E-ISSN: 2587-0351 | ISSN: 1300-2694
Van Tıp Dergisi - Van Med J: 4 (3)
Cilt: 4  Sayı: 3 - 1997
DERLEME
1.
Yeni Keşfedilen Merkaptobenzimidazol Türevi Bir Maddenin Antihipoksik Etkisi
The Antihypoxic Effect of Newly Discovered Chemical Derivated From Mercaptobenzimidazol
Hakani Sabiroğlu, Mehmet Kara, Hasan Yılmaz, Asmagül Rahimova
Sayfalar 135 - 137
Bu araştırmada, laboratuvarımızda yeni keşfettiğimiz merkaptobenzimidazol türevi olan bir maddenin ırkı belirsiz farelerde antihipoksik etkisi incelendi. Bu maddenin hematik hipoksi (1.0, 5.0 ve 10.0mg/kg), hiperkapni ile etkilenen hipoksi (1.0, 5.0 ve 10.0 mg/kg) ve akut hipobarik hipoksi (0.1, 1.0, 5.0, 10.0, 20.0 ve 30.0mg/kg) zamanı araştırıldı. Bu maddenin akut hipobarik hipoksi (5.0 ve 10.0mg/kg) ve hiperkapni ile etkilenen hipoksi zamanına (5.0mg/kg) antihipoksik etkisinin olduğu, ancak hematik hipoksi üzerine antihipoksik etkisinin olmadığı belirlenmiştir.
In this study, it was investigated the antihypoxic effect of chemical derivated from mercaptobenzimidazol. We newly discovered in our laboratory in genetically unidentified mice. This agent was investigated in the hematic hypoxia (1.0, 5.0, and 10.0mg/kg) and acut hypobaric hypoxia (0.1, 1.0, 5.0, 10.0, 20.0 and 30.0mg/kg). This chemical agent showed an antihypoxic effect in the acut hypobaric hypoxia (5 and 10mg/kg) and a hypercapnic hypoxia (5mg/kg). However this chemical did not show any antihypoxic effect on the hematic hypoxia.

2.
Merkaptobenzimidazol Türevinin Anksiyolitik Etkisinin Araştırılması
An Investigation of Anxiolytic Effects of the Chemical Derivated From Mercaptobenzimidazole.
Hakani Sabiroğlu, Hasan Yılmaz, Mehmet Kara, Asmagül Rahimova
Sayfalar 138 - 141
Bu araştırmada bir merkaptobenzimidazol türevinin açık saha testi ile farelerde (ırk belirli BALB/C, C57BL/6 ve belirsiz ırk) anksiyolitik etkisi, etki süresi ve akut toksisitesi incelenmiştir. Bu madde İntraperitoneal yolla 0.01-30.0 mg/kg dozlarda uygulanmıştır (Kontrol grubuna ise serum fizyolojik uygulanmıştır). Bu maddenin BALB/C ırkı farelerin hareket aktivitesini yükselttiği, fakat C57BL/6 ırkı farelerin hareket aktivitesini değiştirmediği; 1.0 mg/kg dozda etkisinin üç saat sürdüğü ve ırkı belirsiz farelerde de anksiyolitik etkisi saptanmıştır. Akut toksisite deneylerinde bu maddenin çok zehirli olmadığı, LD16'nın 0.77 g/kg, LD50'nin 1.16 g/kg ve LD84'ün 1.70 g/kg olduğu belirlenmiştir.
In this study, it was investigated the anxiolytic effects, continued time and acute poisonousness of the chemical derivated from merkaptobenzimidazol in open field test in mice (genetically identified BALB/C , C57BL/6 and genetically unidentified). This agent was injected into periton at 0.01-30mg/kg doses (the control group receiwed 0.9% saline solution). This chemical agent markedly increased physical activity in BALB/C, but did not change in the C57BL/C. However this agent showed physical activity for 3 hours and anxiolytic effects in unidentified mice at 1.0mg/kg doses. In the acute poisonousness study, this agent is not poisonous, showed the LD-50 1.16 gr/kg, LD-16 0.77 gr/kg, Ld-84 1.70 gr/kg.

