E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694
Van Tıp Dergisi - Van Med J: 20 (4)
Cilt: 20  Sayı: 4 - 2013
1.
Kapak
Cover

Sayfalar I - II

KLINIK MAKALE
2.
Van ve Yöresinde Standart Tüp Aglütinasyon Testi Pozitifliğinin Mevsimsel Dağılımı
Positivity of Wright test and seasonal distribution in Van region
Bilge Gültepe, Mehmet Parlak, Aytekin Çıkman, Yasemin Bayram, Hüseyin Güdücüoğlu, Mustafa Berktaş
Sayfalar 198 - 202
Amaç: Çalışmada, bölgemizdeki bruselloz yay¬gınlığı nedeniyle hastanemize başvuran hastalardan sık istenen standart tüp aglütinasyon testi pozitif¬liğinin aylara göre dağılımı irdelenmiştir. Yöntem: Hastanemizde 2006-2009 yılları arasında dört yıl¬lık sürede çeşitli klinik ve polikliniklerden istenen standart tüp aglütinasyon testi sonuçları retrospektif ola¬rak incelendi. 1/160 ve üzeri sonuçlar pozitif sonuç olarak kaydedildi. Brucella seropozitifliğinin erişkin-çocuk gruplarına, cinsiyetlere göre ve aylar arasında¬ki farkının istatistik analizi için Z testi ile oran karşı¬laştırılması yapıldı. Bulgular: Standart tüp aglütinasyon testi çalışılan 21.887 serum örneğinin 1.102 (%5)’sinde pozitiflik saptandı. Pozitif örneklerin 776’sı erişkin, 326’sı pedi¬atrik hastalardan oluşmaktaydı. Her iki grupta da %5 düzeyinde olmak üzere eşit oranlarda pozitiflik saptandı. Cinsiyet ve yaş grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Pozitiflik oranlarının aylara göre dağılımı incelendiğinde; mart ayından itibaren giderek artan bir seyir izlediği, ağustos ayında pik yaptığı ve ekim ayından itibaren azalarak ilk oranlara gerilediği görüldü. Pozitiflik oranının en yüksek olduğu ağustos ve eylül ayları¬nın diğer aylarla olan farkı istatistik olarak anlamlı bulundu. Sonuç: İli¬mizde brusella infeksiyonunun önemli bir enfeksiyon olmaya devam ettiği görülmektedir. Pozitif SAT oranlarında ilkbahar ile başlayan artış yaz sonu sonbahar başında pik yapmaktadır. Bu mevsimsel dağılım bulaş yolu ile ilişkili olabilir.
Objective: Infection with Brucella Agglutinatis is a common problem in Eastern region of Turkey. For this reason nearly all patients admitting to our hospital with complaint of fever are searched for Brucella infection. We moved from this point and investigated monthly distribution of Brucella Wright agglutination test positivity in our hospital. Methods: For this purpose we restrospectively searched Wright agglutination test results of the patients admitted to different clinics of our hospital during period of 2006 and 2009. Results greater than 1/160 were considered as positive. Z test was used to investigate the statistical difference between Brucella sero positivity and gender and age groups of patients and monthly distribution. Results: We found 1102 (5%) positive results in 21887 tests. Of the 1102 patients 776 (70%) were adults and 326 (30%) were children. Positivity in adult population and children population were similar and there was no differance for gender of the patients. When we looked at the relation with test positivity and monthly distribution, positive results were gradually increasing from March and making a peak at August and then gradually decreasing from October. A statistically significant relation was found between positive results and the months August and Semptember. Conclusion: Brucella infection is still a public health problem in our region. The increase in positive results during summer period should be associated with consumption of dairy products made from uncooked milk. This relation can be used as an additive factor to prevent Brucella infections.

3.
Kafaiçi Anevrizmalarda Bilgisayarlı Tomografik Anjiografinin Yeri
Place of computed tomographic angiography in the diagnosis of intracranial aneurysms
Murat Altaş, Mustafa Aras, Hanifi Bayaroğulları, Atila Yılmaz, Yurdal Serarslan, Nebi Yılmaz, Nesrin Atcı
Sayfalar 203 - 206
Amaç: Serebral anevrizmaların tanısında geçerli olan üç yöntem vardır. Bunlar; manyetik rezonans anjiografi (MRA), dijital substraksiyon anjiografi (DSA) ve 3 boyutlu komputerize tomografi anjiografi (CTA) dir. Biz bu çalışmada CTA’nin avantajlarının ve sınırlarının anlaşılması, DSA ile karşılaştırılarak tedavi metodu konusunda farlılık olup olmamasını inceledik. Yöntem ve Gereç: Mustafa Kemal Üniversitesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim dalında son 2 yılda, kontrastsız CT tetkikinde, subaraknoid kanama tespit edilen ve bu nedenle takip ve tedavi altına alınan 40 hasta çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 40 olguya, üç gün içinde önce CTA, daha sonra DSA yapıldı. Olguların 10’unda (%25) anevrizma tespit edilemedi. 30 olguda (%75) anevrizma tespit edildi. Anevrizmaların en küçüğü 3x2 mm, en büyüğü 7x11 mm boyutlarında idi. Tartışma: DSA, anevrizmaların tanısında ve değerlendirilmesinde altın standart görüntüleme yöntemi olarak kabul edilmektedir. Ancak DSA zaman alan, pahalı, düşükte olsa komplikasyonlara neden olabilen bir yöntemdir. Sonuç: Bizim çalışmamızın bulguları ışığında, CTA’nin DSA’ya göre bazı dezavantajları olmasına rağmen, anevrizma tanısında DSA kadar efektif bir tanı yöntemidir.
Aim: There are three methods for the diagnosis of cerebral aneurysms, including magnetic resonance angiography (MRA), digital substracting angiography (DSA), and three-dimensional computed tomographic angiography (CTA). We tried to understand advantages and disadvantages of CTA in a comparison with DSA in the present study. Material and methods: The study was performed in the Neurosurgery Department of the Mustafa Kemal University on cases with subarachnoid hemorrhage during 2011 and 2012. Computed tomography examinations were performed without administration of any contrast agent. Results: Fourty cases were included into the study. CTA at first and then DSA were performed in all cases in the first three days. Aneurysm could be detected in 30 cases (75.0%) with ranges of 3x2 and 7x11 mm in sizes. Discussion: DSA is accepted as the gold standard method for the diagnosis and evaluation of intracranial aneurysms. However, it is an expensive and time-consuming method, and it has a low risk of complications. Conclusion: According to our results, although CTA has some disadvantages, it is as effective as DSA for the diagnosis of intracranial aneurysms.

