalama 92.37±36.56 saniyedir. Yapılan KPR uygulamalarının %60.3’ü başarılı olurken, %39.7’si başarısız olmuş, hastalar exitus kabul edilmiştir. Hastaların ilk ritmlerinin şoklanabilir oluşu ve KPR’nin mesai saatleri içinde uygulanması başarılı KPR ile ilişkili bulunmuştur. Spontan dolaşımı geri dönen 70 hastanın 65’i hastanemizin yoğun bakım ünitelerine transfer edilirken, 5'i dış merkezlere sevk edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastanemiz mavi kod uygulamaları değerlendirildiğinde, hastalara ortalama üç dakikanın altında bir süreyle müdahaleye başlandığı ve karşılaşılan ilk ritmin şoklanabilir olmasının spontan dolaşımın geri dönmesinde etkisi olduğu görülmüştür.
INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate the characteristics and results of code blue applications in our hospital.
METHODS: Data of patients with code blue between January 2019 and July 2021 were retrospectively analysed. Patients' age, gender, code blue call time and location, true-false call rate and reasons, arrival time to unit, cardiopulmonary resuscitation (CPR) time and results were recorded.
RESULTS: A total of 203 codes blue (87 false, 116 true) were evaluated in the study. The most common cause of false code blue was syncope. The mean age of the patients in true codes blue was 74.73±13.04 years. 47.4% (n=55) of the patients were male and 52.6% (n=61) were female. While 31% (n=36) of the codes blue were in working hours (08.00-17.00), 69% (n=80) were in after hours (17.00-08.00). The most of the code blue were called by internal medicine and neurology departments. The mean time for the code blue team to arrive to the location was 92.37±36.56 seconds. 60.3% of the recusicated patient had spontaneous circulation, 39.7% died. Having a shockable rhythm and recieving the code blue in working hours were associated with successful CPR. Within 70 patients with spontaneous circulation, 65 were transferred to the intensive care units of our hospital, while 5 were transferred to other hospitals.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found that the mean time for the code blue team to arrive was less than three minutes and having a shockable first cardiac rhythm had a positive effect on returning spontaneous circulation.

14.
Menopozal Dönemdeki Kadınların Yaşam Kalitesi ile Kişisel özelliklerinin Karşılaştırılması
A Comparison of the Quality of life and Personal Traits in Menopausal Women
Aliye Bulut, Handan Özcan, Esra Arbağ
doi: 10.5505/vtd.2022.65148  Sayfalar 217 - 223
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma; menopozal dönemdeki kadınların yaşam kalitesi ile kişisel özelliklerinin karşılaştırılması amacıyla planlandı.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmanın evrenini Bingöl İl merkezinde Aile sağlığı Merkezlerine başvuru yapan kadınlar oluşturmaktadır (n=157). Çalışmaya alınma kriterlerini karşılayan kadınlara, araştırmacı tarafından konu ile ilgili literatür değerlendirilmesi sonucu hazırlanan ve üç bölümden oluşan anket formu uygulanmıştır. Anketin birinci bölümünü, katılımcıların sosyo-demografik özellikleri ile obstetrik, jinekolojik, kronik hastalık öyküsü, menopoz dönemine ait bilgiler ve genel sağlık davranışlarını sorgulayan soru formu oluşturmaktadır. İkinci bölümü, ‘‘Menopoza Özgü Yaşam Kalitesi Ölçeği (MÖYKÖ)’’ ve üçüncü bölümü ise Cervantes Kişilik Ölçeği (CKÖ) oluşturmaktadır.