3.
Konvansiyonel ve Mikrodalga ile Pişirmenin Van Balığı'nın (Chalcalburnus tarichi) D3 Vitamin Düzeyi Üzerine Etkisi
The Effect of Conventional and Microwave Cooking on Vitamin D3 Levels of Van Lake Fish (Chalcalburnus tarichi)
Emrullah Sağun, Haluk Testereci, İbrahim Hakkı Yörük, Kamil Ekici
Sayfalar 142 - 146
Bu çalışmada, Van Gölü Balığı'ndaki (Chalcalburnus tarichi) D3 vitamini ve rutubet kayıpları üzerine mikrodalga ve konvansiyonel pişirmenin etkisi incelenmiştir. D3 vitamini seviyesi HPLC ile tayin edilmiştir. Çiğ, mikrodalga ve konvansiyonel yöntemle pişirilen balıkların ortalama D3 vitamini miktarları sırasıyla; 274.20*140.86, 139.84*87.71 ve 227.91*130.79 İ.Ü./g. KM'dir. Mikrodalga pişirme ile D3 vitamini kaybı %49.01 olup çiğ numunelerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak önemlidir (p<0.01). Konvansiyonel yöntemle pişirilen örneklerdeki vitamin kaybı ise %16.89 olup, istatistiksel olarak önemsizdir (p>0.05). Her iki pişirme arasındaki vitamin kaybı farkı %32.12 olarak görülmesine rağmen, bu istatistiksel olarak önemsizdir (p>0.05). Rutubet kaybı mikrodalga için %4.29, konvansiyonel pişirme için %2.8 olup, her iki pişirme arasındaki fark önemli görülmemektedir (p>0.05).
In this study, the effect of microwave and conventional cooking on vitamin D3 and moisture loss of the Van Lake Fish (Chalcalburnus tarichi) has been examined. Vitamin D3 levels of fish meat has been determined by HPLC. Mean Vitamin D3 levels for raw, microwave and conventionally cooked fish are 274.20*140.86, 139.84*87.71 and 227.91*130.79 I.U./g. DM respectively. Vitamin D3 loss by microwave cooking is about 49.01% and statictically significant (p<0.01) comparing to the raw samples. Vitamin loss for conventional method is also 16.89% and not significant statistically (p>0.05). Although there seem to be 32.12% differences in loss of the vitamin between both cooking method this is not significant (p>0.05). The moisture loss is 4.29% for microwave and 2.8% for conventionally cooked samples, but the differences seem not to be significant (p>0.05).