4.
Femur Boyun Kırıklarının Tedavisinde Proksimal Femoral Nail Uygulamalarımız
Applications of proximal femoral nail treatment for femoral neck fractures
Reşit Sevimli, Ökkeş Bilal
Sayfalar 207 - 211
Amaç: Bu makalede, kliniğimizde 2009-2012 yılları arasında minimal insizyonla bıçaklı lag vidalı proksimal femoral çivi (PFN) ile cerrahi olarak tedavi edilen 23 femur boyun kırıklı hastanın sonuçları değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Mart 2009-Eylül 2012 yılları arasında hastanemizde femur boyun kırığı tanısı alan ve PFN ile cerrahi olarak tedavi edilen olguların yaş ve deplasman verileri ile avasküler nekroz ve psödoartroz oranları geriye dönük olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 13'ü erkek, 10 tanesi kadın olup yaş ortalamaları 35.6 idi. Büyük bir kısmında yüksek enerjili travma sonucu kırık meydana gelmişti (%69). Garden sınıflamasına göre 6 hasta Tip II, 8 hasta Tip III ve 9 hasta ise Tip IV olarak değerlendirildi. Hastalar ortalama 2 gün içinde ameliyata alınıp, hepsi bıçaklı lag vidalı proksimal femoral çivi kullanılarak tedavi edildi. Ortalama takip süremiz 14 ay olup 8-22 aylar arasında değişmekteydi. Takipte 3 hastada avasküler nekroz (%13), 4 hastada nonunion gelişti (%17), 16 hasta ise sorunsuz iyileşti. Sonuç: Bu sonuçlar neticesinde dikkatli seçilmiş femur boyun kırıklı hasta gruplarında bıçaklı lag vidalı proksimal femoral çivi yönteminin güvenilir olduğu kanısındayız.
Objectives: Treatment results of 23 femoral neck fractures treated with minimal incision and proximal femoral nail (PFN) between 2009-2012 in our clinic were evaluated. Materials and Methods: The data of the patients with the diagnosis of femoral neck fracture and treated using PFN in our hospital were analyzed retrospectively between March 2009-September 2012 on the basis of avascular necrosis, pseudoarthrosis and displacement rates by age. Results: Our patients, 13 male and 10 female and the mean age was 35.6. A large part of the fracture occurred as a result of high-energy trauma (69%). According to classification of Garden, 6 patients were classified as type II, 8 patients type III and 9 patients type IV. Patients were operated within an average of 2 days, all of them were treated using blade lag screw proximal femoral nail. Mean follow-up time was 14 months with a range of 8-22 months. During follow-up, avascular necrosis developed in 3 patients (13%), nonunion developed in 4 patients (17%), and 16 patients recovered uneventfully. Conclusion: Owing to these results, we believe that proximal femoral nail lag screw technique is confidential in carefully selected group of patients with femoral neck fractures.

5.
Doğuştan Çarpık Ayaklı Hastalarda Ponseti Yöntemi ile Tedavi Sonuçlarımız
Treatment results of pes equinovarus with ponseti method
Ahmet Cemil Sökmen, Savaş Güner, Mehmet Fethi Ceylan, Mehmet Ata Gökalp, Seyyid Şerif Ünsal, Abdurrahim Gözen, Ali Doğan
Sayfalar 212 - 216
Amaç: Bu çalışmada 2005 ve 2008 yılları arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında Ponseti yöntemi ile tedavi ettiğimiz doğuştan çarpık ayaklı 32 hastanın 56 ayağı değerlendirildi. Hastalarımızın tedaviye başlamadan önce ve son muayenelerinde Dimeglio’nun kullandığı dereceleme sistemi kullanılarak değerlendirme yapıldı. Gereç ve Yöntem: Hastaların ayaklarına ortalama 8 (6–10) alçı yapıldı. 42 ayakta, ameliyathane şartlarında lokal anestezi altında mini açık teknik ile aşilotomi uygulandı. Alçılama sonrası ayaklara 3-4 yıl süreyle Stenback ortezi uygulandı. Ortalama takip süresi 36 ay (16-59 ay) idi. Bulgular: Doğuştan çarpık ayaklı hastalarımızda tespit edilen en sık komplikasyon ön ayak adduksiyonu idi (%44). Orteze uyum gösteren 17 hastanın 3’ünde (%17), uyum göstermeyen 10 hastanın 9’unda (%90) ayak önü adduksiyonu vardı. İdiopatik DÇA’lı hastalarda Plantigrade yürüyebilen hasta oranı %96 idi. Kompleks doğuştan çarpık ayaklı hastaların hepsinde ortez uyumunun tam olmasına rağmen nüks olduğu gözlendi ve bu hastalarda ek cerrahi girişimlere ihtiyaç duyuldu. Sonuç: Çalışmamızda doğuştan çarpık ayaklı hastaların tedavisinde Ponseti yöntemi ile yapılan manipülasyon ve alçı tedavisinde %78 oranında başarı elde edildi. Bu hastalarda ortez uyumunun tedavi sonucunu etkilediği gözlendi. Doğuştan çarpık ayaklı hastalarımızda Ponseti yöntemi ile düzelme oranımız %100 olarak gerçekleşti, Ancak uzun dönem takiplerinde tüm hastalarda nüks görüldü.
Aim: In current study, we assessed 52 foot of 32 congenital talipes equinovarus (TEV) patients whom we treated with Ponseti method at Orthopaedics and Traumatology department of Yüzüncü Yil University Medical Faculty between 2005-2008. Before treatment and at the last examination, evaluation has been executed with classification of Dimeglio. Material and Method: Eight casts have been used for patient’s foot on avarage (between 6-10). On 42 foot, achilles tenotomy with mini open technique has been applied under operation conditions with local anaesthesia. After removing the cast, Steenback orthosis was used for each foot. The average follow-up time was 36 months (between 6-59 months). Results: The most observed complication diagnosed at congenital TEV patients was metatarsus adductus (44%). There was metatarsus adductus in 3 of 17 patients who had compliance with orthesis (17%) and 9 of 10 patients who had non-compliance with orthesis (90%). Although all patients had complex TEV, the compliance to orthesis was perfect, recurrence was viewed in all of them, so we needed more treating procedures for these patients. Conclusion: In our study, we achieved 78% success rate with cast treatment and manipulation applied by Ponseti technique in the treatment of congenital TEV patients. Compliance of orthesis possibly affects on the result of the treatment. The rate of correction by Ponseti method at complex TEV patients was 100%, but nevertheless recurrence was viewed during long-lasting follow-up period for all patients.