BULGULAR: Çalışmaya katılan kadınların CKÖ duygusal denge/nörotizm alt boyutundan almış oldukları puanlar ile MÖYKÖ puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki varken tutarlı/tutarsız olma alt boyutu ile MÖYKÖ puanları arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki mevcuttur. Dışa/içe dönük olma alt boyutu ile MÖYKÖ semptomları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kadınların yaşamının neredeyse üçte birini kapsayan bu dönemi yeterince tanımadığı ve yeterli bilgiye sahip olmadığı, menopozal semptomlarla baş etmede eksikliler görüldüğü ve menopozal dönemdeki kadınların yaşam kalitesi düzeylerinin istenilen düzeyde olmadığı saptanmıştır. Kişilik gelişimi aşamalarında kadınlar, olumlu, duygusal dengeli ve dışa dönük kişilik gelişimi açısından ve sağlıklı savunma mekanizmaları kullanmaları konusunda desteklenmelidir.
INTRODUCTION: This study was planned to compare the quality of life and personal traits in menopausal women.
METHODS: The population of the study comprised women who applied to Family Health Centers (FHC) in the city center of Bingol (n=157). A survey form, which was prepared by the researcher as a result of evaluating the relevant literature and comprised three sections, was applied to the women who met the inclusion criteria. The first section of the survey consisted of a questionnaire questioning the participants’ socio-demographic characteristics, obstetrical, gynecological, chronic disease history, information about the menopausal period and general health behaviors. The second section consisted of the “Menopause-Specific Quality of Life Questionnaire (MSQLQ)” and the third section consisted of the Cervantes Personality Scale (CPS).
RESULTS: There was a positive significant correlation between the scores, obtained by the women who participated in the study, from the CPS emotional stability/neuroticism subscale and the MSQLQ scores, whereas there was a negative significant correlation between their sincerity/insincerity scores and MSQLQ scores. There was no statistically significant correlation between the extroversion/introversion subscale and MSQLQ symptoms (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was determined that the women had no adequate knowledge of this period which comprises nearly one third of their life, there were deficiencies in coping with menopausal symptoms and the quality of life of the women in the menopausal period was not at the required level. In the personality development phases, women should be encouraged for positive, emotionally stable and extrovert personality development and to use of healthy defense mechanisms.

15.
El ve El Bileği Ganglion Kisti Cerrahisinde Nüks Kaçınılmazdır
Recurrence is Unavoidable in Hand and Wrist Ganglion Cyst Surgery
Ahmet Oztermeli, Barış Yılmaz, Guzelali Ozdemir, Evrim Şirin, ilyas Arslan, Baran Komur, Ahder İrem Demir
doi: 10.5505/vtd.2022.54037  Sayfalar 224 - 228
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda, klinik pratikte sık görülen el ve el bileği yerleşimli ganglion kistlerinin tedavi ve takip sonuçlarını paylaşmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda 2011-2014 yılları arasında, el ve el bileği bölgesinde tanısı klinik ve radyolojik olarak ganglion kisti tanısı konmuş ve cerrahi eksizyon ile tedavi edilmiş hastalar retrospektif olarak incelenmiştir. 12 ay düzenli takip süresi bulunan, el ve el bileği bölgesinde ek yaralanması bulunmayan, 69’u (%67.6) kadın ve 33’ü (%32.4) erkek toplam 102 hasta çalışmaya alındı. Tüm olgular yaş, cinsiyet, ganglion kistinin görülme bölgesi, uygulanan tedavi yöntemi ve lokal nüks görülüp görülmemesi yönünden değerlendirildi
BULGULAR: Yaş ortalaması 37.73±9.5 (20-61) idi. Nüks görülen olguların 5’i (%83.3) volar, 1’i (%16.7) dorsal el bileği yerleşimliydi. Bölgeler arasında tedavi uygulamaları açısından istatistiksel anlamlı bir fark bulunamadı (p>0.05). Nüks varlığı açısından ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmaktadır (p: 0.005; p<0.05). Volar bölgesindekilerde nüks oranı (%20.8), diğer bölgelerdekilerden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p<0.05). Diğer bölgeler arasında ise nüks oranları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamaktadır (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Volar ganglion kistlerinde görülen nüks oranlarının fazla oluşu, bu bölgenin anatomik yapılarının diğer bölgelere göre daha önemli olması nedeni ile kistin orjinine kadar inilerek kese ve pedikülün çıkarılması konusundaki yetersizliğe bağlı olabilir. Bu konuda yapılacak cerrahi girişimlerde anatomik yapının iyi bilinmesi ve tecrübenin nüks oranlarında önemli bir azalma nedeni olabileceğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate surgical treatment results of hand and wrist ganglions those seen frequently in clinical practice.