KLINIK MAKALE
4.
Süt Çocuklarında Denver ve Gelişimsel Tarama Testi (DGTT) Sonuçları ve Gelişimsel Gecikmelerin Değerlendirilmesinde Önemi.
Denver Developmental Screening Test (DDST); results and importance in the evaluation for developmental delays in infants.
Serap Karasalihoğlu, Ercan Kırımi, Betül Biner, Ali Boz, Hilal Bozdereli
Sayfalar 147 - 150
Denver Gelişimsel Tarama Testi (DGTT), süt çocuklarının ve okul öncesi çocukların gelişimini değerlendirmede kullanılan basit bir yöntemdir. Bu çalışma çocuk polikliniğinde, yaşları 1-18 ay arasında değişen 988 vakada, Türk çocukları için uyarlanmış 105 itemli DGTT kullanılarak gerçekleştirildi. Vakalar gestasyon yaşlarına göre miadında bebekler (1.grup, 843 vaka) ve preterm bebekler (2.grup, 145 vaka) olarak ayrıldı. Bu vakalara toplam 2003 Denver gelişim tarama testi uygulandı. 1. grupta 28 (%3.3), 2. grupta 7 (%4.8) vakada olmak üzere toplam 35 (%3.5) bebekte DGTT anormal saptandı. İki grup arasında anormal vaka yüzdeleri açısından anlamlı fark yoktu. 1. grupta 101 (%11.9), 2. grupta 34 (%23.4) olmak üzere toplam 135 (%13.6) vakada DGTT sonuçları şüpheli olarak değerlendirildi. İki grup arasında şüpheli vaka yüzdeleri açısından anlamlı fark yoktu. Anormal DGTT testi olan vakaların %100’ünde, şüpheli DGTT testi olan vakaların %72.6’sında risk faktörü (asfiksi, neonatal konvülsiyon, düşük doğum ağırlığı, epilepsi vs.) saptandı (p>0.05). Sonuçta, verilerimize göre DGTT, özellikle risk faktörüne sahip süt çocuklarının gelişimsel gecikmelerinin erken dönemde saptanmasında değerli bir test yöntemidir.
Denver Developmental Screening test (DDST) is a simple test using to evaluate of developments of infants and preschool children. This study was made on the 988 cases whose ages were between 1-18 months using DDST with 105 items designed for Turkish children, in the outpatient department. The cases were separated fullterm infants (first group, 843 ones) and preterm infants (second group, 145 ones) according to their gestational age. Totally 2003 tests were applied to these infants. The DDST was found as abnormal on the 28 cases (3.3%) in the first, and 7 (4.8%) second group in the totally on 35 cases (3.5%), and there was no significant difference when compared two groups according to percentage of abnormal cases. DDST was found as suspected on the 101 cases (11.9% ) in the first graup, 34 ones (23.4%) in the second graup and totally on 135 ones (13.6%). There was no significant difference when compared two groups according to percentage of suspected cases. Risk factors (asphyxia, neonatal convulsion, low birth weight, epilepsy, etc.) were detected in 100% of cases that has abnormal DDST, and in 72.6% of cases that has suspected DDST (p> 0.05). Finally, according to our data, the DDST is a valuable test to detect early developmental delays, especially in the infants that have risk factors.

5.
Total Larenjektomililerde Timpanogram, Stapes Refleksi ve Tuba Eustachii Fonksiyonlarının İncelenmesi*
The evaluation of tympanogram, acoustic reflexes and eustachian tube function in laryngectomized patients.
Hüsamettin Yaşar, İlham Sarıkahya, Naif Özkul
Sayfalar 151 - 153
Total Larenjektomi yapılan 32 hastaya, orta kulak ve tuba eustachii fonksiyonlarının etkilenip etkilenmediğini incelemek amacıyla, timpanogram, stapes refleksi ve tuba eustachii fonksiyonları ölçülmüştür. 15 hastaya hem preoperatif hemde postoperatif dönemde, 17 hastaya ise sadece postoperatif dönemde ölçümler yapılmıştır. Hastaların %81.25’inde ise A tipi, %18.75’inde ise C tipi timpanogram, %46.87’sinde tuba eustachii fonksiyonu normal, %53.13’ünde ise tek veya çift taraflı tuba eustachii disfonksiyonu saptanmıştır. Hastaların %59.37’sinde stapes refleksi normal, %40.63’ünde ise stapes refleksleri alınamamıştır. Buna göre total larenjektomiden sonra unilateral veya bilateral tuba eustachii disfonksiyonu oluşabileceği sonucuna varılmıştır. Ancak postoperetif dönemde periyodik olarak bu ölçümlerin tekrarlanması ve bir değişiklik olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir.
Tympanogram, acoustic reflexes and eustachian tube function were tested in 32 patients for evaluating tubotympanic function who underwent total laryngectomy. Fifteen patients were evaluated both preoperatively and postoperatively. Seventeen patients were only evaluated postoperatively. 81.25% of patients have A type and 18.75% C type tympanogram, Unilateral or bilateral eustachian tube dysfunction had been seen in 53.13 % of patients. Acoustic reflexes were normal in 59.37% of patients. In conclusion, there can be seen unilateral or bilateral eustachian tube dysfunction after total laryngectomy. Eustachian tube function should be evaluated periodically in postoperative period for long- term results.