6.
Yoğun Bakımımızda Ölen 38 Hastanın Mortalite Nedenleri
Mortality Causes of 38 patients who died in our intensive care unit
Ahmet Arısoy, Hilmi Demirkıran, Hülya Günbatar, Selami Ekin, Bünyamin Sertoğullarından
Sayfalar 217 - 221
Amaç: Yoğun bakım enfeksiyonları, yoğun bakım ölümlerinin en önemli nedenidir. Çalışmamızda yoğun bakımımızda 2013 Ocak ve 2013 Haziran ayları arasında ölen hastaların ölüm nedenlerini inceledik. Gereç ve Yöntemler: 1 Ocak 2013 ve 30 Haziran 2013 tarihleri arasında, yoğun bakımızda takip edilen hastaların kayıtları retrospektif olarak incelendi. Hastaların; yaşları, cinsiyetleri, yoğun bakıma ilk kabul ediliş nedenleri, yoğun bakımda kaç gün kaldıkları, hangi nedenle öldükleri, Ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) nedeni ile ölenlerde izole edilen bakteriler, kullanılan antibiyotikler ve akciğer grafileri değerlendirildi. Bulgular: Ocak – Haziran 2013 tarihleri arasında yoğun bakımda ölen 38 hastaretrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastalardan; 14 hasta (%37) ventilatör ilişkili pnömoni, 9 hasta (%24) serebrovasküler olay, 6 hasta (%16) kalp yetmezliği, 2 hasta (%5) masif pulmoner emboli, 2 hasta (%5) malignensi, 1 hasta (%2,5) mide kanseri ve pnömoni, 1 hasta (%2,5) hepatik ensefalopati nedeni ile kaybedildi. 2 hastanın (%5) kesin ölüm nedeni belirlenemedi. Bir hastaya (%2.5) beyin ölümü tanısı konulduğundan organ nakline verildi. VİP nedeni ile ölen hastaların hepsi 7 günden fazla yatan hastalardı. (Ortalama 16.5 gün) 7 günden fazla yatan hasta sayımız 24 idi. Bu hastalarda VİP’ten ölme oranı ise %58’di. 10 günün üstünde yatan hasta sayımız 16 idi. 10 günün üstünde yatan hastalarda VİP’ten ölme oranı %75 idi. Sonuç: Günümüzde yoğun bakım enfeksiyonları, yoğun bakım ölüm nedenleri arasında hala başı çekmektedir. Yoğun bakım enfeksiyonlarını önlemek, tedavi etmekten çok daha önemlidir.
Aim: Infections of intensive care units are the most important cause of mortality in intensive care. In our study; we investigated causes of mortality in intensive care patients who died between January and June 2013. Material and Methods: We reviewed the records of intensive care patients retrospectively between 1 January 2013 and 30 June2013. Age, gender, reasons of the first acceptance to the intensive care unit, staying days in intensive care, mortality reasons, the bacteries isolated from who died of ventilator associated pneumonia (VAP), and chest X-rays were evaluated. Results: We investigated 38 patients who died in intensive care unit between January 2013- June 2013. Of these patients, 14 patients (37%) were ventilator-associated pneumonia, 9 patients (24%) cerebrovascular accident, 6 patients (16%) heart failure, 2 patients (5%) massive pulmonary embolism, 2 patients (5%) malignancy, 1 patients (2.5%) gastric cancer and pneumonia, 1 patient (2.5%) died due to hepatic encephalopathy. 2 patients (5%) the exact cause of mortality could not be determined. One patient (2.5%) was transferred to organ transplantation due to diagnosis of brain death. All of the patients who died due to VAP were hospitalized for more than 7 days (mean 16.5 days). The number of hospitalized patients for more than 7 days was 24. Mortality rate was 58% in these patients by VAP. Patients numbers were 16 who stayed more than 10 days. Mortality rate by VAP was 75% who sated for more than 10 days. Conclusion: Nowadays, infections of intensive care units are still the most important cause of mortality in intensive care. To prevent infections in intensive care is far more important than cure.