METHODS: Patients who were diagnosed with ganglion cysts clinically and radiologically in the hand and wrist region and treated with surgical excision between 2011 and 2014 were retrospectively analyzed. A total of 102 patients, 69 (67.6%) female and 33 (32.4%) male, who had a regular follow-up period of 12 months, had no additional injuries in the hand and wrist region, were included in the study. All cases were evaluated in terms of age, gender, region of ganglion cyst, treatment method and local recurrence.
RESULTS: Mean age was 37.73±9.5 (20-61) years. Local recurrence was seen in 5 (%83.3) patients whom have volar ganglion cyst and 1 (%16.7) in dorsal localized. There was no significant difference in treatment of localization of cysts (p>0.05). In addition, there was significant difference in presence of recurrence (p: 0.005; p<0.05). There was %20.8 local recurrence in volar cysts and it is higher than other localizations, this finding was statistically significant (p<0.05). There wasn’t statistically significant difference in ratio of local recurrence (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The reason of high incidence in local recurrence in volar ganglion cysts can be insufficient excision of sac and pedicle of ganglion cyst because of anatomical relations in this region. It can be assumed that, if the surgeon has a high knowledge of anatomy of this area and develop his/her experience in this surgery local recurrence incidence can be decreased.

DERLEME
16.
Multipl Sklerozda Alt Üriner Sistem Semptomlarının Yaşam Kalitesine Etkisi ve Tamamlayıcı Tedaviler
Effects of Lower Urinary Truct Symptoms on Quality of Life and Complementary Treatments in Multiple Sclerosis
Şükrü Özen, Ülkü Polat
doi: 10.5505/vtd.2022.36776  Sayfalar 229 - 235
Multipl skleroz hastalarında, hastalığın tipi ve seyrine göre fizyolojik, psikolojik ve sosyal birçok sorun ortaya çıkmaktadır. Bu fizyolojik sorunlardan biri alt üriner sistem semptomlarıdır. Bu semptomlar kişiyi fizyolojik psikolojik ve sosyal yönden etkilemektedir. Hastalarda ortaya çıkan idrar kaçırma, sık idrara çıkma, ani idrara çıkma, idrar yapamama, idrar kesesini tam boşaltamama gibi sorunlar hastaların günlük yaşamını etkilemektedir. Bu hastalar sık idrara çıktıkları ve idrar kaçırdıkları için sosyal olarak toplumdan uzaklaşabilmektedir. Multipl skleroz hastaları üriner şikayetler nedeniyle alışveriş yapma, arkadaşlarıyla buluşma ve diğer sosyal aktiviteleri kısıtlamak zorunda kalmaktadır. Bununla birlikte sık idrara çıktıkları için sıvı kısıtlamasına gitmektedir. Az sıvı alımı ve idrar yapamama ile ilişkili idrar yolu enfeksiyonu normal topluma göre daha fazla görülmektedir. Görülen şikayetler hastanın yaşamını kısıtlamakta ve yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu şikayetlerin ortadan kaldırılması ve hastaların yaşam kalitesinin arttırılması için başlangıçta mesane eğitimi, pelvik taban kas egzersizleri, sinir uyarımları veya üriner kateter kullanımı ile bu şikayetler en aza indirilebilmektedir. Mesane eğitimi hastaların idrara çıkma aralıklarını uzatırken pelvik taban kas egzersizleri de kasları güçlendirerek idrar kaçırma şikayetlerini azaltmaktadır. Nöromodülasyon sinirsel uyarıları baskılayarak bu şikayetleri azaltmayı amaçlamaktadır. Kateter kullanımı, idrar yapamayan ya da idrar kaçırma şikayetleri olan hastalarda önemli yer tutmaktadır. Kullanılan kateter aracılığıyla hastaların idrar kaçırma, retansiyon ve üriner enfeksiyon şikayetleri azaltılmaktadır.