6.
Adolesanlardaki Primer Dismenorenin Vücut Kütle İndeksi ile İlişkisi*
Relation Between Primary Dysmenorrhea and Body Mass Index in Adolescents
Mansur Kamacı, Yalçın Önder, Nevzat Akman
Sayfalar 154 - 157
Adolesanlarda; primer dismenorenin, vücut kütle indeksi ile ilişkisini saptamak amacıyla çalışma planlanmıştır. GATA Hemşirelik Yüksek Okulu ile Hemşirelik Meslek Okulu'nda okuyan 571 öğrencinin, hazırlamış olduğumuz dismenore tarama testine verdikleri cevapların istatiksel değerlendirilmesi yapıldı. GATA Hemşirelik Yüksek Okulu ile Hemşirelik Meslek Okulu'nda okuyan 15-24 yaşındaki (ortalama 18.9*0.06) öğrencinin vücut kütle indeksinin 497 (%88)'nin normal, 51 (%9)'unun düşük, 14 (%3)'ünün yüksek olduğu görülmektedir. Öğrencilerin %69'unun primer dismenoresi, %46'sının artraljisi, %39'unun mastaljisi olduğu saptandı. Olguların 6'lı sözel ve görsel ağrı skalasına verdikleri cevapların değerlendirilmesinde %49'unun orta derecede, %33'ünün hafif derecede, %18'inin ise şiddetli derecede primer dismenoreden yakındıkları, 162 (%42) olgunun nonsteorid antiinflamatuar ve çeşitli analjezik ve antipiretikleri kullandıkları belirlendi. Yapılan çalışmada primer dismenore ile vücut kütle indeksi arasında istatiksel anlamlılığın olmadığı (p > 0.05) ki-kare testi ile belirlendi.
We applied a dysmenorrhea screening test to 571 cases who were students of GATA High Nursery School (4 year education) and of Nursery School (2 year education). This Study was planned to evaluate the relation between body mass index and primary dysmenorrhea in adolescents. Ages were between 15-24 years and average was 18.9*0.06. Their body mass index were determined as follows: 88 % (n = 497) normal, 9% (n = 51) low and 3% (n = 14) high. Complaints of students were 69% dysmenorrhea, 46% arthralgy and 39% mastalgy. Evaluating the cases with the '6' oral and visual pain scale, we found that ratio of cases complaining about having mild moderate and severe primary dysmenorrhea were respectively, 33%, 49% and 18%. 162 (42%) cases have used different kinds of nonsteroid anti-inflammatory and analgesic drugs for the relief of primary dysmenorrhea. As a result, we concluded that there is no statistically significant relation between primary dysmenorrhea and body mass index, using x2 analysis test. (p > 0.05).

7.
Vaginal Mikotik Enfeksiyonlarda Fentikonazol İle Ketokonazol'ün Etkinlikleri*
The efectiveness of Fenticonazole and ketoconazole in vaginal mycotic infectionus.
Rabiye Babalıoğlu, Diber Önaldı, Nevin Özmen, Bilhan Sıdal, A.Rıza Yılmaz, İsmet Beycan
Sayfalar 158 - 160
"Azol" türevleri olan fentikonazol ve ketokonazolün topikal olarak vaginal infeksiyonlardaki ekinliğinin karşılaştırılması amaçlandı. Polikliniğe akıntı şikayeti ile başvuran ve alınan vaginal kültürlerde Candida üreyen 54 hasta çalışma kapsamına alındı. 28 hastaya tek doz 600mg fentikonazol ovul uygulandı. 26 hastaya ise üç gün günde tek doz 400mg. ketokonazol ovul verildi. Tedavi bitiminden 7 gün sonra yapılan kontrollerde, fentikonazol uygulanan grupta 24 olguda (24/28=% 85.71), ketokonazol grubunda ise 20 olguda (20/26=% 76.93) klinik ve mikrobiyolojik iyileşme saptandı. İstatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sınırlı sayıda olgu içeren çalışmamızın sonuçlarına göre, her iki azol türevinin lokal uygulaması, tedavi başarısı açısından anlamlı bir fark göstermemekte, fentikonazolün tek doz uygulanım kolaylığı hasta uyumunu arttırabilmektedir.
The aim of the study is to compare topical effectiveness of fenticonazole and ketoconazole as azole derivatives in vaginal infections. 54 patients which were admitted to our clinic due to vaginal discharge and candida species was recovered in their vaginal cultures, were included in the study. One dose fenticonazole ovule 600mg was applied to 28 patients. One dose a day ketoconazole ovule 400mg was administered three days to the other 26 patients. In control examinations performed at day 7 after treatment; in the first group applied fenticonazole, there was clinical and microbiological improvement in 24 cases (85.71%) and in the second group applied ketoconazole in 20 cases (76.93%). There was no statistical significant difference (p>0.05). According to our study that contained limited cases; local application of both azole derivaties did not show significant difference in view of treatment success, but easy application of one dose fenticonazole can increase the patient’s compliance.