7.
Transrektal Ultrason Rehberliğinde Prostat Biopsisinde Ağrı Şiddetini Öngörmede Kullanılacak Basit Bir Yöntem: Parmakla Rektal Muayene Evrelemesi
A simple method to be used to predict the severity of pain in transrectal ultrasound-guided prostate biopsy: Digital rectal examination staging
M. Murat Rıfaioğlu, Kasım Tuzcu, Işıl Davarcı, Mürsel Davarcı
Sayfalar 222 - 226
Amaç: Transrektal ultrason rehberliğinde biopsi (TRUS-bx) sırasında ağrı seviyeleri değişik olan hastalardaki farkları inceleyip, ağrıyı tahmin etmede parmakla rektal muayene (PRM) evrelemesinin etkinliğini araştırmaktır. Yöntem: Nisan 2012 - 2013 arasında PRM evrelemesi ve prostat kanser şüphesiyle TRUS-bx yapılan 77 hasta retrospektif olarak tarandı. PRM evresi üç evre olarak sınıflandırıldı. Hastalar vizuel analog skalası (VAS)’na göre iki gruba ayrıldı (median=4) (Grup 1: <4; group 2: ?4). Gruplar ile ilişkisi olabilecek parametreler (yaş, vucut kitle indeksi (BMİ), prostat volümü, PRM evresi, PSA, serbest/total PSA oranı, biopsi patalojisi) karşılaştırıldı ve korelasyon analizleri yapıldı. Bulgular: Yaş ortalaması 65.74±7.5 (47-84) olan 77 erkek TRUS-bx hastası çalışmaya alındı. Grup 1’de 31 hasta, Grup 2’de 46 hasta değerlendirildi. VAS skroru ile prostat boyutu ve PRM evresi arasında korelasyon bulundu (sırasıyla, p=0.019, p=0.002), VAS grupları karşılaştırıldığında sadece PRM evresinde anlamlı bir fark bulundu (p=0.038). PRM evrelemesine göre Grup 2’de evre I’e %58.3, evre II’ye %62 ve evre III’e %88.9 hastada saptandı. Sonuç: VAS PRM evresi ile ilişkilidir. TRUS-bx esnasında, prostat boyutundan bağımsız olarak, PRM evresi artan hastalar daha fazla ağrı duyabilirler.
Aim: To examine the differences in patients with different levels of pain during transrectal ultrasound guided biopsy (TRUS-bx) of prostate, and to evaluate the effectiveness of digital rectal examination (DRE) staging. Methods: Between April 2012 and 2013, patients who underwent DRE staging and TRUS-bx due to suspicion of prostate cancer were retrospectively evaluated. All patients were categorized into two groups according to visual analog scale (VAS) (median = 4) (Group 1: < 4; Group 2: ?4). Parameters regarding the relationship between groups were compared and investigated for the correlations. Results: The mean age of 65.74 ± 7.5 (47-84) total 77 TRUS-bx patients were studied. 31 and 46 patients were included in Group 1 and 2, respectively. A correlation was found between VAS and prostate volume and DRE staging (p=0.019, p=0.002, respectively), but when the VAS groups were compared, there was only significant difference in DRE staging (p=0.038). Accoding to DRE staging, in group 2, patients were 58.3%, 62% and 88.9% in stage I, stage II and in stage III, respectively. Conclusion: There was a relation between VAS and DRE staging. Independent of the size of the prostate, patients with increased DRE stage may experience more pain during TRUS-bx.

OLGU SUNUMU
8.
Zor Hava Yolu Beklenen Bir Olguda Hava Yolu Yönetimi
Airway management with expected difficult airway in a case
Abdulmenap Güzel, Hasan Hüsnü Yüce, Uğur Göktaş, Yasemin Işık, Osman Çağatay Aytekin
Sayfalar 227 - 229
Geçirmiş olduğu operasyonlara bağlı agnatisi ve Mallampati skoru 4 olan farklı zamanlarda üç kez revizyon operasyonu nedeniyle anestezi uygulanan 70 yaşında, ASA III grubundan kadın olguda karşılaştığımız zor hava yolu deneyimlerimizin paylaşılması amaçlandı.
We aimed to share our difficult airway management experience in a 70 year-old female patient who was operated three times for revision surgery. She was agnatic due to old operations and her ASA score was III and Mallampati score was 4.

9.
İmmünsistemi Normal Olan Bir Gebede Candida Özefajit; Olgu Sunumu
Candida esophagitis in an immunocompetent pregnant woman: Case report
Mehmet Aytaç Yüksel, Anıl Turhan, İlkbal Temel, Nimet Havare, Ahmet Birtan Boran
Sayfalar 230 - 232
Bulantı ve kusma gebeliğin ilk yarısında çok yaygındır ve genellikle destek tedavisi gerekir. Bu olgu sunumunda immünyetmezliği olmayan gebe hastada kandida özafajitinin sunulması amaçlanmıştır. Destek tedavisine cevap vermeyen inatcı bulantı ve kusması nedeniyle hastaya üst gastrointestinal endoskopi yapıldı ve candida özefajit tanısı konuldu. Altta yatan immün yetmezlik olup olmadığı araştırıldı. Human immundefiency virüs (HIV) antikoru negatif bulundu. T cell hücre grubu normal sınırlarda idi. Oral nystatin tedavisi başlandı. Nystatin tedavisinin beşinci gününde özefajit gastrointestinal endoskopi ile tekrar değerlendirildiğinde özefajit tamamıyla düzeldi. Tedavinin sonunda hastanın semptomları kayboldu. Sonuç olarak inatçı bulantı, kusma ve kilo kaybı olan ve semptomatik tedaviye cevap vermeyen gebeler endoskopik olarak, kandida özefajit için değerlendirilmelidirler.
Nausea and vomiting in the first half of pregnancy is very common and often need supportive treatment. In this case report we aimed to present candida esophagitis in an immunocompetent pregnant woman. Because of refractory nausea and vomiting not responding to supportive treatment, upper gastrointestinal endoscopy was performed and was diagnosed with candida esophagitis. Investigations of underlying immunodeficiency was performed. Human immundefiency virus (HIV) antibody were negative. T-cell subset were within normal range. Oral nystatin treatment was started. The esophagitis resolved completely when reassessed on fifth day of nystatin treatment. At the end of the treatment her symptoms disappeared. In conclusion, pregnant patients who don’t respond to symptomatic treatment for refractory nausea, vomiting and weight loss should be evaluated by endoscopy for candida esophagitis. It can be treated easily with nystatin.