Multiple Sclerosis pattients suffer from physiological, psychological and social depending on the type and course of the disease. lower urinary tract symptoms is one of these physiological problems. These symptoms affect the person physiologically, psychologically and socially. Problems such as urinary incontinence, frequency, urgency, incontinence, retantion completely affect daily life of patients. These patients are socially isolated from the society because of frequency, incontinence. However, they limit fluid intake. Multiple sclerosis patients have to restrict shopping, meeting with friends and other social activities due to urinary symptoms. Urinary tract infection associated with low fluid intake and retention is more common in multiple sclerosis than the normal population. Lower urinary symptoms that seen in multiple sclerosis limit the patients life and negatively affect quality of life. In order to eliminate these complaints and increase the quality of life of the patients, these complaints can be minimized by initially bladder training, pelvic floor muscle exercises, nerve stimulation or catheter use. While bladder training extends urination intervals of the patients, pelvic floor muscle exercises reduce the lower urinary tract symptoms by strengthening the muscles. Neuromodulation aims to reduce lower urinary truct symptoms by suppressing neural impulses. Catheter use takes an important role in patients with urinary retention or urinary incontinence. With the catheter used, lower urinary truct symptoms are reduced.

OLGU SUNUMU
17.
Öz Bakım Eksikliği Hemşirelik Kuramına Göre Arteriovenöz Malformasyonu Olan Hastanın Hemşirelik Bakımı: Olgu Sunumu
Nursing Care of a Patient with Arteriovenouz Malformation According to Orem’s Self-Care Deficit Nursinde Theory: Case Report
Aysun Özdemir, Şükriye İlkay Güner, Abidin Murat Geyik
doi: 10.5505/vtd.2022.01212  Sayfalar 236 - 239
Arteriyovenöz malformasyonlar (AVM) intrakraniyel vasküler yapıların gelişimsel anomalileridir ve konjenital bir malformasyondur. Klinik belirti ve bulgular herhangi bir yaşta başlayabilir ancak 40 yaş altındaki hastalarda insidansı yüksektir. Belirti ve bulgular AVM’un çapına, anatomisine, büyüklüğüne ve etkilediği damarlara göre değişiklik göstermektedir. Bu olgu sunumunda Gaziantep ilindeki bir üniversite hastanesinin acil servisine baş ağrısı, boyun hareketlerinde azalma ve kusma şikayetleri ile başvuran ve bu belirtileri 4. kez yaşayan22 yaşında erkek hastanın hemşirelik bakımının “Öz Bakım Eksikliği Hemşirelik Kuramı”na göre değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hasta acil değerlendirmesinden sonra beyin cerrahisi yoğun bakım ünitesine yatışı yapılarak 3 gün takip edilmiş ve sonrasında beyin cerrahisi kliniğine alınmıştır. Hemşirelik kuram ve modelleri hemşireliğin eğitim, yönetim, uygulama ve araştırma alanlarına kavramsal bir çerçeve sağlayarak temel bir rehber oluşturmaktadır. Aynı zamanda mesleğin gelişim ve profesyonelleşmesine de katkıda bulunmaktadır. Orem tarafından geliştirilen Öz Bakım Eksikliği Hemşirelik Kuramı hemşirelik uygulamalarında sık kullanılan kuramlardan biridir.