8.
İntraoperatif ve Postoperatif Tonsillektomi Kanamaları Azaltılabilir mi*?
May Be Peroperative And Postoperative Tonsillectomy Haemorrhages Decrease ?
Ahmet Kutluhan, Erol Egeli, Muzaffer Kırış, Emin İnalkaç, Serdar Akkaya
Sayfalar 161 - 163
Özellikle intraoperatif ve postoperatif dönemde görülen reaktif (sızıntı tarzında) tonsillektomi kanamaları hastalar için problem oluşturmaktadır. Bu nedenle hastalarımıza tonsillektomi öncesi 24 ve 1 saat kala traneksamik asit yapıldı. Sonuçta hastalarda perioperatif ve postoperatif reaktif kanamanın azaldığı görüldü. Traneksamik asit enjeksiyonu öncesi ile sonrası arasında yapılan kanama ile ilgili testlerde X2 testine göre anlamlı düşüş saptandı.
Reactive tonsillectomy haemorrhages that showed in the especially intraoperative and postoperative stage is taken form a problem for patients. 24 hours and one hour before tonsillectomy was given tranexamic acid to our patients with this aim. It was seen that peroperative and postoperative reactive haemorrhages were decreased. We ascertained a meaningful decrease according to X2 test in the related tests that done after and before tranexamic acid.

OLGU SUNUMU
9.
Dandy-Walker Sendromu ve Uyarılmış Potansiyeller. Olgu Sunumu*
Dandy- Walker Syndrome and Evoked Potentials: a case report
Ömer Anlar, Temel Tombul, Nurullah Yüceer, M.Bahadır Güven, Halil Arslan
Sayfalar 164 - 166
Dandy-Walker malformasyonu 4. ventrikülde bulunan deliklerin disgenezisi sonucu bu ventrikülün kistik dilatasyonu, serebellar vermisin hipoplazisi ve korpus kallosum'un agenezisi ile karekterize olan bir anomalidir. Nöroloji Polikliniğine gelişme geriliği nedeniyle başvuran on yaşında erkek olgunun serebral tomografisinde 4. ventrikülde kistik dilatasyon ve inferior serebellar vermis agenezisi mevcuttu. Somatosensoriyel ve görsel uyarılmış potansiyeller normal iken, işitsel uyarılmış potansiyeller patolojik bulundu.
Dandy- Walker syndrome is an anomaly characterized by cystic dilatation of the fourth ventricle due to disgenesis of foraminas of the fourth ventricle, hypoplasia of the cerebellar vermis and agenesis of the corpus callosum. A 10-year-old boy admitted to Neurological Clinic due to development insufficiency and failure in school. In CT scan, there were cystic dilatation in the fourth ventricle and agenesis of inferior cerebellar vermis. Somatosensorial and visual evoked potentials were normal. Wehereas, auditory evoked potentials were patologic.