10.
Anevrizmal subaraknoid kanama sonrası oluşan geç iskemide difüzyon-ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin güvenirliği: Olgu sunumu
The Reliability of Diffusion-Weighted Magnetic Resonance Imaging in Delayed Ischemia After Aneurysmal Subarachnoid Hemorrhage: A Case Report
Özgür Demir, Fatih Ersay Deniz, Erol Öksüz
Sayfalar 233 - 238
oluşan vazospazm, hastaların yaklaşık %30’ unda oluşan mortalite ve morbiditeden sorumlu bir durum olarak tanımlanmıştır. Biz bu çalışmamızda geç iskemik nörolojik defisiti ve difüzyon MR’ın vazospazm sonrası oluşan iskeminin erken saptanmasındaki rolünü tanımlamaya çalıştık. Geç iskemik nörolojik defisitin oluşumunda serebral kan akımı hakkında bilgi veren birçok teknik vardır. Difüzyon MR enfarkt için artmış risk alanlarını belirlemede güçlü bir teknik olrak bilinmektedir. Biz 73 yaşında anevrizmal subaraknoid kanama nedeniyle yakınması gelişen ve anterior kominikan arter (ACA) anevrizması tespit edilerek endovasküler tedavi uygulanan bir hastayı sunduk. Endovasküler tedaviden 7 gün sonra hastanın nörolojik düzeyi geriledi. Difüzyon ağırlıklı MR her iki orta serebral arterlerin (MCA) beslediği alanlarda multi-fokal iskemi tespit etti. Hasta BBT ile takip edilmeye başlandı. BBT’de ACA sulama alanında enfarkt tespit edilirken MCA alanlarında enfarkt tespit edilmedi. Enfarkt beklenen alandan farklı bir bölgede oluştu. Biz bu çalışmada beklenmeyen enfarktın muhtemel nedelerini tartıştık. Literatürde difüzyon MR’da tespit edilmiş düzelen lezyonlar tanımlanmış olmasına rağmen, MCA’dan ACA’ya değişen lezyon oluşumu ileri derecede nadir bir durumdur.
Vasospasm following aneurysmal subarachnoid hemorrhage is the cause of morbidity and mortality in approximately 30% of patients. We try to describe delayed ischemic neurological deficit (DIND) and the role of diffusion-weighted magnetic resonance imaging (MRI) study in detection of early ischemia caused by vasospasm. There are many techniques which offer some data regarding cerebral blood flow in the setting of DIND. Diffusion-weighted MRI is one of the major tools to identify early ischemia. We present a 73 year old patient who suffered from aneurysmal subarachnoid hemorrhage (SAH) who had a therapy of endovascular aneurysm repair due to anterior communicating artery (ACA) aneurysm. Seven days after endovascular therapy neurological level of the patient depressed. Diffusion-weighted MRI showed multiple focal ischemia in both middle cerebral artery (MCA) feeding areas. The patient was followed with computed tomography (CT). Seven days after MRI, CT showed infarction in the feeding area of ACA. Cerebral infarction occured in a different area from expected. In this report possible causes of the unexpected infarction was discussed. Although a few cases of reversible diffusion-weighted MRI-identified lesions have been described in the literature, the occurrence of changing lesions in the middle cerebral artery to anterior cominicating artery is exceedingly rare.

11.
ST Elevasyonsuz Miyokard İnfarktüsü ile Başvuran Bir Hastada Meperidine Bağlı Atriyo-Ventriküler Tam Blok Gelişimi: Olgu Sunumu
Meperidin induced complete atrio-ventricular block in a patient with non-st elevation myocardial infarction: Case report
Murat Çelik, Mustafa Tuncer
Sayfalar 239 - 242
ST elevasyonlu miyokard infarktüsü (STEMI) seyrinde atriyoventriküler tam blok görülebilmektedir. Ayrıca tedavi sırasında verilen bazı ilaçlar da bradiaritmiye neden olabilmektedir. Ancak meperidinin atriyoventriküler tam bloka neden olabileceğine dair herhangi bir veri bulunmamaktadır. Bu yazıda birinci diyagonal lezyonuna bağlı gelişen ST elevasyonsuz miyokard infarktüslü (NSTEMI) bir hastada meperidin verilmesi sonrası gelişen AV tam blok olgusu sunulmuştur.
Complete atrio-ventricular block can be seen in the course of ST elevation myocardial infarction (STEMI). Although some drugs given in the treatment of STEMI can cause bradyarrhtymia, there is no information about meperidine causing complete atrio-ventricular block. In this report, we present a patient with non- ST elevation myocardial infarction (NSTEMI) in whom complete atrio-ventricular block developed after administration of meperidine.

12.
Sol Ventrikülde Nadir Görülen Bir Kitle İmajı: İzole Papiller Kas Hipertrofisi ve Kalsifikasyonu
An unusual mass image in the left ventricle: Isolated calcified and hypertrophied papillary muscle
Şeref Kul, Yiğit Çanga, Mehmet Baran Karataş
Sayfalar 243 - 245
Acil kliniğimize göğüs ağrısı şikayetiyle başvuran ve non-ST elevasyonlu myokard infarktüsü tespit edilen, Circumflex (Cx) arter obtuse marjinal-1 dalı sonrası kritik lezyon saptanması üzerine buraya başarılı perkutan transluminal balon anjiyoplasti ve stent uygulaması yapılan hastanın transtorasik ekokardiyografisinde sol ventrikülünde hiper-ekojen kitle şeklinde bir yapı tespit edildi. İlk bakışta trombüs ya da tümör gibi görünen yapıya dikkatli bakıldığında kordal yapıların hemen üzerinde başlayan ve hipertrofik görünen papiller kaslarda devam eden yapının kalsifikasyonla uyumlu olduğu sonucuna varıldı. Literatürde başta hipertrofik kardiyomyopati olmak üzere birçok hastalıkla birlikte rapor edilen bu durum, bizim hastamızda izole olarak görülmüş ve yeni bir antite olarak değerlendirilmiştir.
On the transthoracic echocardiography of patient, who admitted to our emergency clinic with chest pain and was established non-ST elavation myocardial infarction, had critical lesion at the circumflex artery after obtuse marginal branch and was performed sucsessfull percutaneous transluminal balloon angioplasty and stenting, was detected a hyper-echoic mass on the left ventricula. At first glance, it appeared to be a tumor or thrombus but it was concluded that the mass which appeared just above the chordate structures and continued on the hypertrophied papillary muscles was compatible with calcification when carefully looked at. This was reported since although it is primarily associated with several diseases, foremost hypertrophic cardiomyopathy, in this case it was seen as isolated, and therefore, was considered a different entity.

13.
Gastrik divertikül
Gastric Diverticula
Ahmet Cumhur Dulger, Levent Demirtas, Mehmet Tasdemir, Enver Aytemiz
Sayfalar 246 - 247
Gastrik divertiküller çok nadir görülen bir durumdur ve genellikle üst gastrointestinal endoskopi esnasında rastlantısal olarak saptanır. Bazen de üst gastrointestinal sistemin baryumlu çalışmalarında teşhis edilebilir. Gastrik divertiküller hemen her zaman fundusun posteromedial duvarında yerleşir ve genellikle asemptomatiktir. Nadiren karında rahatsızlık ve ağrı olabilir. Mide korpus ve antrum bölgeleri gastrik divertiküller için beklenmeyen lokalizasyonlardır. Biz burada gastrik korpus ve antrum divertiküllü farklı iki vakayı sunuyoruz.
Gastric diverticula are extremely rare conditions and are usually detected incidentally during upper endoscopic examination. These can sometimes be diagnosed on barium study of upper gastrointestinal tract. Gastric diverticula are almost always located on the posteromedial wall of the fundus and are commonly asymptomatic. Rarely, abdominal dyscomfort and pain may be presented. Gastric corpus and antrum are unexpected localizations for gastric diverticula. Herein we report two different cases with gastric diverticula of gastric corpus and antrum.