Arteriovenous malformation (AVM) is the developmental anomalies of intracranial vascular structures and a congenital malformation. Clinical signs and findings may begin at any age; however, it has a higher incidence in patients younger than age of 40. Signs and findings vary according to the diameter, anatomy and size of AVM and the veins it affects. In this case report, it was aimed to evaluate the nursing care of a 22-year-old male patient, who applied to the emergency service of a university hospital in Gaziantep province with complaints of headache, decrease in neck movements and vomiting and had experienced these symptoms for the fourth time, according to the “Self-care Deficit Nursing Theory”. Following the emergency evaluation, the patient was hospitalized in the neurosurgery intensive care unit and followed for three days. Then, he was taken to the neurosurgery clinic. Nursing theories and models are guides which form a basis for the training, administration, application and research areas of nursing by offering a conceptual framework. The theories and models contribute to the development and professionalization of nursing profession. Orem’s Self-care Deficit Nursing Theory is one of the most frequently used theories in nursing practices.

18.
Koroner Arter Bypass Greft Ameliyatı Yapılan Hemofili A Hastasının Hemşirelik Bakımı: Olgu Sunumu
Nursing Care of a Patient Diagnosed with Hemophilia A Undergoing Coronary Artery Bypass Graft Surgery: A Case Report
Tugba Albayram, Şükriye İlkay Güner
doi: 10.5505/vtd.2022.58998  Sayfalar 240 - 245
Bu çalışmada “Hemofili” tanısı ile kalp ve damar cerrahi kliniğinde koroner arter bypass greft yapılan bir hastanın Roper, Logan ve Tierney Günlük Yaşam Aktiviteleri Modeline göre günlük gereksinimlerinin saptanması ve bu gereksinimlere yönelik uygun girişimlerin planlaması amaçlanmıştır. Olguda saptanan sorunlar; düşme riski, kanama riski, hastalık sürecine bağlı bilgi eksikliği, hava yolunu temizlemede etkisizlik, yorgunluk, ağrı, kan glikoz düzeyinin yüksek olması, uyku düzeninde bozulma ve fiziksel harekette bozulmadır. Bu verilere dayanarak, düşme riski, kanama riski, infeksiyon riski, ağrı, bilgi eksikliği, anksiyete, hava yolunu temizlemede etkisizlik, kan glikozunda değişkenlik riski, sıvı volüm dengesizliği riski, kişisel temizliğini sürdürmede yetersizlik, fiziksel harekette bozulma, yorgunluk, aktivite intoleransı, rol performansta etkisizlik, uyku örüntüsünde rahatsızlık tanıları ve uygun hemşirelik girişimleri ile hemşirelik bakımı oluşturulmuştur. Verilen bakımın sonucunda, hastanın günlük yaşam aktivitelerini yerine getirmesine ve sürdürmesine yardımcı olunmuş, ameliyat sonrası hemşirelik eğitimleri ile hasta ve yakınlarının gereksinimleri karşılanmıştır.
The aim of this study is to determine the daily needs of a patient, who underwent coronary artery bypass graft in the cardiovascular surgery clinic due to the diagnosis of “Hemophilia”, according to Roper, Logan, and Tierney’s Model of Daily Living Activities and to plan appropriate interventions for these needs. The problems detected in the case were the risk of fall, bleeding risk, lack of information related to the disease process, ineffectiveness in cleaning the airway, fatigue, pain, elevated blood glucose level, disruption in sleep pattern, and impaired physical activity. Based on these data, the nursing care was established with the diagnoses of the risk of fall, bleeding risk, risk of infection, pain, lack of information, anxiety, ineffectiveness in cleaning the airway, risk of variation in blood glucose, risk of fluid volume imbalance, inability to maintain personal hygiene, impaired physical activity, fatigue, activity intolerance, ineffectiveness in role performance, and disturbance in sleep pattern as well as appropriate nursing interventions. As a result of the care provided, the patient was helped to do and maintain activities of daily living and the needs of the patient and his relatives were met through post-operative nursing training.

LookUs & Online Makale