10.
Beyin Sapı Kavernöz Anjiomu: Klinik Takip Sonuçları ve MRG Görünümleri. Olgu Sunumu
Brain stem cavernous angioma: the results of clinical follow-up and the appearances of MRI. A case report
Nurullah Yüceer, Ömer Anlar, M. Bahadır Güven, Temel Tombul, Mehmet Bozkurt
Sayfalar 167 - 170
Bu çalışmada beyin sapı kavernöz anjiomlu bir olguyu sunduk. Hasta kliniğimize kanama sonrasında başvurdu. Klinik olarak sol santral fasial parezi, sağ 9. ve 10. kranial sinir parezileri ve sol hemiparezi saptandı. Radyolojik olarak bilgisayarlı tomografi, serebral anjiografi ve magnetik resonans görüntüleme tetkikleri yapıldı. T2-ağırlıklı magnetik resonans görüntüleme kesitlerinde pontin hiperintens bir lezyon ve çevresinde de halka tarzında hipointens bir alan görüldü. Hastanın klinik seyri ve magnetik resonans görüntüleme sonuçları değerlendirildi.
We presented a case with brain stem cavernous angioma. The patient was admitted after haemorrhage of the lesion. Neurological examination revealed left central fasial paresis, right 9. and 10. cranial nerve paresis and left hemiparesis. Radiologically it was performed computerized tomography, cerebral angiography and magnetic resonance imaging. T2-weighted magnetic resonance imaging showed a pontine hyperintense lesion and a ring-like hypointense appearance around the lesion. We evaluated the clinical course of the patient, and the appearances of magnetic resonance imaging in light of the related literature.

11.
Üç Olgu Dolayısıyla Ludwig Anjini
Ludwig’s Angina apropos of 3 cases.
Hayrettin Akdeniz, Ahmet Kutluhan, İrfan Yalçınkaya, Hasan Irmak, Serdar Akkaya
Sayfalar 171 - 174
Ludwig anjini, bilateral olarak submandibuler ve sublingual doku alanlarını etkileyen, agressif olarak yayılan bir flegmon veya selülittir. Bu çalışmamızda 1994-1996 tarihleri arasında YYÜ Tıp Fakültesi Hastanesinde tanı ve tedavisini yaptığımız 3 vaka dolayısıyla Ludwig anjininin klinik özellikleri, meydana gelebilecek komplikasyonları ve tedavisi tartışılmıştır.
Ludwig’s angina is an aggressively spreading phlegmon or cellulitis involving bilaterally the submandibular and sublingual tissue fields. In this study, apropos of 3 cases diagnosed and treated in YYÜ Medical School Hospital between 1994 and 1996, the clinical picture along with probable complications and treatment features of Ludwig’s angina was discussed.

12.
Bir Olgu Nedeniyle Mediastinal Benign Teratom
Mediastinal Benign Teratoma Apropos of a Case
İrfan Yalçınkaya
Sayfalar 175 - 176
Benign mediastinal teratom’lu 36 yaşında bir bayan hasta sunulmuştur. Göğüs röntgenogramı ve bilhassa BT ile tanıya büyük ölçüde ulaşılmıştır. Aorta ve perikarda ileri derecede yapışık olan kitle cerrahi yolla mümkün olabildiğince totale yakın çıkartıldı.
A 36 year-old female patient with benign mediastinal teratoma is presented. Chest roentgenogram and CT of the thorax established the diagnosis. Complete removal of the mass was performed as much as possible on surgery as it was adherent to the pericadium and the aorta.