14.
Servikal Diskopatiyi Taklit Eden Motor Nöron Hastalığı Olan Olgumuz
Our case with motor neuron disorder mimicking cervical discopathy
Refah Sayın, Pınar Tula Torlak
Sayfalar 248 - 251
Motor Nöron Hastalığı (MNH), motor nöronların dejenerasyonu ile kendini gösteren, ilerleyici, ölümcül bir hastalıktır. Biz 41 yaşında, inşaat işçisi olan sol üst ekstremitede kuvvetsizlik ve tenar-hipotenar atrofi ile başvuran erkek hastayı sunuyoruz. Nörolojik muayenesinde sol üst ekstremitede distalde 4/5, proksimalde +4/5 düzeyinde kuvveti mevcuttu. Yapılan elektromiyografisinde aksonal dejenerasyon bulguları ile spontan aktivite bulguları saptandı. Hastanın çekilen servikal magnetik rezonans görüntülemesi normal sınırlardaydı. Bizim bu olguyu sunmaktaki amacımız erken yaşta, asimetrik olarak başlayan, progresif olarak devam eden ve servikal diskopatiyle çok karışan tek ekstremite tutulumu ile ortaya çıkan MNH’ı vurgulamaktı.
Motor neuron disorder (MND) is a progressive motor neuron degenerative disorder that can be fatal. We report a 41 year-old male initially presenting with left upper limb weakness and thenar-hypothenar atrophy. The neurological examination revealed weakness of distal and proximal upper limb muscles (4/5 and +4/5, respectively). The electromyography detected an axonal degeneration and spontaneous activity findings. The cervical magnetic resonance imaging was within normal limits. In case of asymmetric and progressive involvement of one limb in young patients group, MND should be considered in the differential diagnosis as well as cervical discopathy.

15.
Peptostreptococcus magnus’un Etken Olduğu Parapnömonik Plevral Ampiyem Olgusu
A case report of parapneumonic pleural empyema caused by Peptostreptococcus magnus
Fırat Zafer Mengeloğlu, Mustafa Küpeli, Oğuzhan Gül, Mehmet Namuslu, Mehmet Kadir Oduncu
Sayfalar 252 - 254
Parapnömonik plevral efüzyonun toplum kökenli pnömoni olgularının yaklaşık yarısında komplikasyon olarak gelişebileceği ve yaklaşık % 20’sinin ampiyeme dönüşebileceği bildirilmiştir. Çalışmalar kültür-pozitif plevral ampiyemin en sık aerop mikroorganizmalara bağlı olduğunu ancak % 15 kadarının anaerop etkenlerden kaynaklandığını göstermiştir. Bu çalışmada 11 yaşındaki erkek hastada etkeni Peptostreptococcus magnus olan bir parapnömonik plevral ampiyem olgusu irdelenmiştir.
It is reported that parapneumonic pleural effusion may occur as a complication in approximately half of patients with community-acquired pneumoniae and about 20% of the cases can change into empyema. Studies have shown that culture-positive pleural empyema is most commonly due to aerobic microorganisms but 15% of the cases are caused by anaerobic factors. In this study, a case report of 11-year-old male patient with parapneumonic pleural empyema caused by Peptostreptococcus magnus is discussed.

16.
Radikal Sistektomi Sonrası Geç Dönemde Görülen Pelvis Renalis Tümörü: Olgu Sunumu
Long term pelvis renalis tumor following radical cystectomy: A case report
Sacit Nuri Görgel, Uğur Balcı Kutan Özer, Ertuğrul Şefik, Kutlu Teberik, Cengiz Girgin
Sayfalar 255 - 257
Mesane kanseri nedeniyle radikal sistektomi yapılan olgularda nadir de olsa geç dönemde üst üriner sistemin ürotelyal tümörü görülebilmektedir. T1G3 mesane kanserlerinin agresif doğası nedeniyle erken sistektomi göz önünde bulundurulması gereken tedavi seçeneklerinden biridir. Bu yazıda T1G3 mesane kanseri nedeniyle erken sistektomi yapılan ve radikal sistektomiden 10 yıl sonra pelvis renalis tümörü gelişen olguyu sunduk.
Upper urinary tract urothelial tumors can rarely develop during the long term follow up after radical cystectomy in bladder cancer patients. Early cystectomy should be considered as one of the treatment options on T1G3 tumors because of their aggressive nature. In this study, we present a case who underwent early cystectomy because of T1G3 urothelial cancer and developed a pelvis renalis tumor 10 years after radical cystectomy.

17.
Gelişme Geriliği Olan Konjenital Hipotiroidili Olguda Anestezi Uygulaması
Anesthesia practice in a case with congenital hypothyroidism and developmental retardation
Abdulmenap Güzel, Lokman Soyoral
Sayfalar 258 - 259
Konjenital hipotiroidizm normal fizyolojide büyük değişikliklere neden olan endokrin bir bozukluktur. Preoperatif tanınması anestezi güvenliği açısından önem arz eder. Biz bu olgu sunumunda boyunda kitle ve solunum sıkıntısı nedeni ile operasyona alınan 17 yaşında gelişim geriliği olan konjenital hipotiroidili bayan olguda anestezi yönetimini tartıştık.
Congenital hypothyroidism is an endocrine disorder that causes large changes in the normal physiology. Preoperative recognition is important for the safety of anesthesia. In the present study, the management of anesthesia has been discussed in a 17 years old female patient with congenital hypothyroidism and developmental retardation who was operated due to neck mass and respiratory distress.