13.
Konjenital Kistik Adenomatoid Malformasyon
Congenital cystic adenomatoid malformation
Ömer Soysal, Abdullah Aydın, Oğuz Turhan, Hasan Özdemir, Zeki Yıldırım, Canan Hasanoğlu
Sayfalar 177 - 179
Konjenital kistik adenomatoid malformasyon akciğerin nadir görülen, kistik ve solid komponentleri olan doğumsal bir anomalisidir. Erişkinde, çocukta ve infantta dispne ve sık akciğer enfeksiyonu ile karakterlidir, fakat yenidoğanlarda respiratuar distres sendromu ve ölü doğumun önemli nedenlerinden birisidir. Yirmi yaşında olan bir konjenital kistik adenomatoid malformasyonlu olgu sunulmuştur.
Congenital cystic adenomatoid malfor-mation is a rare congenital pulmonary abnormality which has cystic and solid components. It is characterized by dyspnea and recurrent pulmonary infection in infants, children and adults, but a significant cause of stillborn and respiratory distress syndrome in newborns. We presented a twenty-year-old man with cystic adenomatoid malformation.

14.
Akciğer Agenezisi: Olgu Sunumu*
Pulmonary agenesis. Case report
Kürşat Uzun, Bülent Özbay, Halil Arslan, Abdullah Gülsün
Sayfalar 180 - 182
Akciğer agenezisi, diğer konjenital defektler ile birlikte bulunabilen akciğerin yaygın olmayan bir anomalisidir. Akciğer agenezisi tek veya iki taraflı akciğerlerin, bronşların ve damarların yokluğudur. Efor sonrası ortaya çıkan nefes darlığı şikayeti ile başvuran 20 yaşında bir akciğer agenezi olgusu sunuldu. Fiberoptik bronkoskop ve toraks bilgisayarlı tomografi ile sağ akciğer agenezisi gösterildi.
Pulmonary agenesis is an uncommon lung anomaly that has been reported in isolation and in association with other congenital defects. Pulmonary agenesis is unilateral and bilateral total lacking of pulmonary tissue, bronchus and vessels. The patient was 20-year-old and complained of dispnea. PA roentgenogram showed atelectatic appearance in the right lower hemithorax. Fiberoptic bronchoscopy and computerized tomography of thorax revealed right lung agenesis.

15.
Sitomegalovirüs İnfeksiyonu ve Sitomegalovirüs Hiperimmünglobülin Tedavisi. Olgu Sunumu*
Cytomegalovirus Infection and Cytomegalovirus Immune Globulin Therapy. A case report
İsmail H. Kara, Ahmet Deniz, İdris Yıldırım, Metin Kılınç, Kenan Haspolat
Sayfalar 183 - 186
Sitomegalovirüs infeksiyonu bütün dünyada yaygın dağılım gösterir. Sitomegalovirüs infeksiyonunun insidansı yaşa, coğrafik bölgelere ve ekonomik duruma göre değişir. Sitomegalovirüs infeksiyonu intranükleer ve sitoplasmik inklüzyon cisimcikleri içeren geniş hücrelerle karekterizedir. Bu makalede, periferik kan yaymasında lösemik hücrelere benzeyen geniş atipik hücrelerle karekterize olan, sitomegalovirüs hiperimmünglobülini ile tedavi ettiğimiz bir sitomegalovirüs infeksiyonu olgusunu bildirdik.
Cytomegalovirus infections are worldwide in distribution. The incidence of cytomegalovirus infection is related to age, geographic location, and economic status. The histologic lesion of cytomegalovirus infection is characterized by enlarged cells that contain intranuclear and cytoplasmic inclusion bodies. In this article, we reported that a case of cytomegalovirus infection is characterized by enlarged cells likely leukemic cells in peripheral blood smear was treated by cytomegalovirus immune globulin.

DERLEME
16.
Tiroid Nodülleri: Genel Özellikleri ve Tanı Metodları
Thyroid nodüleri General Aspects and Diagnostic methods
Halis Aksoy, Süleyman Alıcı
Sayfalar 187 - 192
Bu yazıda tiroid nodüllerinin genel özellikleriyle tanı ve ayırıcı tanıdaki metodlar gözden geçirilmiştir. Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisinin (TİAB) önemi vurgulanmıştır.
In this text general aspects of thyroid nodules and methods in diagnoses and differential diagnoses was reviewed. Importance of fine needle aspiration biopsy was emphasized.

LookUs & Online Makale