18.
Epilepsili Bir Hastada Baş Ağrısı ve Bruselloz
Brucellosis and headache in an epileptic patient
Fatmagül Başarslan, Cahide Yılmaz, Murat Tutanç, Vefik Arıca, Melek İnci
Sayfalar 260 - 262
Brusellozis ülkemizde endemik görülen önemli bir enfeksiyon hastalığıdır. Hastalık hayvanlardan insanlara bulaşan, ateş, halsizlik, yorgunluk, grip benzeri bulgular, eklem, kas ve sırt ağrıları ve baş ağrısı gibi semptomlarla seyreden sistemik bir hastalıkdır. Bu yazıda, epilepsi tanısı ile takip edilen 15 yaşında kız hasta, antiepileptik tedavisi kesilme sürecinde iken, baş ağrısı semptomlarının olması ve tetkikler sonucunda bruselloz tanısı alması nedeniyle sunuldu. Baş ağrısı semptomuyla başvuran epilepsili hastalarda brusellozun akılda tutulması gerektiğini vurgulamak için bu olguyu sunmayı uygun gördük.
Brucellosis is an important infectious disease seen as endemic in our country. It is transmitted from animals to humans and concerning multisystem with the symptoms such as fever, weakness, fatigue, flu¬like finding, joint, muscle and back pain, and headache. In this case, a 15 years old a girl, being followed-up with epilepsy, was referred with headache that was turned out to be brucellosis at the end of investigation while antiepileptic drugs were gradually discontinued. We present this case to accentuate that Brucellosis should be taken into consideration in case of an epileptic patient comes across with headache.

19.
Ardışık Gebeliklerde Tekrarlayan Pierre Robin Sendromu Olgu Sunumu
Recurrent pierre robin syndrome in consecutive pregnancies: A case report
Mansur Kamacı, Recep Yıldızhan, Tuna Dalbudak, Ertan Adalı, Numan Çim, Serdar Ceylaner
Sayfalar 263 - 265
22 yaşındaki Gravida 2, Parite 2 olan ve 2 yıldır evli olan hasta her iki doğumunu da kliniğimizde sezaryenle yapmıştır. İlk gebeliği 32. gebelik haftasında ablasyo plasenta ve preterm eylem tanısıyla sezaryen operasyonu ile baş gelişli 2000 gram ağırlığında, 5-9 apgarlı, Pierre Robin Sendromlu, kız bebek doğurtulmuştu. Yenidoğan ünitesinde izlenirken doğumdan 24 saat sonra eksitus oldu. Preterm eylem, makat prezentasyon ve fetal distres tanısı ile ikinci kez de sezaryen ile kız ve 1700 gram ağırlığında Pierre Robin Sendromlu bebek olarak dünyaya gelen olgu, yenidoğan yoğun bakım koşullarında ancak 9 saat yaşamıştır. Literatür taramasında, rekürrens gösteren PRS’li bebek nadir rastlandığı için bu olgu sunulmaktadır.
A 22-year-old, gravida 2, parity 2 woman being married for 2 years delivered her both babies in our clinic by cesarean section. In her first pregnancy, a 2000 gr., vertex presentation female baby with Pierre Robin Syndrome was delivered by cesarean section at the 32nd week of gestation with the indications of ablatio placenta and preterm labor. Her Apgar scores were 5 and 9 at first and fifth minutes. She died 24 hours after delivery while being followed at the neonatal intensive care unit. The patient delivered a 1700 gr. female baby in her second cesarean section performed with the indications of preterm labor, breech presentation and fetal distress. The baby was diagnosed as Pierre Robin Syndrome and lived only 9 hours at the neonatal intensive care unit conditions. This case is reported since recurrent Pierre Robin Syndrome is very rare in the literature.

DERLEME
20.
Çocukluk Çağı Travmalarına Genel Yaklaşım
General approach to the childhood trauma
Mehmet Melek, Ufuk Çobanoğlu, Salim Bilici, Abdullah Ceylan, Burhan Beğer, Serdar Epçaçan
Sayfalar 266 - 273
Çocukluk çağına özgü birtakım anatomik ve fizyolojik faklılıklar temel prensipler aynı olmakla birlikte travmalı çocuk hastanın birçok yönden yetişkinden ayrı ele alınmasını gerekli kılmaktadır. Bu çalışmamızda literatür bilgileri ışığında çocukluk çağı travmalarını değerlendirmeyi ve yaklaşımdaki farklılıkları ortaya koyarak tartışmayı amaçladık.
Although basic principals of some physiological and anatomical differences associated with childhood are same as adults, children with traumatic injury should be evaluated separately than adults. In this study our purpose was to evaluate childhood traumas and determine the differences between management with the knowledge of the literature.

21.
Sol Ana Koroner Arter Lezyonu: Stent veya Operasyon?
Left main coronary artery lesion: Stenting or operating?
Özlem Özbek
Sayfalar 274 - 280
Korunmamış sol ana koroner arter darlığında tercih edilen tedavi yöntemi koroner arter bypass greftleme cerrahisidir. İlaç-kaplı stentlerin icadıyla, düşük riskli hasta grubunda perkütan yaklaşıma dair komplikasyon oranları düşük bulunmuştur. Amerikan Kardiyoloji Derneği/Amerikan Kalp Birliği 2009 kılavuzları da, revaskülarizasyon gerektirmekle birlikte cerrahiye uygun olmayan hasta grubunda perkütan girişimi desteklemiştir. Yüksek riskli vakalarda mortalite oranı cerrahiye benzer olduğundan, sözkonusu yaklaşımın böyle hastalarda bir tedavi seçeneği olabileceğini bildiriyoruz.
Coronary artery bypass grafting surgery is the preferred treatment for unprotected left main coronary artery stenosis. With the advent of drug-eluting stents, percutaneous approach have been reported to be associated with low rates of complications, in low-risk patient population. Moreover, percutaneous intervention in a patient population necessitating revascularisation but not suitable for surgery have been supported by American College of Cardiology/American Heart Association 2009 guidelines. As the mortality rate is similar to surgery in high-risk patients, we postulate that this approach can be an alternative treatment for such patients.

22.
Çocuklarda Astım ve Egzersiz
Children with asthma and exercise
Ferhan Soyuer, Mevlüt Per
Sayfalar 281 - 287
Astım, değişik uyaranlara karşı artmış havayolu duyarlılığı ve geri dönüşümlü havayolu obstrüksiyonu ile karakterize kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Astım düşünülen çocukların fizik incelemede; siyanoz, taşikardi, akciğerlerde hava hapsinin artışı, yardımcı solunum kaslarının kullanımı, interkostal/ suprasternal/subkostal çekilmeler, konuşmada güçlük gibi bulgular yönünden dikkatle incelenmeleri gerekir. Astım, çocukların günlük yaşamları üzerine belirgin etki yapabilen çocukluk çağı hastalıkları içinde en sık görülenlerden biridir. Bu hastalarda egzersiz, bir yandan havayolu rezistansında artışı provake ederek bronkospazma neden olabilirken, diğer taraftan düzenli fiziksel aktivite ve sportif faaliyetlere katılım aerobik kapasite, vücut kompozisyonu, esneklik, kas kuvveti ve psikolojik durumu içeren genel sağlık durumu üzerine olumlu etkiler yapmaktadır. Bu derlemede, astımlı çocuklarda egzersiz konusu işlenmiştir.
Asthma is a chronic inflammatory disease characterized by increased airway sensitivity to different stimuli, and reversible airway obstruction. Physical examination of children thought to be asthma; cyanosis, tachycardia, increased air trapping in the lungs, the use of accessory respiratory muscles, intercostal / suprasternal / subcostal retractions, slurred speech in terms of such findings must be reviewed carefully. Asthma is one of the most common childhood diseases and has a significant impact on the daily lives of children. In these patients exercise, on the one hand by provoking increased airway resistance may be caused by bronchospasm, on the other hand participation in regular physical activity and sports activities, aerobic capacity, body composition, flexibility, muscle strength and makes a positive impact on the general health status with psychological status. In this review, exercise is emphasized in children with asthma.

23.
Yöremizin Endemik Paraziter Hastalığı: Kist Hidatik
A parasitic disease which is endemic in our region: Hydatid cyst
Fuat Sayır, Ufuk Çobanoğlu
Sayfalar 288 - 293
Ekinokokkosiz insanlarda kist formasyonu ile kendini gösteren bir helmint olan Ekinokokkosiz tarafından oluşan, en sık rastlanan paraziter enfeksiyondur. Ülkemiz ve bölgemiz için önemli bir sağlık sorunudur. Koyun ve sığır yetiştiriciliğinin olduğu ülkelerde endemik cerrahi bir sorundur. Hastalık Galen ve Hipokrat zamanından beri bilinmektedir. Kist vücutta herhangi bir lokalizsayonda yerleşebilir ancak en sık karaciğer ve akciğeri tutmaktadır. Klinik bulguları yerleştiği bölge ve kistin çapı ile ilişkilidir. Radyolojik bulguları başlıca, özellikle perforasyon ve süper-enfeksiyon gibi kist komplikasyonlarının varlığında tesbit edilir. Akciğer parenkimini maksimum ölçüde korumaya yönelik cerrahi eksizyon başlıca tedavi olmaya devam etmektedir.
Echinococcosis is a common parasitic disease manifesting as a cyst formation in humans and animals, caused by the platyhelmint Echinococcus and it is an important health problem in our country and our region. Echinococcosis remains an endemic surgical problem in countries where sheep and cattle raising is carried out. This disease has been known since the time of Galen and Hippocrates. Although the cysts can be observed in any localization, the most common affected organs are liver and lungs. Clinical findings are associated with localization and size of the cysts. Radiological findings in pulmonary disease are determined mainly by the presence or absence of complications, particularly rupture and super-infection. Surgical excision of pulmonary hydatidosis with maximum preservation of lung parenchyma is the main stay of treatment.

24.
Fertilizasyonun Moleküler Temeli
Molecular Basis of Fertilization
Semin Gedikli, Elvan Özbek, Tuba Demirci
Sayfalar 294 - 301
Fertilizasyon, yumurta ve sperm arasında gerçekleşen, birbirini takip eden birtakım kompleks etkileşimleri içeren oldukça karmaşık bir süreçtir. Bu olaylar folikülden olgunlaşmış yumurtanın atımı ile başlar, yumurtaya sperm girişinden sonra 2 pronukleusun oluşması ve 1. mitoz bölünmenin gerçekleşmesiyle sona erer. İnsanlarda ve bütün hayvanlarda türün devamlılığı için gerekli olan bu süreç her zaman bilim adamlarının dikkatini çekmiştir. Biz de çalışmamızda fertilizasyon olayının tüm aşamalarında hangi sinyalizasyon ağlarının rol aldığını ve fertilizasyon olayı esnasında meydana gelen olayların mekanizmalarını moleküler düzeyde literatür bilgileri ışığında derlemeyi amaçladık.
Fertilization, a complex sequence of interactions between the spermatozoon and the egg, is a highly complicated process. These events start with the release of a mature egg from the follicle, continue with the appearance of the two pronuclei after sperm entry, and are completed with the first mitotic divisions. This process, required for permanence of speciation in humans and all animals, has always attracted the attention of scientists. In our study we aimed to compile which signaling networks took place in each stage of fertilization and the mechanism of the actions happened at molecular level during the fertilizations in the light of literature information.

25.
Kadınlarda Difüz Saç Dökülmesi ve Tanı Yöntemleri
Diffuse hair loss in women and diagnostic methods
Hatice Uce Özkol
Sayfalar 302 - 308
Saç insanların karakteristik özelliklerden biri olup saçlı derideki kıl topluluğu olarak tanımlanır. Saçın insanlar için hayati bir fonksiyonu yoktur ancak seksüel ve sosyal iletişimde önemlidir. Erkeklerdeki kellik genetik olduğundan idare edilebilse de kadınlarda hayat kalitesini düşürmektedir. Difüz saç dökülmesinin çok sayıda nedeni bulunmaktadır. Telojen efluvium en sık difüz saç dökülmesi nedenlerinden birisidir. Saç dökülmesinin tanısını koymada çok sayıda yöntem geliştirilmiştir. Bu derlemede kadınlarda difüz saç dökülmesi yapan en sık nedenler ve saç dökülmesinin tanısını koymada kullanılan yöntemler anlatılmaktadır.
Hair is one of the characteristic features of people that is defined as a collection of hair in the scalp. Hair is not a vital function for the people but is important for sexual and social communication. Management of genetic baldness in men is tolerated but reduces the quality of life in women. There are many causes of diffuse hair loss. Telogen effluvium is one of the most common causes of diffuse hair loss. A number of methods are developed in the diagnosis of hair loss. In this review, the most common causes of hair loss in women with diffuse hair loss, and the methods used in the diagnosis are described.

LookUs & Online Makale